Roma Filmi Üzerine – Zeynep Koru

Alfonso Cuaron filmini bakıcısına adıyor; eminim bakıcısı da duygulanmıştır. Ama asıl borcunu, tüm insanlar için eşit ve özgür bir gelecek kurma yolunda seyircileri bir adım ileriye taşıyacak bir film yaparak ödemesi gerekmez miydi?

Her yetişkin insan için çocukluğunu çağrıştıran yazılar, eşyalar, kokular, fotoğraflar, sesler heyecan vericidir. Bir yazarın kendi geçmişini, çocukluğunu, gençliğini anlattığı, aktardığı yazıları ve romanları çoğumuz daha samimi ve sıcak buluruz. Hayatın akışı içinde yaşananların nasıl görüldüğünün, nasıl duyulduğunun, nasıl hissedildiğinin aktarılmasından haz alırız. Hele kendi geçmişimizden de izler taşıyorsa daha çok benimseriz yazılanları. Bu durum izlediğimiz bir film için de geçerlidir; hatta daha da büyüleyicidir.

Çok değil 124 yıl önce Lumieres kardeşler sinema makinesini icat etti. Geçmişin canlandırılması çok farklı bir nitelik kazandı sinema sayesinde. Artık sihirli perdede geçmişi görüntülü olarak yeniden yaşayabiliyorduk. Roma filmi de 1970 ve 1971 Meksika’sını canlandırıyor. Meksikalı yönetmen Alfonso Cuaron da kendi çocukluğunun, kendi ailesinin iki yılını anlatıyor. Geçmişinin hatıralarını yansıtıyor.

Filmde, yönetmenin ailesi içindeki kadınlara tanıklık ediyoruz, en çok da Cleo’ya, evin hizmetlisine. Cleo, yerli halka mensup çok yoksul ailesi tarafından muhtemelen küçük yaşta bu üst orta sınıftan aileye verilir çalışması için. Hem dört çocuğun bakımını, hem de evdeki diğer işleri yapar tam zamanlı olarak. Cleo’nun sevgilisiyle yaşadığı hayal kırıklığı ve mağduriyetiyle, evin dört çocuk annesi olan hanımı Sofia’nın kendisini istemeyen kocasına yönelik sendromu örtüşür. Filmde, bu iki kadın arasında, sınıf farkına, işveren işçi ilişkisine rağmen dayanışma ve destek noktaları daha fazla öne çıkar. Ülkenin yaşadığı siyasal süreç de arka planda çarpıcı olarak yansıtılır. Yoksul mahalleler üzerinden faşist paramiliter güçlerin yaratılmasına tanıklık ederiz. Cleo’nun yaşadığı kişisel dram, sivil polis ve faşistlerin eylem yapan 42 öğreniciyi öldürdüğü “Corpus Cristi Katliamı” ile ilişkilendirilerek verilir.

1961 doğumlu Alfonso Cuaron Meksika’da ilk filmini çektikten sonra, daha rahat ortamda sinema yapabilmek adına ABD’ye yerleşmiş, burada sinema kariyerinde ilerlemiştir. Yerçekimi filmi ile Oscar’ı kazanan ilk Latin Amerikalı yönetmen olmuştur. Pek çok ödül alan yönetmen dünya çapında başarılı, yetenekli bulunmaktadır. Roma filmi de görüntülerin müthiş güzelliğiyle, detaylı tasarlanmış kurgusuyla, ustaca kullanılmış ışık ve sesiyle yönetmenin titizliğini ve ince çalışmasını kanıtlar niteliktedir.

Geçmişi kurma, yansıtma anlamında gerçekten etkili bir film olmuş Roma. Bizler için de hemen hemen benzer süreçleri yaşadığımız Meksika’nın geçmişine gitmek güzeldi. Gelelim Latin Amerika’da yetişmiş, sola değebilmiş, gerçek hayat hikâyesinden kaynaklı cinsiyetçi sistemin yaralarına tanıklık etmiş, sınıfsal ve ırksal ayrıma kafa yorduğu belli olan yönetmen Alfonso Cuaron’un anlatmak istediklerine ve bizim hissettiklerimize…

“Sola değebilmiş” dedik ama Alfonso Cuaron sosyalist değil, feminist bakış açısına da hayli uzak. Sinema endüstrisiyle ilişkisi, dev bütçeli işleri yapması, Hollywood, Oscar dünyası… İşin bu yönüne çok değinmeden, yaşananları, olayları, olguları anlamlandırmasının sınırlarını belirtmeye çalışacağız.

Filmde politik değinmeler var, çünkü yönetmen Latin Amerika halklarının mücadele geleneğine değmiş; kadın dayanışması var, çünkü kendisini güçlendiren kadınlar olmuş etrafında; sınıfsal unsurlar var, çünkü çok eşitsiz bir toplum yapısı içinde büyümüş. Roma filminin içeriği cinsiyetçilikten, egemen sistemden ne kadar uzaklaşabiliyor? Yönetmen kendisini büyüten kadınlara yönelik minnet duygusunu vermek istiyor. Nostaljik ve romantik duygularla yaşananları aktarıyor. Cleo’nun sevgi, şefkat, dayanışma dolu davranışlarını çokça görüyoruz filmde. Kendi emeği, zamanı üzerinde pek az denetimi olan, devamlı ev temizlemek ve çocuk bakmak zorunda kalan ev işçisi, gerçekten bu kadar iyi niyeti, saflığı, sevgiyi bağrında taşır mı? O, ruhunu, bedenini örseleyici toplumsal pozisyondan çok bunalıp pişirdiği yemeğin içine tükürmek istemez mi? Tükürseydi de seyircinin ondan soğuması gerekir miydi? Cleo ve yönetmenin annesinin işveren işçi ilişkisinden kaynaklı aralarında çıkar çelişkisi yok muydu? Tamam, ortak sorunlar da yaşıyorlardı ama Cleo kendi iradesini daha çok ortaya koymaya kalksa, patronu ona karşı daha çok baskıcı olmaz mıydı? Cleo’nun denizdeki çabası filmin doruk noktası ama Cleo’nun bu çabasına ne kadar sevgi, şefkat, koruma duygusu etki ediyor, ne kadar hesap verme korkusu? Aile sevgisi ve çocuk bakımı üzerinden yüceltilen kadınlar…

Alfonso Cuaron filmini bakıcısına adıyor; eminim bakıcısı da duygulanmıştır. Ama asıl borcunu, tüm insanlar için eşit ve özgür bir gelecek kurma yolunda seyircileri bir adım ileriye taşıyacak bir film yaparak ödemesi gerekmez miydi?

Sonuç olarak, kadının yaşam öyküsünü erkek penceresinden anlatan Roma, suya sabuna dokunmayan bir film olmuş.

Yazarın Diğer Yazıları