Demokrasilerin ölümü
Belirsiz, sallantılı günlerden yürünüyor. Fakat çok belirgin olan bazı gerçekler var. Merkez ülkelerdeki burjuva demokrasileri en parlak olduğu yılları geride bıraktılar.

CHP içinde oynanan oyunlar her geçen gün şiddetleniyor. Hatırlamakta yarar var; bu günler aynı zamanda Gezi direnişinin 13. yılıdır. Gezi direnişinden sonra Temmuz 2016’da başarısız bir askeri darbe girişimi oldu, Erdoğan bu darbe girişimine “Allahın lütfu” demişti. Sonraları bol bol yaşanan şaibeli seçimler, “devletin bekası” için neredeyse sürekli olağanüstü koşullarda yapılan siyaset, en son “mutlak butlan” kararı ile gerilimde zirve yaptı; çok önemli bir dönüm noktasına gelip dayandı. Mutlak butlanın baş aktörünün Kılıçdaroğlu olması siyasetin çamurlaşmasının hangi noktalara kadar gelebileceğinin şaşırtıcı zirvesi oldu.
Batı dünyasında son yıllarda “demokrasilerin ölmekte olduğu” üzerine değerlendirmeler sıklaştı. Nedense 1960’lı yıllar sonrası özellikle gelişmekte olan ülkelerde sık sık yaşanan askeri darbelerden dolayı “demokralerin ölümü” pek konu olmamıştı. Garip bir şekilde “hür dünyaya” hep tehdit olarak görülen sosyalist sistem 1990’larda yıkıldıktan sonra demokrasinin ölümü gündem olmaya; 21. yüzyılın ilk çeyreğinin sonuna yaklaşılırken faşizmden sık sık söz edilmeye başlandı.
Soğuk savaş yıllarında pek çok ülkede sosyalizm mücadelesi yükselirken bunlar kanlı askeri darbelerle engellenirdi. Türkiye bu yılları iyi bilir. En kanlı darbeler Latin Amerika’da ve Uzakdoğu’da, Filipinler ve Endenozya’da yaşandı. Bunlar arasında Şili’de seçimle iktidara gelmiş olan Allende iktidarına karşı yapılan askeri darbe en bilinen ve en kanlılarındandır.
Soğuk savaş yılları bittikten sonra önemli değişimler yaşandı. Önceki dönemde en kanlı askeri darbeleri yaşamış Latin Amerika kıtasında 21. yüzyıl sosyalizmi dalgası yükselmeye başladı. Venezüela, Ekvador, Boliyva gibi ülkelerde (bunlara Brezilya Lula iktidarı da dahil edilebilir) sol ve sosyalist eğilimli siyasal güçler iktidara gelmeye başladı. Bu dalgaya karşı 70’li yıllardaki gibi askeri darbeler yaşanmadı. Egemen Latin burjuvazisi farklı bir yoldan yürümeyi tercih etti. Hukuku siyasallaştırarak, yıllardır ellerinde olan kurumlar aracılığıyla yükselen dalganın yolunu kesmeye başladılar. Lula iktidarı bu oyunlara en parlak örnektir. 2003 yılında başkan seçilen Lula ikinci dönemi sonunda 2017 yılında binbir oyunla mahkum edildi ve cezaevine yollandı. Ardından faşist Bolsanaro iktidara geldi; ancak bu oyun uzun ömürlü olmadı; Lula 2022’de yeniden başkan seçildi ve cezaevinden serbest bırakıldı.
Peru’da uzun yıllar ilk kez sol eğilimli Pedro Castillo 2021’de başkan seçildi, ancak bir yıl içinde çok daha yoğun hukuki oyunlarla mahkum edildi ve hala cezaevindedir. Seçim ve hukuk hilelerinin benzerleri Ekvador, Bolivya ve Venezuela’da da yaşandı. Bu hukuğun sözde hukukla ve başka hilelerle askıya alınması üçüncü dünya ülkeleri için bir anlamda yadırganmayan olaylardı; ancak benzer bir olayın ABD’de ilk Trump döneminde yaşanması dünyada bir eşiğin geçildiğinin en güçlü işareti oldu. İkinci seçimi kaybedince Trump taraftarlarının kongre binasını işgali “demokrasilerin ölümü” yolunda güçlü bir işaretti.
İki dünya savaşı arasında yaşanan demokrasilerin ölümü günümüzden çok farklıdır. Bugün kapitalizm o günlerdeki gibi bir devrim tehdidi altında değildir. Bugünün eskiden çok önemli bir farkı sosyalist sistemin yıkılmasıyla insanlığın önünde gözüyle görüp eliyle tuttuğu bir hedefin kalmamasıdır. Belirsiz, sallantılı günlerden yürünüyor.
Fakat çok belirgin olan bazı gerçekler vardır. Merkez ülkelerdeki burjuva demokrasileri en parlak olduğu yılları geride bıraktılar. Yıllardır aşınan bu yapılar, özellikle 90’lı yıllar sonrası sosyalizm tehdidi kalmayınca, en vahşi günlerine pervasızca döndüler. Kapitalizmin son 30 yılda uğradığı ekonomik değişim bugün yaşananların alt yapısını meydana getiriyor.
Üretimden spekülasyona kayan kapitalist ekonomiler gittikçe çürüyen rant ekonomileri yarattılar. 2008 krizi sonrası piyasalara yağdırılan dolarlar, kapitalizmin yakın tarihinde yaşanmadık ölçüde spekülasyon ve rant yarattı. Kısa sürede büyük servetler biriktirildi. Piyasalara yağdırılan trilyon dolarla Silikon Vadisinin parlak zekaları buluşunca çok kısa sürede dev teknoloji firmaları ortaya çıktı. Bugünlerde en ünlülerinden Palantir’in başındaki Peter Thiel: “Özgürlük ve demokrasinin uyumlu olduğuna artık inanmıyorum.” “Tekel … bir patoloji ya da istisna değildir. Tekel, başarılı her işletmenin koşuludur.” diyerek son kuşak tekellerin hedefini hiç sakınmadan ilan ediyor. (“Teknoloji Dünyası Nasıl Kötücül Hale Geldi?”; Timothy Noah; Perspektif)
Bir diğer önemli değişim, neolibaeralizm ve küreselleşmenin hemen tüm ülkeler içinde ve arasında yarattığı uçurumdur. İnsanın aklını alan zenginleşme ile yaşamını tüketen yoksullaşma arasındaki uçurum bugün egemenleri ürküten derinliktedir. Demokrasileri öldüren, faşizmi yeniden canlandıran bu devasa uçurumdur. Bu derinlikten şimdilik henüz sonuca ulaşmayan isyanlar, dünyaya dalga dalga yayılan büyük göçler çıkıyor.
“Demokrasiler ölüyor!” Bu kadar büyük çürümenin içinde burjuva kurumlar artık birbirlerini yiyip tüketiyorlar. Bu büyük kaostan bugün henüz yolunu bulmuş akışlar ortaya çıkmıyor; derinlerde birikim yaptıklarından hiç şüphe yok!
Ancak yüzeyde bir yanda sarayın ileri sürdüğü Kılıçdaroğlu gibi, insanın aklını zorlayan zavallılar sahne alıyor. Öte yanda biriken öfkenin öne çıkarttığı Özel gibi olumlu figürler ve yaygınlaşan direniş yaklaşan hesaplaşmanın beklenmedik gelişimlere gebe olduğunun işaretlerini veriyor.