ABD stratejisinin derinlikleri
JD Vance’den sonra Rubio’nun konuşması “gönül alma” niteliğini taşıyor. Ancak Avrupa’ya bir davet olsa da ondan öteye bir beklenti yoktur. Hatta bu kadar sözün altından yine bir tehdit çıkmaktadır. Bizim yolumuz bellidir, sizle ya da sizsiz yürümeye devam edeceğiz.

Münih Güvenlik Konferansı’nda Dış İşleri Sekreteri Rubio’nun konuşması geniş bir etki yarattı. Kısa konuşmanın içeriğine bakılınca önemli konuları kapsadığı hemen ortaya çıkıyor. Rubio’nun konuşmasının stratejik derinliği çok dikkat çekici:
“Beş yüzyıl boyunca, İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden önce, Batı -misyonerleri, askerleri, okyanusları geçmek, yeni kıtalar kurmak, dünyaya yayılan geniş imparatorluklar inşa etmek için kıyılarından yola çıkan kaşifleriyle- genişliyordu. Ancak 1945’te, Kolomb’un çağından bu yana ilk kez daralıyordu. Avrupa harabeye döndü. Yarısı bir Demir Perde’nin arkasında yaşıyordu ve diğer yarısı yakında onu takip edecek gibi görünüyordu. Büyük Batı imparatorlukları, dinsiz komünist devrimler ve sömürgecilik karşıtı ayaklanmalar tarafından hızlandırılan, son bir gerileme dönemine girmişti; bu ayaklanmalar dünyayı dönüştürecek ve önümüzdeki yıllarda haritanın geniş alanları kızıl orak ve çekiç sembolü ile örtülecekti.”
Rubio’nun köken olarak Kübalı olduğunu hatırlarsak bu eskiye özlem ve “dinsiz komünistlere” öfkesini anlamak daha kolay olur. Elbette konu Rubio’nun kişisel öfkesinden öte anlamlara sahiptir. ABD büyük bir dönemin rövanşını almaya mı soyunuyor? 1945 öncesinin gerçekleri, dünyanın üçte birinin sosyalizm yoluna çıkması, sömürgecilik karşıtı mücadelelere girmesi Trump yönetimini derin bir şekilde öfkelendirmiştir. Bilindiği gibi 1950’ler sonrası yıllara klasik sömürgecilikten farklı olarak “yeni sömürgecilik dönemi” denmişti. Artık sömürge savaşları ve sömürge valileri yoktu; dünyanın üçte biri bu vahşetten kurtulmuştu. Üstelik 1992’de Latin Amerika’yı kapsayan “500 yıl yeter” kampanyası ile bütün Kolomb heykelleri yıkılmıştı.
Elbette “rezil duvarın yıkılışı ve Batı ve Doğunun yeniden birleşmesi” Rubio’nun da hoşuna gitmiştir. Fakat bir uyarı yapmadan duramaz:
“Ancak bu zaferin coşkusu bizi tehlikeli bir yanılsamaya sürükledi: “tarihin sonuna” girdiğimizi; her ulusun artık liberal bir demokrasi olacağı; ticaret ve yalnızca ticaretle oluşan bağların artık ulusların yerini alacağını; kurallara dayalı küresel düzenin, artık ulusal çıkarların yerine geçeceğini ve artık herkesin dünya vatandaşı olduğu, sınırları olmayan bir dünyada yaşayacağımız hatasına düşüldü. Bu, hem insan doğasını hem de 5.000 yılı aşkın kayıtlı insanlık tarihinin derslerini görmezden gelen aptalca bir fikirdi.”
Yeni Amerikan yönetimi için “tarihin sonu”, “liberal demokrasi”, “küresel düzen” bunların hepsi “aptalca” düşüncelerdi. Bu hem eski ABD yönetimlerine hem de Avrupa’ya sert bir eleştiriydi. Bu dönem Trump yönetimiyle kapanmış, gümrük savaşlarıyla tüm dünyaya duyuruldu. JD Vance’in seçim sonrası yine Münih ziyaretinde nasıl Avrupa’yı aşağıladığı hatırlardadır. Hatta Alman hükümet başkanı ile görüşmeyip faşist AfD ile görüşme yaptığını yeni hükümet sık sık hatırlıyor olmalıdır.
Bu “aptalca fikre” karşı Rubio Konferansta neyi savunmuştur: “Mükemmel bir dünyada yaşamıyoruz ve vatandaşlarımızı bariz ve açıkça tehdit eden ve küresel istikrarımızı tehlikeye atanların, kendilerini rutin olarak ihlal ettikleri uluslararası hukukun soyutlamalarının arkasına saklanmalarına izin vermeye devam edemeyiz. Başkan Trump ve Amerika Birleşik Devletleri’nin girdiği yol budur.”
Bunu Panama kanalı, Gazze katliamı, Grönland ve Venezuela müdahalesi ile bütün dünya artık gördü. Kuralsız ve haydutluğun geçerli olduğu bir dünyadayız.
Rubio bu kadar lafı bir sonuca bağlıyor. “Sizden bize katılmanızı istediğimiz yol budur. Daha önce birlikte yürüdüğümüz ve tekrar birlikte yürümeyi umduğumuz bir yol.”
JD Vance’den sonra Rubio’nun konuşması “gönül alma” niteliğini taşıyor. Ancak Avrupa’ya bir davet olsa da ondan öteye bir beklenti yoktur. Hatta bu kadar sözün altından yine bir tehdit çıkmaktadır. Bizim yolumuz bellidir, sizle ya da sizsiz yürümeye devam edeceğiz.
Bu tehdit aslında yeni değildir. 2001 yılında İkiz Kulelerin yıkılması sırasında Bush yönetimi Avrupa’ya çağrı yaptıktan sonra “ya bizdensiniz ya da değilsiniz” tehdidini savurmuştu. Aslınsa Atlantik’in iki yakası arasındaki kırılma 21. yüzyılının başında başlamıştır. Daha da geriye 90’ların başındaki ilk Körfez savaşına kadar da götürülebilir. Bu uzun süreçte NATO’nun beyin ölümünden söz edilmişti. Yeni yüzyılın ilk çeyreğinde artık kesin bir kopma vardır. Trump yönetimi “aptalca fikirler”le oyalanma niyetinde değildir.
Ne kadar akıllıca bir yola çıktığı ise çok tartışmalıdır. Afganistan ve Irak işgallerinin ardında bölgeyi dize getirme ve duvarın yıkılışı sonrası ortaya çıkabilecek rakipleri engelleme hedefi vardı. Kıta Avrupa’nından yeni rakiplerin tırmanması kısmen engellendi ancak Çin, Rusya gibi rakipler hâlâ güçlü; ayrıca Küresel Güney diye yeni bir güç yoğunlaşması ortaya çıkıyor. 21. yüzyılın başındaki ABD planlarının bir kısmı – bölgenin yıkıma uğraması anlamında- tutmuş görünse de bu ABD’nin önemli güç kaybı pahasına elde edilmiş bir sonuçtur.
Geçmiş beş yüz yılın özlemleri ile bugünün haydutluğunu birleştirince buradan yeniden güçlenmiş ABD’nin çıkması imkânsızdır. Rubio’nun stratejik derinliği veya özlemleri gerçekten çarpıcı ancak büyük bir olasılıkla ABD’nin bu yeni haydutluk yolundan gidildiğinde Afganistan’dan koşarak kaçışından daha iyi bir sonuç beklemiyor.