‘Küçük Şeyler’in Es Geçilemeyecek büyüklüğü – Zeynep Koru

Henri Lefebvre, gündelik hayatı ve bu hayatın aldığı çeşitli formları merkeze koyan eleştirel bakışla özgürleşme olanaklarını güçlendirmeyi savunur. Ekonomik, sosyal ve doğal yıkımın izlerini anlatmak için, anlaşılmayan terimler, soyut ve genel kavramlar kullanmanın, görüneni karmaşıklaştırdığını ifade eder.

“Asıl değişim nerede olup biter? Gündelik hayatın esrarsız derinliklerinde!”*

Yönetmen çok büyük laflarla işlememiş konusunu ama yukarıdaki başlık ve alıntı filmin ruhuna çok mu aykırı? Film, Henri Lefebvre’in gündelik yaşamın önemi üzerine yaptığı vurguları çağrıştırıyor. Lefebvre, gündelik hayatı merkeze alarak kapitalist sistemin eleştirisini yapar. Yabancılaşmanın ve tüketim toplumunun gündelik hayatın içinde aranması gerektiğine işaret eder. Eleştirinin, karşı çıkışın ve direnişin ancak gündelik hayat çerçevesinde gerçekleştirilebileceğini belirtir. Küçük Şeyler filmi de, lüks bir sitede kredi ile ev sahibi olan bir çiftin ekonomik sıkıntıyla karşılaşmaları sonucu değişen gündelik yaşamını konu edinmiş. Çiftin gündelik yaşamı, “küçük şeylerin” gösterildiği bölümlerle, sade ve basit bir şekilde işlenmiş. Film, çiftin gündelik yaşamı üzerinden yola çıkarak, kapitalist sistemin en yalın, en acıtıcı yanlarının, küçük ve sıradan hayatlarımıza her gün her gün nasıl etkide bulunduğunu göstermiş.

Henri Lefebvre, gündelik hayatı ve bu hayatın aldığı çeşitli formları merkeze koyan eleştirel bakışla özgürleşme olanaklarını güçlendirmeyi savunur. Ekonomik, sosyal ve doğal yıkımın izlerini anlatmak için, anlaşılmayan terimler, soyut ve genel kavramlar kullanmanın, görüneni karmaşıklaştırdığını ifade eder. Sistem eleştirisi amacını güden bir sanat eseri de, bu bakışla, “esrarlı,” “karmaşık,” “anlaşılmaz” kılınabiliyor. Küçük Şeyler filmi bu yoldan yürümeyerek etkileyici bir eser olmuş. Gündelik hayattan yola çıkması ile… Yalını anlatabilme yeteneği ile… İçeriğinin derinliği ile… 

Küçük Şeyler, Kıvanç Sezer’in yönettiği ikinci film olma özelliğini taşıyor. İnşaat işçilerini konu ettiği ilk filmi Babamın Kanatları’nın devamı olarak çekilmiş. Sezer, ilk filminin hikâyesini oluşturduktan sonra bununla bağlantılı iki film daha çekmeye karar vermiş. Özel güvenlikli, lüks binaların yapımında çalışan işçilerin hikâyesi, bu binada oturan çiftin hayatı ve binanın müteahhidini konu alan üç film tasarlamış. İlk filmi Babamın Kanatları’nı da izledim. Yönetmen ifade etmeseydi eğer iki film arasında zor bağlantı kurardım, çünkü hikâyeler arası birebir bağlantı yok; ayrıca teknik açıdan, konunun işlenişi açısından çok farklılar. Babamın Kanatları’nda daha dramatik ve klasik akış içinde konu işlenirken, Küçük Şeyler filminde trajikomik, geri dönüşleri olan, gerçeküstü temalarla, kendi içinde bütünlüğü olan alt bölümler halinde kurulmuş hikâye. 

Günümüz kapitalist sistemi içinde beyaz yakalı bir erkeğin, Onur’un işsiz kaldıktan sonraki yaşadıkları anlatılmış filmde. Onur’un şirketindeki kariyer planlama, eleman seçme, liderlik, yaratıcılık, takım ruhu ile ilgili yapılanlar absürt mizahi bir tarzda ele alınmış. Hem işteyken hem de işten ayrıldıktan sonra bu sisteme yönelik mesafesinin olmaması, Onur’un kaderini belirlemiş. Çok iyi para kazanma şartlarını elde edebilme olanağı olduğunu düşünmesi, işten atıldıktan sonra aynı koşullarda iş bulabilme şansının olduğunu sanması, aslında Onur’un trajedisini yaratmış. Kredi borcuyla çok lüks bir ev edinmesi ve yaşam standartlarını tüketim toplumunun kışkırttıklarıyla belirlemesi, çıkışsız bir yola sokuyor kendisini. Aylarca iş bulamıyor, borcu boynuna dolanıyor, eşi Bahar’la ilişkisi kötüye gidiyor ve sosyal çevresinden izole olmaya başlıyor.

Pınar Öğünç’ün Beterotu adlı ikinci öykü kitabı yakınlarda yayınlandı. Beterotu’ndaki hikâyeler de şimdiki zamana dair çıkışsızlıkları gösterir. Özellikle filmle koşut olarak dile getirebileceğimiz “Plaza Huzuru” adlı öyküde, plazada çalışan erkek karakter üzerinden kapitalist sistem içinde bireyin gündelik hayatında huzur bulacak uğraşlara girişmesini, mutluluklar yaratma çabasını anlatır. Kadın karakterin sözleri ise hem öyküde, hem de filmde anlatılmak istenenleri özetliyor sanki: “Bense değiştirmeye çalışmamız gerektiğine inanıyordum. Buna yetecek ne yapıyordum bilmiyorum, belki de hiçbir şey yapmıyordum ama benim devam edebilmemi sağlayan bu öfkeydi… Kafamı karıştırıyordu. Dünyanın bu sefil halinden güzellik çıkarmaya çalışmak, çirkinlikleri düzeltme arzumuzu erteliyordu sanki…”

Yönetmen, işlediği konuya rağmen çok kasvetli bir ortam yaratmadan, yer yer güldürerek, sürükleyici bir film ortaya koymuş. Çok küçük bütçeyle ve imece usulü çektiğini ifade etmiş röportajlarında Kıvanç Sezer. Aslında filmin yapımı da, filmin eleştirdiği kapitalist sistemin sunduğu ticari popüler alanda değil, alternatif bir perspektifle, dayanışma ruhuyla gerçekleştirilmiş. Umarım sinemamızda bu yoldan pek çok güzel filmler üretilir.  

* Henri Lefebvre

Yazarın Diğer Yazıları