Eko Öğrenci Hareketi, Çevre Festivali ve Ekososyalizm

Şeriban Alkış

Bu yıl dünyanın pek çok ülkesinde eş zamanlı düzenlenen iklim grevi ile birlikte çevre, ekoloji, orman yangınları, plastik atıklar, karbon salınımı, sera gazı gibi kavramlar daha çok görünür ve günlük hayatlarda sohbetlere daha çok dahil edilir oldu.

Kadıköy’de düzenlenen dört günlük Çevre Festivali (Çev-Fest), tüm bu kavramların kullanıldığı, ekoloji tartışmalarını pek çok boyutlarıyla ele alması ve farklı konuşmacıları bir araya getirmesiyle dikkat çekici bir konferans serisini İstanbullularla buluşturdu. Ekofeminizm, doğa bilimleri, veganizm, çevrenin hukuki boyutu, ekososyalizm, biyomimarlık gibi konuların tartışıldığı festivalde katılımcılar Prof. Dr. Doğanay Tolunay, Avukat Tuba Torun, İrem Çağıl, Hayvanlarla Dayanışma İnisiyatifi, Ayşem İzleyiş Oğuz, Doktor Oğuzcan Kınıkoğlu, Aslı Alpar, Zülal Kalkandelen, Avukat Cevahir Kılıç, Avukat Serde Atalay, hukukçu ve milletvekili İbrahim Kaboğlu, yazar Mert Büyükkarabacak, Mimar Merve Tekin Sezgin, Antikapitalistler, Polen Ekoloji, Ekoloji Kolektifi ve Doğanın Çocukları idi.

31 Ekim-3 Kasım tarihleri arasında toplam 13 oturumdan oluşan festivalin dinleyicilerinin çoğunluğunu öğrencilerin oluşturmasının nedeni, festivalin Marmara Hukuk Derneği ve Eko Öğrenci Hareketi tarafından düzenliyor oluşuydu.

Eko Öğrenci, küçük bir arkadaş grubu olarak geçen yıl çıktığı yolda, ekolojik alanda uluslararası çalışmalar da yapmak isteyen bir öğrenci hareketi. Diğer ekolojik öğrenci gruplarından ayrılan bir yönü ağırlıkla hukuk öğrencilerinden oluşuyor olmasıysa, diğer yönü de anti-kapitalist duruşlarını çok net koyuyor olması. Karşı Mahalle’nin sorularını yanıtlayan Eko Öğrenci kurucularından Bengi Berk, hukuk öğrencileri olarak sorguladıklarını şöyle anlatıyor: “Hukuk Fakültesi’nde okuyoruz ama sürekli Özel Hukuk, Ticaret Hukuku, Borçlar Hukuku gibi derslerimiz var. Çevre Hukuku hakkında pek bir bilgimiz yok, sadece seçmeli ders olarak var ama onun da dar kapsamlı bir içeriği var. Bu bizi tatmin etmedi. Sonuçta biz bu dünyada yaşıyoruz ve hukuk sadece insana özgü, insan ilişkileriyle mi alakalı yoksa tüm doğayı kapsaması gereken bir şey mi diye düşünürken hukuku daha geniş yorumlamamız gerektiğini fark ettik ve bir şeyler yapmak istedik.”

Hareketin diğer bir kurucusu Esra Ülker de bu sözlere ek olarak “İklim krizinin bu kadar sert hissedildiği günümüzde iklim aktivistlerinin yanında hukukçuların da bizzat taşın altına ellerini koymaları gerekiyor ki sokakla hukuk birleşsin, yasalarda çevre hakkı daha iyi düzenlensin, yaptırıma bağlansın, uluslararası sözleşmelere taraf olunsun.” diyerek hukukçu kimliklerini öne çıkarıyor.

Esra Ülker, dört gün boyunca süren festivalin programını farklı konu ve konuklardan oluşturarak bütüncül bakma amaçlarını “Çünkü aslında biz bir eleştirinin kendisinden doğmuş olduk. Evet, çevre adına güzel işler yapan sivil toplum kuruluşları ve çevre örgütleri var ama biraz dar baktıklarını fark ettik. Tamam, karbon salınımını azaltalım, plastik kullanmayalım ama tüm bunları yaparken acaba içinde bulunduğumuz sistemi de bir gözden geçiriyor muyuz? Ya da aslında bu sistemin yarattığı bu çelişkili duruma ne kadar karşı durabiliyoruz? Bununla başladık ve dedik ki bizim antikapitalist bir duruşumuz olsun. Festivalde ekososyalizme yer vermemizin sebebi de sadece sistemi eleştirmekle kalmak istemememiz. 21. yüzyıl sosyalizminin, kapitalizm karşısında nasıl bir çözüm önerisi getirdiğini tartışmak istedik. Sonra baktık, sera gazının salınımının en büyük sebeplerinden biri hayvan endüstrisi. Öyle olunca da dedik ki hayvan sömürüsüne de karşı durmalıyız; hem etik anlamda hem politik anlamda. Ve böylece festivalin bir gününü veganizme ayırdık.” şeklinde ifade ediyor.

Eko Öğrenci Hareketi’nin bir diğer kurucusu olan Cansu Turgut ise anti-kapitalist bir hareket oldukları vurgusunu tekrarlayarak sadece teoriyi tartışarak değil pratikte de önlerine koydukları etkinlikler olduğundan bahsediyor. Hasankeyf süreci veya ÇED davalarına bir komisyon oluşturarak katılmayı planladıklarını belirten Turgut, “Temelde kapsayıcı olmayı hedefliyoruz ama biz doğanın artık bir kaynak değil bir özne olarak görülmesi taraftarıyız. Böyle bir bilince sahip olanlar bizimle etkileşime geçerlerse daha verimli bir şeyler yapabiliriz.” diyerek kendilerine sosyal medya üzerinden ulaşabileceğini söylüyor.

“DEVLETİN ÖNLEME, KORUMA, GELİŞTİRME VE ESKİ HALİNE GETİRME YÜKÜMLÜLÜĞÜ VARDIR”

Ekososyalizm oturumunun katılımcılarından olan Anayasa Hukukçusu ve CHP Milletvekili İbrahim Kaboğlu sağlık durumundan ötürü programa katılamadı ancak açıklamalarda bulunduğu bir video  göndererek çevre hukukuna dair açıklamalarda bulundu. Videoda insan, doğa ve devlet ilişkilerinin düzenlenmek zorunda olduğunu belirten; bunun için 1972 Stockholm Çevre Bildirgesi ve 1982 Anayasa düzenlemeleri gibi süreçlere işaret eden İbrahim Kaboğlu, çevrenin kentsel, kırsal ve kültürel olmak üzere tüm boyutlarıyla bir bütün olarak ele alınması gerektiğini belirtti.

Kaboğlu’nun konuşmasında öne çıkan ifadeler şunlardı:

“Devletin; çevrenin sürdürülebilir olması için önce önlemek, sonra korumak, en nihayet geliştirmek yükümlülüğü başta gelen ödevidir. Türkiye’nin tahrip edilmesi, çevre ve doğanın bozulması farklı yasa torbaları yoluyla gerçekleştiriliyor. Çevresel faaliyet daha iyisini yapmak içindir. Millet Bahçeleri’yle çevreye zarar verilirse Anayasamıza ve çevre hukukunun temel ilkelerine aykırı olur. ‘Milli menfaatler’ kavramı bir yasa kavramı değildir. Türkiye’nin değerlerini, tarihsel, kültürel ve doğal değerlerini sürdürülebilirlik ölçüsüyle daha ileriye götürmek, muhafaza etmek, bozulmasını önlemek, geliştirmek biçiminde amaçları da kapsamına almalıdır. Devletin önleme, koruma ve geliştirme yükümlülüğünün yanı sıra eski haline getirme yükümlülüğü de vardır. Nükleer santral faaliyetlerinin denetiminin özelleştirilmesine tanık oluyoruz. Çevre için ‘nitelikli sürdürülebilir gelişme’ kavramı ekonomik değil, nitelikli ülke, devlet ve toplum için olmalıdır. İstisnalar ve muafiyetler adeta Kapadokya’nın bir tür serbest rekabet alanının ötesinde belki ranta çevrilme alanı olarak düşünülebileceği kaygısını beraberinde getirmektedir. ‘Monojeizm’ yerine ‘monokratizm’ kavramını çağrıştırıyor ki, bu da çevresel ilkelerde çevre hukuku ilkeleriyle taban tabana zıt bir yaklaşımdır.”

“SOSYALİZM ÖĞRENEN BİR İDEOLOJİDİR”

Ekososyalizm oturumunun bir diğer katılımcısı ise Sosyalist Dayanışma Platformu üyesi, aynı zamanda Karşı Mahalle yazarı Mert Büyükkarabacak idi.

Mert Büyükkarabacak’ın ekolojiyi kapitalizmle birlikte tartışmanın anlamlı olduğunu, ekolojik mücadele ile sınıf mücadelesinin kaderlerinin ortak olduğunu, sosyalistlerin ekoloji mücadelesinden öğrendiklerinin olduğunu belirttiği konuşmasından bölümler:

“Yapısal engellerle mücadele edilmeksizin, küresel ölçekte ekolojinin kendisini yeniden üretebildiği bir üretim sisteminin inşa edilebilmesi noktasında sonuç alınabilmesi mümkün değil. Aslında ekososyalizm böylesi bir tartışmanın böylesi bir arayışın ürünü. 2019, sadece ekoloji ile ilgili verilerin göze çarptığı bir yıl olmadı. Aynı zamanda birçok farklı kaynaktan son derece önemli bir küresel isyanın, küresel direnişin de ekoloji sorununa, toplumun ekolojiye sahip çıkması noktasında tetiklenme yaşadığı bir yıl oldu. Kitlesel yok oluş isyanı adı verilen İngiltere’deki eylemler, dünyanın dört bir yanında gerçekleşen isyanların aynı zamanda ekoloji ile ilgili de talepleri içermesi ve ekososyalist bir içerik ortaya koyması aslında hem sorunun büyüdüğünü ama bu sorunun çözümü noktasında toplumların çok daha kararlı ve iradeli bir noktaya ilerlediğini de gösteriyor. En son atmosferde karbondioksitin bu seviyeye çıktığı dönemde yeryüzünde insanlar yoktu. Bu durum henüz yeni. Çevre meselesi bu zamana kadar hep şirketlerin, devletlerin, kapitalizmin bir sorunu olmaktansa sanki insanların biraz daha çevreye duyarlı olmasıyla aşılacak bir sorun gibi addedildi. Karbondioksit salınımının sorumlusu olarak ortaya “insanlar” konuldu. Malthusçu bir bakış açısıyla nüfusun bu kadar çok artmasının çevresel sorunların en önemli sebeplerinden olduğu ortaya kondu ama aslında biz şunu çok iyi biliyoruz ki karbondioksit salınımının %70’inden, dünyadaki 100 büyük şirket sorumlu. Siz bu 100 büyük şirketi büyüteç altına almadığınız müddetçe aslında ekoloji ile ilgili hiçbir şey tartışmıyorsunuzdur. Dolayısıyla kapitalizmi tartışmadığımız müddetçe ekolojiyi de tartışmamızın imkanı yok. Sermaye sürekli büyüme güdüsüne sahip olduğu için ekolojiyle de uzlaşmaz bir çelişkiye sahip. Marx, Kapital’in üçüncü cildinde diyor ki “Kapitalizmin, yaşamın kemdi doğa kanunlarıyla arasında tahmin edilemez bir ayrışma vardır.” Dolayısıyla BM’de çevre sorunuyla ilgili bir sürü komisyonu var ama bu konuda mesafe kat edilemiyor çünkü bu konuda toplumsal bir mücadeleye ihtiyaç var. Stockholm’den beri yaşanan son 50 yıllık süreç gösteriyor ki biz politikalarla çok da kararlı bir şekilde ekolojik krizi ortadan kaldırma şansına sahip değiliz. Ekososyalizm meselesi aslında ekoloji mücadelesiyle sınıf mücadelesinin kaderinin ortak olduğunu, insanlığın kurutuluşunun aslında bu iki mücadeleden de başarılı çıkma sorumluluğuyla bağlantılı olduğunu vaaz eden, günümüzde de hızla yayılan bir görüş. Sosyalizm öğrenen bir ideoloji. Ekososyalizm tartışması çıktığında ya da ekoloji ile ilgili konular gündeme geldiğinde insanlar dönüp Marx’a bakıyorlar, “Marx bundan bahsetmiş mi?” diyerek. Aslında bu çok anlamlı bir tartışma değil. Marx’ın her şeyden bahsetmiş olduğunu, her şeyi bizi tam da tatmin edecek şekilde anlatmış olduğunu beklemek zaten biraz Marx’ı da dinselleştirmek, sosyalizmi bir tür ulvi mesele haline getirmek olur. İnsanlar, önlerine çözebilecekleri meseleleri koyuyorlardı ve o gün ekolojik kriz bu seviyede olmadığı için Marx’ın bu kadar kapsamlı bir ekolojik tartışması olduğunu muhakkak ki söyleyemeyiz. Nasıl ki sosyalistler feministlerden patriarka ile ilgili çok fazla şey öğrendiyse, LGBTİ+’lardan toplumsal cinsiyet meselesine dair son derece önemli şeyler öğrendiyse bugün de aynı şekilde aslında ekoloji mücadelesiyle sosyalizmin sentezlenmesi böylesi bir öğrenme sürecinin de sonucu olarak değerlendirilebilir.”