Tasfiyeye karşı direnişe, dayanışmaya!

Orhan Kara yazdı: Tasfiye politikalarına karşı devrimci çizgi; devrimci değer ve hedeflere sahip çıkıldığı ölçüde hareketi geleceğe taşımak mümkündür. ESP’ye dönük gerçekleştirilen operasyon ile devrimci iddianın tasfiyesinin amaçlandığı çok açık.

ESP’ye dönük operasyon yeni bir tasfiye sürecini amaçlamaktadır.

Saray rejiminin IŞİD artığı HTŞ çeteleri ile stratejik ittifak kurması ve Rojava’ya dönük inkârcı tutumlarıyla ESP operasyonunun aynı dönemde gerçekleşmesi hem bölgede hem de ülkede stratejik bir yönelim içinde olunduğunu göstermektedir. Faşizmin derinleşmesi sürecinde yasalar keyfi biçimde askıya alınmakta, baskı ve tasfiye politikaları sistematik hâle getirilmektedir. Bu durum Saray rejiminin hegemonyasını yeniden tahkim etme ve neoliberalizmin tıkanıklığını aşma arayışının bir ürünü olarak okunabilir.

ESP’ye dönük tasfiye saldırısı, devrimcilere yönelik ilk saldırı değildir ve son da olmayacaktır. 

“Paramaz” lakaplı devrimci Madteos Sarkisyan ve 19 yoldaşının idam edilmesi, Türkiye sosyalist hareketinin o dönem tasfiye edilmesine neden olmuştur. Yüz yıllık Cumhuriyet tarihinin çeşitli dönemeçlerinde devrimci harekete yönelik benzer tasfiye politikalarının izlendiği bilinmektedir. Nitekim TKP’nin kuruluşunun ilanından sonra Mustafa Suphi ve yoldaşlarının Karadeniz’de katledilmesi de bu tasfiyeci yaklaşımın bir sonucudur. Bu katliamla birlikte TKP’nin pratik olarak hareketsiz kılınması ve ideolojik savrulmanın derinleştirilmesi hedeflenmiştir. Yaşanan trajedi, aşırı temkinli davranışlara yol açmıştır. Öyle ki neredeyse bir bildiri dağıtımı dahi büyük tartışmalara neden olmuştur. Bunun yanı sıra partinin ezici çoğunluğu Kemalizmin ideolojik etkisi altında kalarak ciddi savrulmalar yaşamıştır.

Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Elazığ zindanlarında TKP’nin on yıllık muhasebesini yaptığı Yol Etüdü’nü yazmış ve partiye değerlendirmeleri için ulaştırmıştır. Toplam dokuz kitaptan oluşan bu değerli yapıtlarından birinde Kıvılcımlı, “Bismarkizm serbest rekabet devrinin Bonapartizmi’dir. Kemalizm mali oligarşinin Bismarkizmi’dir” tespitinde bulunarak Kemalizmin sınıfsal karakterini açık bir biçimde ifade eder (Yol-1, Genel Düşünceler, s. 65).

Yine tarihsel araştırmaları sonucunda, “Kürdistan’da sömürge yöntemlerinin uygulandığını nelerden anlayabiliriz? Başlıca üç noktadan: 1- Ağalıkla uzlaşması; 2- Ekonomik yöntemleri; 3- Siyasal yöntemleri…” diyerek Kürdistan’ın sömürge olduğunu tespit eder (Yol-2, Türkiye’de Ulusal Sorun, s. 378). Kuşkusuz Kıvılcımlı’nın bu çabası, partinin içinde bulunduğu tasfiyeci süreçten çıkarılmasına dönük bir müdahaledir.

TKP, ideolojik ve örgütsel olarak bu değerli yapıtları tartışıp eksenini oluşturmak yerine hasır altı etmiştir. III. Enternasyonal’in partiyi dağıtma kararına kadar bir avuç nitelikli kadronun yoğun çabaları görülmektedir.

1970’lerde toplumsal gelişmeler yeni bir doğuşu sağlamıştır. 68 hareketi, bir önceki deneyimlerden çok farklı bir seyir izlemiştir. 

Devrimci mücadelenin yükseldiği 1970’li yıllarda devlet, 30 Mart 1972 Kızıldere Katliamı ile yeni bir tasfiye sürecine başvurmuştur. Kızıldere Direnişi, 6 Mayıs 1972’de Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in idamlarını durdurmak için gösterilen bir dayanışma eylemidir. Devrimci tarihimiz, siyasi ve örgütsel farklılıklara rağmen birbirleri ve idealleri için hayatlarını ortaya koyan devrimcilerin örnek eylemleriyle doludur.

12 Mart sürecinde devrimci hareketin öncü kadroları katledilmiş olsa da süreç bütünüyle bir tasfiyeyle sonuçlanmamıştır. Büyük bedeller ödeyen kimi hareketler örgütsel olarak kendilerini sürdürmeyi başarmıştır.

12 Eylül darbesi ise aksine devrimci hareket açısından büyük bir tasfiye sürecine yol açmıştır. Bu süreçte toplumu sindirmek için her türlü insanlık dışı yönteme başvurulmuştur. 12 Eylül döneminde bazı siyasal yapıların tasfiyesi kaçınılmaz olmuş; ancak ideolojik, politik ve örgütsel olarak konjonktüre uygun konumlanan bazı gelenekler günümüze kadar varlıklarını sürdürmüştür.

12 Eylül 1980 darbesinin arkasında yatan yeni ekonomik plan 24 Ocak 1980 kararlarıydı.

Kenan Evren şöyle söyler: “Eğer 24 Ocak kararları denen kararların arkasından 12 Eylül dönemi gelmemiş olsaydı, o tedbirlerin fiyasko ile sonuçlanacağından hiç şüphem yoktu. Böyle sıkı bir askeri rejim sayesinde o tedbirler meyvesini vermiştir.” (Milliyet, 7.1.1991)

Bu nedenle sosyalist harekete ve işçi sınıfına, 12 Eylül öncesinde ve sonrasında kapsamlı saldırılar gerçekleştirildi. Neoliberal politikaların hayata geçirilmesi için 12 Eylül darbesine başvuruldu. Sınıfın bağımsız politik bir özne olarak örgütlenerek siyasete müdahale etmesi bu şekilde engellendi. 

1990’larla birlikte Türkiye’de devrimci hareket yeni bir tasfiye süreciyle karşı karşıya kalmıştır. Reel sosyalizmin çözülmesi hem dünyada hem de Türkiye’de dengelerin değişmesine ve bazı noktalarda savrulmalara yol açmıştır. Türkiye’de “Terörle Mücadele Kanunu” ile devletin uyguladığı zor aygıtı hukuki bir çerçeveye alınmış, bu baskı aygıtı süreklilik haline getirilmiştir. Bu süreçte reel sosyalizmin çözülmesinin bir sonucu olarak ideolojik kaymalar kaçınılmaz hale gelmiştir. Neoliberalizmin sınırsızca uygulamaya sokulması, kapitalizmin yapısal değişimi ile ilintili olarak sınıfın parçalı konumlanması ve baskı rejiminin inşa edilmesi, sosyalist hareketin stratejik açıdan bir hesaplaşmaya girmesini zorunlu hale getirmiştir. Nitekim 90’larda devletin tasfiye politikalarına karşı bazı yapılar mücadele hatlarını düzenin sınırları içine çekse de devrimci iddiayı sürdürme eğilimi azımsanmayacak bir düzeyde varlığını korumuştur. ESP geleneği de farklı siyasal çizgilerden gelen yapıların birlik temelinde siyasal çalışmalarını günümüze kadar sürdürmüştür. Bu süreçte koalisyon hükümeti, 90’lı ve 2000’li yıllar sürecini Abdullah Öcalan’ı uluslararası komployla Türkiye’ye getirerek ve 19 Aralık hapishane katliamlarını gerçekleştirerek kapatmıştır. Bu yönelimin asıl arka perdesini ise Başbakan Bülent Ecevit verdiği bir demeçte, “Cezaevlerine hâkim olamasaydık IMF programını uygulayamazdık” diyerek açık bir şekilde ifade etmiştir.

Bugün küresel ve bölgesel güçler dünyayı yeniden dizayn etmektedir. 

Saray rejimi, önümüzdeki süreçte nasıl bir politik yönelimle hareket edecek? Yeni kabine değişikliği nasıl okunmalı?

Saray rejimi, alt-emperyalist hedeflerle finans kapital için yeni pazar alanları açmayı ve hegemonyasını tahkim etme arayışındadır. Bu hedeflere ulaşmayı yeni bir tasfiye sürecinde görmektedir. Bugün “kuyu tipi” hapishanelerle devrimci iradeyi kırmayı; bununla birlikte toplumu sindirmeyi, işçi sınıfının güncel ve programatik yönelimlerini bastırmayı ve neoliberalizmi bütün toplumsal ilişkilere yaymayı hedeflediği, önümüzdeki süreçte izleyeceği yönelim olarak açıkça görülmektedir.

Emekçileri, ezilen toplumsal kesimleri ve ekolojiyi yok sayan bu yönelimlere karşı halkların ortak bir cephede buluşması ve devrimsel değişim perspektifini belirginleştirmesi zorunluluktur.

Tasfiye politikalarına karşı devrimci çizgi; devrimci değer ve hedeflere sahip çıkıldığı ölçüde hareketi geleceğe taşımak mümkündür. ESP’ye dönük gerçekleştirilen operasyon ile devrimci iddianın tasfiyesinin amaçlandığı çok açık. Bugün Komünist Manifesto yasaklı bir yayın olarak gösterilmektedir; oysa bütün yayınevlerinde işçi sınıfının bu değerli ilk programını bulmak mümkündür. Korkulan şey bu kitap değil, sınıfın programı ve bu program doğrultusunda geliştirilen iradedir.

Bugün ideolojik, siyasal ve örgütsel bütünlüğün sağlanması ve hedeflere kilitlenilmesi elzemdir. Sosyalizm güncel bir taleptir; insanlığın ve doğanın kurtuluşu için bir tercih değil, zorunluluktur. Bizlere düşen sorumluluk; yığınlar içerisinde derinleşen hoşnutsuzluğa kelepçe vurmak isteyen rejim karşısında işçi sınıfının “yaşanacak ücret yoksa isyan var” talebini örgütlemektir. Saray’ın en çok korktuğu da bu sınıfsal yönelimdir.

Operasyon ESP’ye değil, hepimizedir.

ESP yalnız değildir!


Bu yazı ilk defa 17 Şubat 2026’da Etha’da yayınlandı.