Yeni İsrail işgücü pazarı ve göç

İsrail’in tahkim ettiği bu model, Basra Körfezi ülkelerinde uygulanan “kafala” sistemiyle ürkütücü benzerlikler taşıyor. Göçmen işçiler genellikle işe alım ücretlerini ödemek için binlerce dolarlık borca girerek geliyor ve bu “başlangıç borcunu” kapatmak için aylarca, hatta yıllarca adeta köle gibi çalışmak zorunda kalıyorlar.

Filistinlilerin kitlesel olarak işten çıkarılmasının ardından birçok sektörün çöküşün eşiğine gelmesiyle birlikte Netanyahu hükümeti, Körfez ülkelerindeki “petro-monarşi” modelini izleyerek binlerce yabancı işçinin ülkeye gelişini hızlandırıyor.

Tel Aviv metropolünü Batı Şeria’ya bağlayan bir otoyolda siyonist yetkililer bir çöp kamyonunu durduruyor; arka kapak açıldığında içeride üst üste binmiş 70 Filistinli erkek bulunuyor. +972 Magazine dergisinin  “Filistinliler dışarı, yabancı işçiler içeri: İsrail iş gücünü nasıl yeniden şekillendiriyor” başlıklı haberinde belirttiği gibi ağır silahların ve “terörle mücadele birimlerine özgü” gözaltı taktiklerinin kullanıldığı bu polis operasyonu, Filistinli işçinin İsrail ekonomisinin yapısal bir parçası olmaktan çıkıp birer “teröriste” dönüştürüldüğü yeni paradigmayı gösteriyor.

On yıllar boyunca inşaat, tarım ve temizlik gibi düşük ücretli sektörler, Gazze ve Batı Şeria’daki Filistinli işçi sınıfının geçim kaynağının temel taşı oldu. Ekonomi analistlerinin verilerine göre, 7 Ekim 2023 öncesinde bu işçiler Batı Şeria yerel pazarlarına ayda yaklaşık 380 milyon dolar girdi sağlıyordu. Bazı bölgelerde erkek nüfusun %90’ından fazlası doğrudan “Yeşil Hat” içindeki işlere bağımlıydı. Bugün ise bu akış tamamen durmuş durumda ve Filistinli işçi sınıfının hayatını idame ettirmesi eşi benzeri görülmemiş bir çöküşle karşı karşıya.

Kontrollü dahiliyetin sonu

İsrail ile Filistinliler arasındaki iş ilişkisi, liberal kesimler tarafından yıllarca “kontrollü dahiliyet” olarak nitelendirildi. Ancak bu tanım, Filistinlilerin sisteme dahil edilse bile her zaman alt kademede tutulduğu, siyasi ve sivil haklardan yoksun bırakıldığı gerçeğini göz ardı ediyordu. Nakba sırasında yüz binlerce Filistinliyi katledip evlerinden sürdükten sonra siyonistler, ucuz iş gücüne ihtiyaç duydular ve bu ihtiyacı işgalle yarattıkları devasa “yedek sanayi ordusundan” karşıladılar. Böylece Filistinliler, yerleşimcilerin yapmak istemediği işleri üstlenmek zorunda kaldı. Bu sözde “dahiliyet”, Filistinlilerin kendi yıkılan evlerinin kalıntıları üzerine yerleşimciler için yeni konutlar inşa etmeye zorlanması gibi trajik bir tabloyu doğurdu.

1967 işgalinden sonra İsrail, Filistinlilere çalışma izinleri vermeye başladı. Bu durum, işgal altındaki nüfusa asgari bir “ekonomik güvenlik” sağlayarak Filistin direnişini dizginlemeyi ve istikrarsızlığı kontrol altında tutmayı amaçlayan bir bağımlılık mekanizmasıydı.

Ancak bu denge Birinci İntifada’dan sonra bozuldu. İsrail, izin rejimini daha da sertleştirdi ve yurt dışından alternatifler aramaya başladı: Tarım için Taylandlılar, inşaat için Çinliler ve Hintliler, bakım hizmetleri için ise Filipinliler getirildi. 2000 yılına gelindiğinde göçmen işçiler iş gücünün %10’unu oluşturuyordu. Yine de İsrail’in yabancı iş gücüyle olan ilişkisi döngüsel ve hep düşmancaydı. 2002’de dönemin Başbakanı Ariel Sharon, ekonomik durgunluğun günah keçisi ilan ettiği 40 bin yabancıyı “devletin Yahudi karakterini zayıflatmakla” suçlayarak sınır dışı etti.

Bu olaylara rağmen Filistinlilere olan bağımlılık tekrar arttı. 2022’de Batı Şeria ve Gazze’deki Filistinlilerin %20’den fazlası 1967 sınırları içinde çalışıyordu. Ancak 7 Ekim 2023 her şeyi değiştirdi. Bir gecede 200 binden fazla işçinin (150 bin yasal izinli, 50 bin belgesiz ve Gazze’den 18.500 kişi) izni iptal edildi. İsrail hükümeti, oluşan bu boşluğu iş gücünü tamamen ikame ederek doldurmaya karar verdi.

İstatistiksel gerçekliğe karşı “güvenlik” bahanesi

İsrail hükümetinin Filistinli işçileri yasaklama konusundaki resmi gerekçesi “güvenlik” nedenlerine dayanıyor; bu işçilerin gelecekteki operasyonlar için muhbir veya işbirlikçi olarak hareket edebileceği iddia ediliyor. Oysa bu iddia, siyonist istihbaratın kendi raporlarıyla bile çelişiyor. İsrail Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü’nün (INSS) araştırmaları, çalışma izni olan Filistinlilerin militan faaliyetlere “neredeyse hiç” karışmadığını gösteriyor; bu eğilim 7 Ekim operasyonu sırasında bile değişmedi.

Batı Şeria’daki yerleşimci şiddeti ve Gazze’deki soykırımla birlikte işgal, Filistin ekonomisini baltalıyor ve Filistin halkının özerklik kalıntılarını boğuyor. Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) raporları, 2025 itibarıyla Batı Şeria’daki işsizliğin %32’nin üzerine fırladığı konusunda uyarıyor.

Bezalel Smotrich’in hamlesi

Soykırımın gölgesinde Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, “radikal neoliberal” bir iş reformunu hızlandırdı. Hedefi, düzenlemeleri azaltmak ve maliyetleri zincirin en zayıf halkalarına yüklemekti. Smotrich, 2024’teki bir açıklamasında çatışmaların başlangıcından bu yana 20 binden fazla yabancı işçi getirdiklerini ve Hindistan, Sri Lanka ile Özbekistan’dan 80 bin işçi daha getirmeyi planladıklarını gururla duyurdu.

İsrailli işçi hakları örgütü Kav LaOvede’e göre şu anda işgal altındaki topraklarda yaklaşık 270 bin göçmen işçi bulunuyor. Filistinli işçi sınıfının dışlanması, kitlesel işten çıkarmaları takip eden aylarda üretimin %95 oranında düştüğü inşaat sektöründe ve %80 oranında daralan tarım sektöründe yıkıcı sonuçlar doğurdu.

Sponsorluk sistemi ve görünmez göçmen

İsrail’in tahkim ettiği bu model, Basra Körfezi ülkelerinde uygulanan “kafala” sistemiyle ürkütücü benzerlikler taşıyor. Göçmenlerin vizeleri ve çalışma izinleri ayrılmaz bir şekilde işverene bağlı. Bu doğrudan yapısal bağımlılık, işçileri savunma mekanizmalarından yoksun bırakarak suistimallere açık hale getiriyor. Göçmen işçiler genellikle işe alım ücretlerini ödemek için binlerce dolarlık borca girerek geliyor ve bu “başlangıç borcunu” kapatmak için aylarca, hatta yıllarca adeta köle gibi çalışmak zorunda kalıyorlar.

Kav LaOved‘in bir raporu, tarım sektöründeki yabancı işçilerin yasal olarak almaları gereken maaşın ortalama sadece %70’ini aldığını ortaya koyuyor. Ayrıca korumasız şekilde pestisitlere maruz kalma, banka hesaplarına erişim engeli ve içler acısı barınma koşulları gibi şikayetler oldukça yaygın.

Tüm risklere rağmen siyonist devlet, bu işçilere acil durum protokolleri veya sığınaklara erişim konusunda hiçbir imkan vermiyor. Örneğin, İran ile bir yıl önce başlayan savastan bu yana, füze alarmı sırasında ne yapmaları gerektiğine dair kendi dillerinde hazırlanmış resmi bir bilgilendirme hâlâ bulunmuyor.

Sonuç olarak İsrail, modern köleliğin bu vahşi biçimini “güvenlik” ve “ekonomik gereklilik” ambalajıyla meşrulaştırırken, sermaye birikimini savunmasız göçmenlerin kanı ve teri üzerine inşa etmektedir. Bu düzen, sadece bir yönetim biçimi değil; ırkçı hiyerarşiyi işçi sınıfının en ezilen katmanları üzerinde sömürüyle birleştiren siyonist ideolojinin ta kendisidir. Kafala sisteminin bu topraklardaki izdüşümü olan bu modelde işçiler, füzelerden korunacakları bir sığınaktan mahrum bırakıldıkları gibi, kapitalist sömürü çarklarının arasında da korumasızca öğütülmektedir. Ancak bilinmelidir ki, emeğin bu denli metalaştırıldığı ve insanın sadece “harcanabilir bir araç” olarak görüldüğü bu adaletsiz yapı, elbet örgütlü dayanışmanın ve sınır tanımayan bir sınıf bilincinin karşısında sarsılmaya mahkumdur.