”Fiat iustitia et pereat mundus“: Dünya yıkılsa bile adalet yerini bulsun
Yetenekleri ve servetleri dolayısıyla sınırsız özgürlük-sınırsız yaşam ayrıcalığını hak ettiğini düşünen elit ve azgın azınlık, tekno-finans kapital ile onların bu biçimde yaşaması için dünyayı mutlak tahakküm altına alan gözetimci siber devlet ve yapay zekaya dayanan kıyamet silahlarının zorunlu birliği.

21. yüzyılda yaşanan toplumsal mücadelelerin başat öğesi sermayeler arası çatışma oldu. Statükoyu temsil eden merkez sermaye fraksiyonlarıyla revizyonizmi ve kapitalist restorasyonu zorlayan güçler arasındaki mücadele genellikle işçi sınıfının çeşitli fraksiyonlarını da politize etmeyi başardı. Sosyalizmin yaşadığı küresel kriz, işçi sınıfı fraksiyonlarını bütünleştirecek ve kendisi için sınıf varlığı kazandıracak bir politik hegemonya projesinin oluşamamasından kaynaklanıyor. Küresel ölçekte Çin’de gelişen üretici güçlerin yeni bir boyuta taşıdığı rekabet ve karşıtlık, sosyalizmden miras kimi öğelerle bir tür devlet kapitalizmini birleştiren kalkınma modelinin küresel cazibesi ve yükseliş ivmesi bugün yaşanan çatışmanın perde arkasındaki dinamizm kaynağı olarak düşünülmeli. Küreselleşme, kapitalist merkezin komünizmi alt etmiş olmanın aşırı özgüveniyle ihtiyatsız açılımı olarak yaşandı ancak çevrenin merkezi kuşatma olasılığının ortaya çıkması muazzam gerilimlere yol açar hâle geldi.
Kapitalizmin gelişiminin yatağı Avrupa, birçok açıdan eldeki avuçtakini tüketen ve bir zamanların İspanya ve Portekiz İmparatorlukları gibi başına bela hâline gelen zenginliğiyle ne yapacağını bilemeyen bir güç görüntüsü verirken ABD ise aslında maddi temelleri çoktan erozyona uğramış bir süper güç sarhoşluğuyla kendisini çökertecek hamleler yapma peşinde. Sayıklamaları ve fırıldaklıklarıyla bu güç sarhoşluğunun özlü ifadesi olarak görülebilecek Trump’ın arkasındaki tekno-kapital ve askerî sinai kompleks sermayesinin domuz topu olmasıyla şekillenen bir yeni finans kapital fraksiyonun egemenliği görünürlük kazanıyor. Çünkü iktisadi gerilemesini durduramayan eski süper güç, durumunu koruyabilmek için en önemli kozu olarak askerî gücünü görüyor. Yaşanan güç kaybını yeniden büyük Amerika olmak için sınırsız şiddet kullanımıyla aşabileceğine inanmış, distopik bir faşizm ülküsüne bu amacın gerçekleşmesinin koşulu olarak yaklaşan bir sermaye fraksiyonundan bahsediyoruz.
Palantir şirketinin CEO’su Alex Karp’ın tartışma yaratan 22 maddelik manifestosu (Teknolojik Cumhuriyet) bu yaklaşımın çerçevesini çarpıcı bir biçimde özetliyor. Palantir isminin WASP ideolojisinin edebi güzellemesi, Tolkien’in eserindeki “her şey gören mistik taşlar” dan alındığının tekrar altını çizelim. “Polisin her yurttaşın günün her saatinde nerede olduğunu bilmesi gerektiği” fikri nerdeyse sınırsız bir bireysel özgürlük ile despotik devlet ikilisi üzerinde yükselen Fichte felsefesinden fırlamışçasına tekno-faşist ideolojide yansımalarını buluyor: Yetenekleri ve servetleri dolayısıyla sınırsız özgürlük-sınırsız yaşam ayrıcalığını hak ettiğini düşünen elit ve azgın azınlık, tekno-finans kapital ile onların bu biçimde yaşaması için dünyayı mutlak tahakküm altına alan gözetimci siber devlet ve yapay zekaya dayanan kıyamet silahlarının zorunlu birliği.
“Silikon Vadisi, yükselişini mümkün kılan ülkeye ahlaki bir borç taşır”. Karp, Silikon Vadisi’nde semiren tekno-finans kapitalin 2008 krizinin esas kazananı olmasını sağlayan, piyasaya sürülen düşük faizli milyarlarca doları mıknatıs gibi çekerek toplumun daha da yoksullaşması pahasına akıl almaz boyutlara ulaşan yapay zekâ yatırımlarının finansmanını mümkün kılan devlete bağlılık yemini ederek sözlerine başlıyor.
Karp ABD yumuşak gücünün sınırlarına ulaştığını ve artık kaçınılmaz olarak sert gücün öne çıkacağını düşünüyor. Yapay zekâ silahlarının bu sert gücün en belirleyici öğesi olduğunu vurgulayarak ideolojik temsiline soyunduğu tekno-finans kapital askeri sınai kompleks ittifakının bu işten beklentisini ortaya koyuyor. ABD’nin İran’da askerî olarak sert kayaya çarpmış olması gerçeğinin oluşturduğu hayal kırıklığı Karp’ın satacağı umutlardan elde edeceği geliri daha da akıl almaz seviyelere çekme potansiyeli taşıyor. Zorunlu askerlik talebi zaten Trump hükümeti tarafından şimdiden karşılanmış gibi görünüyor. “Atom çağı sona eriyor, Nükleer caydırıcılığa dayalı bir dönem kapanıyor. Yapay zekâ temelli yeni bir caydırıcılık çağı başlamak üzere”. Ellerini ovuşturan Karp ve onun gibiler bu hikâyeyi, süper güç olmadığı gerçekliği ile yüzleşmekte zorlanan ABD’nin siyasi elitlerine tutunacakları son bir dal olarak gösterme ve bunu pazarlama peşinde. Karp Trump’a muazzam bir beyaz atlı prens öpücüğü vermeden de duramıyor: “Kamuya mal olmuş kişilerin özel hayatlarının acımasızca ifşası çok fazla yeteneği kamu hizmetinden uzaklaştırıyor”. Kolonyalist bakış açıkça sahipleniliyor: “Bazı kültürler hayati ilerlemeler üretmiştir, bazılarıysa işlevsiz ve gericidir”. Karp bütün kültürlerin eşit kabul edilmesine şiddetle itiraz ediyor. Bütün bu siyasi programın faşist bir rejim inşası başarılmadan gerçekleşmesi neredeyse imkânsız olacağı için de “içi boş bir çoğulculuğun yüzeysel cazibesine direnilmesi”ni savunuyor. Tekno-faşizmin en dört başı mamur manifestolarından birisi bu hiç kuşkusuz.
İran Savaşı’nın tetiklediği enerji krizi şimdiden birçok ülkeyi türbülans içine çekme potansiyeli taşıyor. Özellikle Güney ve Güneydoğu Asya ülkeleri petrol sevkiyatlarındaki kesintilerden dolayı büyük darboğaz içerisindeler. Trump, General Kane’in tavsiyesine uyarak Malakka Boğazı’nda da geçişleri engelleme hamlesine yeltenirse hem Çin’in burnunun dibine girmiş olacak hem de önümüzdeki 10 yılı esir alabilecek bir enerji krizini tetikleyebilecek. Avrupa Birliği’nin Rusya ile anlaşmama inadı Avrupa’da büyük alt üst oluşları tetikleyebilir. Avrupa’nın dünyanın önemli devrimci merkezlerinden biri haline gelmesi bu gelişmeyle daha da mümkün. Hindistan Ortadoğu’dan oluşan kesintiyi Rusya ile telafi etmek durumunda.
Bu koşullarda sosyalizmin yeni bir dünya düzeni yaklaşımı ortaya koymak için çok daha faal bir çaba içerisine girilmesi gerekiyor. Barcelona’da toplanan zirve bütün handikaplarına rağmen meselenin ele alınmaya başlandığını göstermesi açısından önemli olarak değerlendirilebilir. Katı olan her şey gerçek anlamda buharlaşıyorken bir önceki dönemin doğrularından üretilmiş nakaratlar terk edilmediği sürece sosyalizmin hiçbir renginin bu süreçte aktif rol oynaması mümkün görünmüyor. Kimi çevreler tarafından İspanya Başbakanı Pedro Sanchez’in kazandığı popülarite anti-emperyalist siyasetin gücünü gösteren dikkat çekici bir örnek. “Küresel İlerici Eylem” toplantısı geçmiş dönem forumlarının havasının taşımakla beraber uzun bir dağınıklık sonrasında sol açısından küresel bir zemin oluşumu açısından önemli.
“İlerici olmak reforme edilmiş, herkesin çıkarına işleyen bir çok taraflılığı desteklemektir” diye konuşan Lula, konuya kendi sosyal demokrat konumundan bir açılım yapmış. Isabel Allende’nin yaptığı konuşmaysa gerçek sorunun ne olduğunu açıkça ortaya koyması açısından dikkat çekici: “Eğer sıradan insanlara daha fazla yaklaşamazsak aşırı sağa karşı direnebilmek mümkün değil”. “Değişen bir dünyada demokrasiyi savunmak” başlığı bu amaca hizmet etme kapasitesine sahip değil, işçi sınıfının güvencesizlik kaygısının yanıtlanmasını içermedikçe genel bir demokrasi söylemi orta sınıf fraksiyonları dışında karşılık bulmuyor ve kendisini “ilerici neoliberal” ajandadan ayrıştıramıyor. İşçi sınıfını sermaye fraksiyonlarının pasif müttefiki olmaktan çıkarıp kendisi için harekete geçen bir güç olarak ortaya çıkarmak önümüzde duran en önemli görev ve bu görev konusunda büyük bir deneyim ve birikim sahibi olduğumuz da söylenemez. Israrlı ve alçak gönüllü bir çaba içerisinde olmak, aramak ve yeniyi bulmak dışında bir çaremiz yok.
Ancak Macaristan’da yaşanan seçimler işçi sınıfının desteğini kaybeden bir faşizm nüvesinin hızla çözülüşünü bir kez daha sergiledi. Peter Magyar’ın karizması, Alman otomotiv sanayinin yaşadığı çöküş olmasaydı muhtemelen hiçbir karşılık bulamayacaktı. Çağımızın ant-faşist mücadelesinin en temel başlığının sınıf hareketini kendisi için harekete geçen bir politik özne haline getirmek olduğunu Allende’nin Clara Zetkin’i çağrıştıran sözleriyle bir kez daha not edelim. Gençliğin ve orta sınıf işçi kadrolarının enerjisini bu hedefe yoğunlaştırabilecek ve politik-kitlesel sınıf hareketini inşa edebilecek politik aktör açık ara öne sıçrayacak, ona kuşku yok.
Türkiye’de barış sürecinin yaşadığı tıkanıklık konuşuluyor ancak başından beri hiçbir anda akışkanlık ve yeterli inandırıcılık kazanamamış bir sürecin nasıl tıkanabileceğini anlamak kolay değil. İktidar kendi seçim takvimi planlamaları çerçevesinde süreci götürüyor. Suriye’de entegrasyon süreci de göründüğü kadarıyla büyük bir sorun yaşanmadan devam ediyor. ABD askerlerinin ülkeden çekildiği bilgileri geldi. Suriye konusunda belli bir entegrasyon biçiminin görece istikrar kazanmış olması Türkiye’deki süreçten bağımsız ele alınamaz. Süreçle temel gerilimin Suriye’den İran’a kaydığı düşünülebilir. İran’da olası bir destabilizasyonun sürecin üzerine muazzam bir yük bindireceği düşünülebilir. Kürtlerin olası otonomi girişimlerini engellemek için Türkiye’nin Azerilerle birlikte hamle planlaması yaptığı üzerine duyumlar var, tabii bu senaryonun hayata geçebilmesi İran’da devlet bütünlüğünün sekteye uğramasına bağlı büyük oranda. Şu anda savaş meydanından yansıyanlar bunun tam tersine işaret ediyor. Kurumsal bütünlüğünü büyük oranda koruyan İran devleti, halkıyla arasındaki hesaplaşmayı da emperyalist tasallut sayesinde şimdilik rafa kaldırabildi. Dolayısıyla İran rejiminin ayakta kalmaya başarması Türkiye’deki sürecin de devamlılığının bir desteği olarak düşünülmesi gerekli.
CHP’ye yönelik bir mutlak butlan hamlesi de süreç açısından sorunlar yaratabilir. CHP’nin iktidar seçeneği olma vasfını kaybetmesi rejim açısından kritik momentte mutlak ihtiyaç duyulacak dolaylı da olsa DEM desteğini ikincilleştirebilir. İktidarın bu konuda gözünü kararttığını gösteren işaretler artıyor. Gürlek’in kendisini meşrulaştırma hamleleri de bu gündemden bağımsız ele alınamaz. Sermaye fraksiyonları arasındaki uzlaşmayı korumak adına Erdoğan, Yeni Şafak’a da yansıyan rahatsızlıklara rağmen Şimşek programının arkasında durmaya devam ediyor. Finans kapital, yeni bir finans kapitale dönüşme yolunda 25 yılda büyük atılım gerçekleştirmiş tefeci-bezirgân sermaye mirasçıları karşısında iktisadi olarak mutlak üstünlüğünü kaybetme yolunda. Sabancı’nın CarrefourSA’yı A101’e satması bu dönüşümün sembol vakalarından birisi olmaya aday. Yapay zekanın akıl almaz bir dönüşüm vaat ettiği koşullarda Türkiye sanayii askeri sınai kompleksin kazandığı ivme dışında büyük bir düşüş içerisinde.
CHP finans kapitalden destek alamadığı için kısmi bir kitle mobilizasyonu içerisinde ancak muazzam iç gerilimlerle de yüklenmiş durumda. 1 Mayıs’ın nasıl bir kitlesellik ortaya koyacağı CHP’nin geleceği açısından da işaretler verecek bu yanıyla. CHP’nin iktidar seçeneği olamayacak bir kerteye indirgenmesi Saray Rejimi’nin süreçle ilgili seçeneklerini arttırır, politik maliyetleri öngörülemeyen bir ilişkilenme köklü bir kesintiye uğrayabilir. İktidar sözcülerinin DEM’i CHP’den uzaklaştırma hedefi belirgin bir dili sahiplenmeleri de aslında iktidarın çok yönlü tasfiye planını deşifre ediyor.
Bu konjonktürde 1 Mayıs’a giderken işçi sınıfının sahaya ağırlığını koyması ve lime lime dökülen Şimşek Programı’nı yerin yedi kat dibine gömmesi bütün puslu havayı dağıtacak etkiler yaratabilirdi. Ancak bunun başarılabilmesi için sınıf örgütlenmesi önünde dikilmiş surların şu ana kadar yıkılmış olması gerekirdi.
2027 seçimlerine giderek yaklaşırken ve yaşlı küremiz şu ana kadar pek de deneyimlemediğimiz sıra dışı noktalara doğru sürüklenirken emperyalizme, faşizme ve halkın hayatını çekilmez hale getirmiş olan pahalılığa karşı en güçlü mücadele iddiasının ve potansiyelinin 1 Mayıs alanlarına yansıtılması gelecek açısından büyük bir kazanım olacaktır. Arayan, zorlayan ve kuşatmayı kırma telaşına sahip devrimci öznenin bu potansiyele sahip olduğunu alana yansıtabilmesi şu momentte hayati önemde. Büyük bir seferberlikle geçirilecek bir hafta var önümüzde ve hayata müdahil bir güç olmak vasfına ne kadar sahip olduğumuzu görmek ve göstermek için bu zaman diliminin çok iyi değerlendirilmesi gerektiği de açık.
Hem kitleselliğin ve en geniş katılımın peşinde kan ter dökmek hem de düzenin çizdiği sınırlara gönlümüzün razı olmadığını aynı anda gösterebilmek yeteneğindeyiz. “O mu bu mu?” diye birbirinin kafasını gözünü yarmayı bir bahar karnavalı haline çeviren ezberlerden bağımsız işimize bakalım.
*”Dünya yıkılsa bile adalet yerini bulsun”