İradenin İyimserliği ve Metalaşma Sürecinin Sürdürülemezliği – Salih İncesoy

Salgın, kapitalizme dair birçok gerçeği açığa çıkarttı. Bunlar içerisinden bir nokta sosyalistler açısından önemli; “metalaşma sürecinin kazandığı boyut.” Her şeyin metalaştığı bir sistem, o metaları satın alabilecek insanlar olmazsa zorla ne kadar sürdürülebilir?

“En kötü korkuların karşısında umutsuzluğa ve aptallığın coşkusuna kapılmayacak ciddi ve sabırlı insanları yaratmak gereklidir. Aklın kötümserliği, iradenin iyimserliğidir.” Antonio Gramsci

“Pandemi sonrası dünya” konusu, önemli bir tartışma başlığı. Yeryüzünü yıkıma sürükleyen kapitalizmden kurtuluş anlamında yeni bir tarihsel döneme mi adım atılacak? Salgınla birlikte kamusal alanın iyiden iyiye daralmasını da fırsat bilen burjuva siyasi rejimler, zaten içerisinde oldukları otoriterleşme süreçlerinde vites büyütüp yeryüzünü daha beter noktalara mı taşıyacak? Bu iki seçenek arasında tarihsel sarkacın hangi uca salınacağını, sosyalistlerin ortaya koyacağı irade mi belirleyecek?

“Tepeden tırnağa örgütsüzleştirilmiş/atomize edilmiş,  güçten düşürülmüş halklar ve etkisi zayıflamış sosyalistler” gerçekliği göz önüne alındığında, “aklın kötümserliği” işlemeye başlıyor. Bununla birlikte bir başka gerçeklik daha söz konusu; “kapitalizmin açmazlarının sürdürülemezliği” durumu. Bu durum karşısında sosyalist iradenin oynayacağı tarihsel role dair iyimser olmamak için hiçbir neden yok.

“Kapitalizmin açmazları” konusunu bir parça açmaya çalışalım. Meseleyi “metalaşma” bağlamında ele alacağız.

*   *   *

Hepimizin bildiği gibi, kapitalizm, bir meta üretimi sistemi. Marx’ın dev eseri Kapital’in ilk cildi, detaylı ve uzun bir meta analiziyle başlar. Marx’a göre meta, kapitalist üretim biçiminin ekonomik hücresidir ve bu temel hücre enine boyuna kavrandığında, bütün yapı kavranabilecektir.

Kapitalizmin tarihi, her şeyin metaya dönüştürülmesinin/metalaştırılmasının da tarihidir aynı zamanda. Sistemin mantığı gereği bu böyledir.

Marx, Kapital’in birinci cildinde İngiltere örneği üzerinden kapitalizmin doğuşu ve gelişimi konusuna değinir. Söz konusu tarihsel örnekte, köylülerin üretim araçları olan topraklarından nasıl zorla kopartıldıklarını, emek gücünün metaya ve doğanın sermayeye nasıl dönüştürüldüğünü görürüz.  

İngiltere’de 16. yüzyılda başlayan sermayenin ilkel birikim sürecinde, nüfusun büyük bir çoğunluğunu oluşturan özgür köylülerin sahip oldukları topraklar ve yine onların komünal mülkiyetinde olan topraklar, fundalıklar, otlaklar, meralar, “yeni soylular” tarafından zorla ellerinden alınarak çitlerle çevrilir. Amaç, gelişen dokuma sanayiinin hammadde kaynağı olan koyunların otlayacağı alanlar yaratmaktır. Yaşanan bu gelişmeyle ilgili olarak Marx şunları söylüyor:

“Eski soylular, büyük feodal savaşlarda tükenmişlerdi. Yenileri, parayı her türlü iktidarın kaynağı olarak gören zamane çocuklarıydı. Bunun için, ekilebilir toprakların koyun otlağı haline getirilmesi bunların sloganıydı.”

İlkel birikim sürecinin temel yöntemi olan çıplak zora işaret ederken Marx şöyle söyler:

“Ve onların mülksüzleştirilmesini anlatan bu öykü, insanlık tarihine, kandan ve ateşten harflerle yazılmıştır.”

Geniş yığınların mülksüzleştirilmesi süreci, Marx’ı “19. yüzyılda, tarım emekçisi ve komünal mülkiyet arasındaki ilişkinin anısı bile yok olup gitti.” tespitini yapacak noktaya kadar varır.

Diğer yandan yine sermayenin ilkel birikim sürecinde zorun çok daha şiddetlisi, gözlerden ırak coğrafyalarda gerçekleşir. Batı Avrupalı sömürgeciler, sömürgeleştirdikleri coğrafyalarda yerli halkların ellerindeki ortak varlıkları vahşet düzeyindeki bir zorbalıkla ele geçirerek sermayeleri haline getirir.

Doğanın el konularak sermayeye dönüştürülmesiyle birlikte, kapitalizmin gelişimi açısından bir başka başat süreç daha işlemeye başlar. Toprakları ve ortak varlıkları zorla ellerinden alınarak mülksüzleştirilen özgür köylüler, yaşamlarını sürdürebilmek için emek güçlerini satmak zorunda kalan proleterleşmiş yığınlara dönüşür. Böylece doğanın sermayeye dönüşmesinin ardından, yine bir doğa gücü olan insanın emek gücü de metalaşır. Kentlerde gelişen sanayinin gereksinim duyduğu proletarya, köylülerin topraktan kopartılması ve mülksüzleştirilmesi yoluyla ortaya çıkar.

Burada bir parantez açıp, Marx’ın “matabolik yarılma” tespitine kısaca değinelim.

Marx, insanla parçası olduğu doğa arasındaki ilişkiyi “metabolik bir ilişki” olarak niteler. İnsan, canlılığını sürdürmek için topraktan gereksinim duyduğu maddeleri alır; toprağın canlılığını/üretkenliğini sürdürmek için gereksinim duyduğu temel besin maddelerini (azot, fosfor, potasyum vb.) toprağa doğal yollardan geri verir. Canlılığın korunması için karşılıklı madde alışverişine dayalı diyalektik bir ilişki…

Köylülerin topraktan koparak kentlere akması, yaşamsal önemdeki diyalektik ilişkinin kopuşunu da beraberinde getirir. Kapitalist sistem açısından doğa ve onun parçası olan insan, sermayenin büyütülmesi hedefli üretim sürecinin birer unsurları olmaktan öteye anlam taşımaz. Tarımsal üretimin devam edebilmesi için toprağın gereksinim duyduğu besin ögeleri “suni gübre” yoluyla sağlanmaya çalışılır. Fakat bu yöntem, metabolik yarığı onaramaz, toprağın bozulmasını önleyemez. Sanayinin gelişmesiyle birlikte bu süreç daha da derinleşir. Marx, toprağın üretkenliğini kaybetmesine yol açan bu kopuşu “metabolik yarık” olarak ifade eder.

Kapital’de konuyla ilgili olarak Marx şöyle söyler:

“… İnsanla yeryüzü arasındaki metabolik etkileşimi bozar, mesela insan tarafından besin ve giysi olarak tüketilen bileşenlerin toprağa dönmesinin önüne geçer; dolayısıyla, toprağın süreğen verimi için gerekli ezeli ve ebedi doğal koşulun işleyişini engeller.”

Parantezi kapatıp değerlendirmemize devam edelim.

*   *   *

“Büyü, ya da öl” ilkesiyle hareket eden sermayenin sürekli büyüme eğilimi, sürekli artan bir meta üretimini koşullar. Durmak bilmeden büyüyen bir hızla üretilen metalar, insanların gereksinimlerini karşılamaya değil, sermayeyi büyütmeye hizmet eder. Üretim, insanın gereksiniminden kopar; insanların gereksinim duymadıkları metaları tüketmelerini sağlamak için “reklam endüstrisi” devreye girer.

Sermaye birikiminin durmak bilmeden büyütülmesi, kapitalist üretim ilişkilerinin genişlemesine ve derinlemesine yayılmasıyla sağlanır. Kapitalizmin hükmünü konuşturmadığı bir kara parçası ve toplumsal yaşam alanı kalmamacasına bu süreç işler durur. Kapitalist üretim ilişkilerinin kapsama alanına giren her şey metalaşır.

Kapitalizmin krizleri de metalaştırılacak yeni alanlara açılmayı koşullar. Zira ekonomik krizler, üretimin temposunun yavaşlaması, kar oranlarının düşüşü anlamlarını taşır. Sermaye, karlılığını arttıracağı, değerleneceği/büyümesini sürdüreceği yeni alanlara açılmak ister.

Kapitalizmin tarihini bir uzun atlayışla geride bırakarak, konumuz açısından kritik önemdeki 1970’li yıllara; 1970’li yıllarda yaşanan küresel ekonomik krize gelelim.

Kapitalizmin tarihinde dört büyük ekonomik kriz yaşanmıştır. 1870, 1929, 1970 ve halen sürmekte olan 2008 küresel ekonomik krizi. Her büyük kriz, sermaye birikim modelinde, üretim ilişkilerinde yeni düzenlemeleri beraberinde getirmiş, önemli siyasal/toplumsal sonuçlar doğurmuştur.

1970 ekonomik krizine sermayenin yanıtı neoliberal politikalar ekseninde gelişmiştir. Bu politikalardan başlıcası, büyüme temposunu tekrar yakalayabilme derdiyle sermayenin yeni alanlara gözünü dikmesidir. Özelleştirmelerle, öncesinde kamu hizmeti olarak halka sunulan sağlık, eğitim, sosyal güvenlik, ulaşım gibi alanlar piyasaya açılarak metalaştırılmıştır. Devamında inşaat, enerji gibi sektörler, sermaye birikim sürecinin gözdeleri haline gelmiştir. Giderek; su, gıda, ilaç dâhil olmak üzere temel yaşamsal gereksinimler; ormanlar, dereler gibi ortak varlıklar/müşterekler uluslararası tekellerin büyük bir iştahla pençelerini geçirdikleri alanlar haline getirilmiştir. Tek sözle, neoliberal dönemde metalaştırılma süreci zirve yapmıştır.

*   *   *

1970 ekonomik krizine yanıt olarak uygulamaya koyulan neoliberal birikim modeli, 80’li ve 90’lı yıllarda dünya çapında şirketlerin kar oranlarını yükseltmeyi başardı. Fakat 2008 yılına gelindiğinde kapitalizm, tarihinin en büyük krizlerinden birisinin içerisine yuvarlanmaktan kurtulamadı.

Neoliberal politikalar, bir noktadan sonra kapitalizmin büyüme temposunun yavaşlamasına çözüm üretememeye başladı. 2008 krizi ise, bu politikaların iflası sürecinin başladığı anlamına geliyordu.

Dünya kapitalizmi, bu krizden nasıl çıkacaktı? Krizin kapsamı ve sarsıcılığı açığa çıktıkça, “kapitalizmin bu krizden çıkıp çıkamayacağı” bile tartışma konusu oldu. Çıkış anlamını taşıyacak yeni bir sermaye birikim modeli bulunamıyordu. Çözüm üretilemedikçe, burjuva siyasi rejimler otoriterizme doğru yelken açtı. Finans kapital, gemisini “zorla” yüzdürecekti…

Pandemi krizi, işte bu tarihsel momentte geldi. Kapitalizmin içinden çıkamadığı ekonomik kriz, salgın süreciyle birlikte bir başka seviyeye taşınmış durumda. Neoliberalizm soygununda yoksullaşan halklar, pandeminin hedef tahtasında. Salgının açığa çıkarttığı ekonomik ve sosyal yıkım semptomu, ilk olarak en alttakileri vuruyor. Bu durum karşısında kapitalizm nasıl bir yol izleyecek? Sistemi ayakta tutma adına, bu büyük mağduriyeti hafifletmek için sosyal devlet uygulamalarına geçilir mi? Görünen o ki, pandemi öncesi kalınan yerden otoriterizm doğrultusunda tam yol ileri…

*   *   *

Değerlendirmemizin başlığındaki “iyimser” tespite gelebiliriz artık.

Salgın, kapitalizme dair birçok gerçeği açığa çıkarttı. Bunlar içerisinden bir nokta sosyalistler açısından önemli; “metalaşma sürecinin kazandığı boyut.” Her şeyin metalaştığı bir sistem, o metaları satın alabilecek insanlar olmazsa zorla ne kadar sürdürülebilir?

Bir dizi metalaşma örneği üzerinden sorumuzun yanıtını tartışalım.

Öncelikle, kapitalizmle birlikte doğanın sermayeye dönüştürüldüğü, doğal varlıkların metalaştırıldığı tarihsel gidiş, insanlığı bir virüs karşısında çaresiz bıraktı. Metabolik yarılma, yeryüzünü böylesi bir ekolojik felakete taşıdı. Bu salgın süreci son bulacak elbette, fakat yeni ekolojik felaketler kapıda. Ekolojik krizin, kapitalizmin aklının sınırları içerisinde bir çözümü yok. Zira kapitalizmin kendisi ekolojik krizin bizatihi nedeni.

Bilimin, bilginin metalaşması sürdürülebilir mi? Salgından kurtulmak için insanlık, nefes almadan bilime kulak kesilmiş durumda. Şimdi kapitalizmin aklıyla düşünelim. Bir ilaç şirketi aşıyı bulacak. Aşı, bir meta. Talep, dünyalar kadar. Aşıyı bulan şirketin muazzam bir kar elde etmesi beklenebilir. Fakat bu metayı talep edenlerin çokluğuna rağmen, o talep edenlerin aşıyı satın alabilecekleri parası var mı? Satın alınamayan bir meta, kapitalizmin mantığı çerçevesinde bir değer taşır mı? İlacın meta olmaktan çıkartılması, ücretsiz dağıtılması gerekiyor.

Sağlık hizmetleri metalaştı. İnsanlar hastalığa yakalanıyor. Sağlık hizmetinden yararlanmak istiyor. Bu hizmeti satın alabilecek parası var mı? Kitlesel işsizlik, ücretsiz izinler… Kenarda kıyıda varsa birikmiş birkaç kuruş, o da kısa sürede tükenecek. Sağlık hizmetlerinin halka ücretsiz sunulması gerekiyor.

Maske kullanmamız şart. Maskesiz yapılamayacak şeyler konusunda yasaklar getiriliyor. Maske takmadan markete, fırına giremezsiniz; toplu taşıma araçlarına binemezsiniz. Maske bir meta. Yine aynı soru; insanların bu metayı alacak parası var mı? Maskenin, ücretsiz dağıtılması gerekiyor. Dağıtım konusunu ellerine yüzlerine bulaştırsalar da bu noktaya geldik zaten…

Canlı kalabilmemiz için başta içme suyu olmak üzere, tüm gıdalara erişmek zorundayız. Fakat bütün bunlar birer meta. Hatırlayacak olursak, suyun metalaşması konusu, neoliberal dönemin bir büyük marifeti. Yine aynı dönemde gıda sektörünün de bir elin parmağı kadar küresel tekelin kontrolüne girdiğini biliyoruz. Paran yoksa aç susuz kalacaksın. Temel gıdaların da meta olmaktan çıkartılması, ücretsiz dağıtılması gerekiyor.

Gıda demişken; gıdaya erişebilmek için öncelikle gıdanın üretilmesi gerekiyor. Köylünün tarlasını sürebilmek, ekinini ekebilmek için mazot, tohum başta olmak üzere çeşitli gereksinimleri var. Tüm bunlar birer meta. Parası olmayan köylü bu metaları satın alamaz ve tarımsal üretim gerçekleşemez. Dolayısıyla, insanların yaşamsal gereksinimleri olan gıdaların yer aldığı raflar boş kalır. Açlıkla karşı karşıya kalınmaması için köylüye ücretsiz destek sağlanması gerekiyor.

İnşaat sektörü uzun bir süredir kapitalizmin lokomotifi rolünü oynadı. Dağ taş bina. Konut da bir meta. Yoksul insanların önemli bir kısmı yemeden içmeden kesip kredi çekerek bu metaya sahip oldu. Fakat hepsi kredi çektiği bankalara borçlu; konutları ipotekli. Bu şansa sahip olamayanlar zaten kira derdiyle boğuşmaya devam ediyor. Kredi borcunu ya da kirayı ödeyecek para olmadığında ne olacak? İnsanlar sokağa mı atılacak? Kapitalizmin aklına ve yasalarına göre bu böyle. Herkese ücretsiz konut hakkının sağlanması gerekiyor.

Yine konut demişken; konutlarımızda kullandığımız doğalgaz, elektrik, su… Olmazsa olmazlarımız ve hepsi birer meta. Faturalar gelmeye devam ediyor. Belki bu ay ödeyebildik, ya gelecek aylar? Tüm bunlar olmazsa yaşam nasıl sürdürülebilecek? İnsanların bu gereksinimlerinin de meta olmaktan çıkartılması, ücretsiz sağlanması gerekiyor.

Bugün artık iletişim de temel yaşamsal gereksinimlere dâhil olmuş durumda. Telefon ve internet yine birer meta. Parası olmayan, iletişim olanaklarından mahrum kalıyor ve günümüz koşullarında bu bir dizi yaşamsal etkinliği de felç edecek bir durum. En son örnek; öğrencilere eğitim internet üzerinden veriliyor. İnternet hizmetini satın alacak parası olmayan öğrenci ne yapacak? Tüm iletişim hizmetleri ücretsiz sağlanmalıdır.

Ve işçi… Salgın günlerinde zorla çalıştırılan işçi… Öyle ya; kapitalizmde o da bir meta olan emek gücünü satın alan patronlar, parasını ödedikleri metayı istedikleri gibi kullanacaklar. İşçinin yaşamı tehdit altında. Sağlığını koruyabilmesi için çalışmaması gerekiyor. Sağlıklı bir şekilde yaşamını sürdürebilmesi için çalışmaması ve çalışmadığı süre içerisinde de ücretini alabilmesi gerekiyor. Kapitalizmin ekonomik yasası öyle söylemiyor. Emek gücü üretimde kullanılarak bir değer yaratacak ki, yaratılan o değerin bir kısmı işçiye ücret olarak ödenebilsin. Geri kalanı biliyoruz; artı değer olarak patrona kalacak. Çalışmayan insanlara yaşamını sürdürebileceği bir ücret ödenmesi ya da yaşamsal gereksinimlerinin ücretsiz karşılanması gerekiyor.

Başlıklar çoğaltılabilir. Sonuç olarak, her bir başlığın vardığı nokta, metaların meta olmaktan çıkartılması. Zira insanların cebinde o metaları satın alabilecek para tükenmek üzere…

*   *   *

Dün, bu cümleler güne uzak kaçabilirdi. Güncel politika üretiminin mantığı açısından abartılı bulunabilirdi. Şimdi bunların çoğu, geniş kitleler tarafından konuşuluyor. Çünkü çok keskin bir sürece girdik. Yaşamda kalabilmek için bu cümleleri kurmamız, güncel talepler haline getirmemiz gerekiyor.

Metalaşmaya karşı metasızlaşma!

Özelleştirmeye karşı kamulaştırma!

“İnsanın doğanın parçası olduğu” gerçeğini esas alan, insanın ve parçası olduğu doğanın sömürülmediği yeni bir yaşam, yeni bir dünya!

Son söylediklerimizin tümünün özeti böyle. Metasızlaşma vurgusu, kapitalizmin sınırları dışında bir hayatı çağırır kuşkusuz. Halkların güncel talepleri kapitalizmin sınırlarını aşıyor. Metalaşma süreci artık sürdürülemez noktalara varıyor.

Bu yaşananlar, ezilen halkların toplumsal belleklerinde derin izler bırakacaktır. Sosyalistler, o izleri güçlü bir bilince ve eyleme dönüştürmekle yükümlüdür.

Yazarın Diğer Yazıları