Cumhuriyet demokratikleşebilir mi?

Bugün Saray Rejimi, kendi muhaliflerine bir teklifte bulunuyor: Kendi iktidarının ebediliğini sorgulamayacak bütün aktörlere rejim içinde bir yer açma. Bu projenin Osmanlı millet sisteminden ilham aldığı da düşünülebilir.

“Demokratik Cumhuriyet” bu dönemde faşist rejim inşası girişiminin ivmesi karşısında demokrasi güçlerinin birlikte hareket etmesini sağlayacak bir programatik çerçevenin ruhu olabilir mi? Tabii ki mümkündür ancak bunun gerçekleşebilmesi, “demokrasi” sorunu genel bir siyaset bilimi kavramı olarak değil, 2026 Türkiye’sinde halkın geniş kesimlerini nefes alamaz hale getiren faşist rejim inşası konjonktüründe ele alınmasına bağlıdır. Demokrasinin faşizmle müzakere edilerek değil, ancak faşizmi yenerek kurulabileceği gerçeği kendisini bütün ağırlığıyla hissettirmektedir. Bu tespit, Kürt halkının müzakere sürecini büyük bir özen ve sorumlulukla ilerletme çabasının özüne bir itiraz olarak okunmamalıdır.

“İdarenin biçimi ne olursa olsun yasalarla yönetilen her devlete ‘Cumhuriyet’ adını veriyorum. Çünkü ancak böyle bir durumda kamu yararı egemen olur. Res publica (halka ait olan şey) da gerçek olarak kabul edilir” (Rousseau, Toplum Sözleşmesi). Cumhuriyeti bir kişinin, monark ya da otokratın keyfi yönetimine karşıtlık içerisinde yasaların egemenliği olarak tarif etmek mümkün Bobbio’dan esinlenerek. Türkiye’de son dönemde yaşanan faşist rejim inşası girişimiyle Anayasa’nın askıya alındığı ve hukukun tamamen iktidarın operasyonel bir aracı haline getirildiği, bu anlamıyla belirsizliğin herkesin hayatını teslim aldığı koşullarda yasaların egemenliğini bir tür düzeltme hareketi olarak tarif etmek doğru bir tutum ve çekici bir politik talep olacaktır. Ancak faşizmin, keyfiliğin kendisini sorgulanamaz bir biçimde yasalaştırma arzusuyla karşıtlık içerisine girmeyen bir demokratik cumhuriyet talebi bugünün gerçekliğine yanıt üretemez.  

Ayrıca yasaların egemenliği kavramı hiç kuşku yok ki bu yasaların kimler tarafından yapıldığı sorunundan bağımsız bir biçimde ele alınamaz. Tek adamın keyfiyetine bağlı olmamak anlamında yasaların egemenliği Cumhuriyeti tarif ediyorsa bu yasaların halkın çeşitli katmanlarının katılım ve belirleyiciliğiyle yazılması da cumhuriyetin demokratik bir içerik kazanmasının en kestirme yolu olacaktır. Ülkenin içinde bulunduğu güçler dengesinde Cumhur ittifakının çerçevesini çizdiği bir anayasa değişikliğinin demokratik olarak düşünülebilecek bir kapsayıcılıkla yazılması mümkün değildir. Anayasalar yazıldıkları dönemin güç dengesini kaydederler. İçinde bulunduğumuz faşist momentten çıkılamadıkça demokratik cumhuriyetten veya demokratik anayasadan bahsedebilmek birer oksimoron olarak görülmelidir. İktidarın hamleleri, ülkeyi demokratik devrim olmaksızın bir meşru iktidar değişiminin mümkün olamayacağı bir konuma doğru hızla itmektedir. Bu açık gerçekle diyalog içinde olmayan, o yokmuş ya da sathi ve sıradan bir olguymuş gibi ele alan bir demokratik cumhuriyet söylemi son kertede yetmez ama evetçiliğin bir varyansına dönüşme riskiyle karşı karşıya kalabilir.

Türkiye’de Cumhuriyetle özdeşleşen burjuva devrimi Batıcı bir ulus-devlet inşasını en temel öncelik olarak benimseyen Kemalist kadrolar eliyle şekillendirildi. Türk milleti inşası aynı zamanda yerli-milli burjuvazinin yaratılmasıyla da at başı ilerledi. Burada burjuvazinin bütünüyle devlet eliyle yaratıldığı iddiasından ziyade Cumhuriyetin ilanıyla kapitalist gelişmenin hızlanması arasındaki bağa dikkat çekmek istiyorum. Ulus ve sermaye sınıfı inşası sürecinin kaybedenleri genel olarak kazananlara göre çok daha geniş bir sosyal çevreyi ifade ediyorlardı. İşçiler ve köylüler olmak üzere halk sınıfları, Kürtler, gayrimüslimler ve islami tarikatlar bu büyük kitlenin önemli bileşenleriydi. Kaybedenlerinin bu kadar kalabalık olması ve zaman zaman yaşanan büyük acılar burjuva devriminin etine göre budu devrimci karakterini ortadan kaldırmaz. Ancak faşizmle başa çıkabilmek için “Mustafa Kemal’in askeri” olmayı yeterli gören ya da Kemalizm karşısında diz çökmeyi komünizm olarak satmaya çalışan tutumlar, faşist momentten çıkılabilmesi için başat görev olan işçi sınıfının islamcı hegemonyadan kurtarılması sorumluluğunu ıskalar ve son kertede faşizmin “düşman ikizi” olarak sürecin kurucu aktörlerinden birisi haline dönüşür ve yeri geldiğinde de “devlet aklı” tarafından bir biçimde koopte edilirler.

Cumhuriyetin rövanşist bir İslamcılık karşısında tuş pozisyonuna düşürülmesi büyük oranda kendi dışında bıraktıklarını kapsayacak bir hegemonik enerji üretememesinden kaynaklandı. Aslında bu enerji kısa bir dönem için de olsa 2. Cumhuriyet olarak da anılan 1960 sonrası Türkiyesinde ortaya çıkmıştı. Devrimci hareketin muazzam enerjisi, işçi sınıfının ve köylülüğün örgütlü dönüşümünü tetikleyerek, Kürt Sorunu’nun yeniden kamusal bir gündem haline dönüşmesini sağlayarak Cumhuriyeti devrimci yöntemlerle demokratikleştirmeye zorlamıştı. Ancak kendilerini cumhuriyetin gerçek sahipleri olarak gören finans kapital- ordu- NATO triumvirasının iradesi bu demokratikleştirme enerjisini 12 Eylül darbesiyle kırmayı başardı. Cumhuriyetin kurucu kadroları Kurtuluş Savaşı’nı birlikte yürüttükleri komünistleri ve Kürtleri iktidar tekelini kurduklarında tasfiye ederek kendi eserlerine ölümcül bir doğum lekesi eklemeden edemediler. Cumhuriyetin yarattığı finans kapitalin sembol ismi Vehbi Koç 12 Eylül darbesinden 20 gün sonra cunta liderine gönderdiği mektupta “Dinsiz millet olmaz. Din işleri, bu defa siyasi partilerin istismar edemeyecekleri şekilde düzene sokulmalıdır” diyerek iktidar bloğunun benzer bir kâbusu görmemek için dinin uygun biçimde dayatılması talimatını da vermiş oluyordu. Cumhuriyet, halka yönelik soygununu, emperyalizmle kurduğu ayrıcalıklı ilişkiyi, Kürtlerin taleplerini görmezden gelmeyi sorunsuzca devam ettirebilmek için korkularının yönlendirmesiyle elini tuttuğu İslamcılar tarafından dönüştürülmenin eşiğine 45 yılda itişe kakışa geldi. Emperyalizmin bir Soğuk Savaş projesi olarak hayata geçirdiği Mağrip ve Batı Asya’da (Pakistan ve Endonezya’yı da buraya eklemeli) komünizmi zorla yok ederek toplumsal hareketleri İslamileştirme tercihi belirleyici bir rol oynadı ve Sarı Reis ile elçisi Barrack eliyle oynamaya da devam ediyor.

Bugün Saray Rejimi, kendi muhaliflerine bir teklifte bulunuyor: Kendi iktidarının ebediliğini sorgulamayacak bütün aktörlere rejim içinde bir yer açma. Bu projenin Osmanlı millet sisteminden ilham aldığı da düşünülebilir. Bahçeli’nin “iç cepheyi tahkim” programının esas olarak Saray Rejimi’ni değişime zorlayan toplumsal kesimleri kısmen koopte kısmen de atomize ederek düzene eklemleme girişimi olarak okunması bugün çok daha mümkün. Küresel konjonktürde ortaya çıkan yüksek tansiyon ve İsrail’in yayılmacı saldırganlığı bu hamlenin meşruiyet zeminini oluşturuyor, “devlet aklı” adı verilen hinliğin bu konjonktüre yanıtı devletin sivil toplumu yutacağı bir genişleme olarak planlanıyor. Abdülhamit’in bu düzeyde kutsanması ve İttihatçılığın sonu gelmez şeytanlaştırılması da aslında 1876 ve 1908’de çıkılan kozaya geri dönüş arzusunun egemen sınıfın tüm fraksiyonlarına kısmen sirayet etmesi. Rahmi Koç’un “Önümüzdeki yıllarda tüm gücümüzü kullanmamız lazım. Bu ‘gücün kadar konuş’ dönemi”; MÜSİAD Başkanı’nın “Bugün ucuz kredi alınarak kurulan tesislerin bir kısmının âtıl olduğunu konuşuyoruz. Gerçek anlamda bir yönlendirme olmadan, devlet eliyle bir mekanizma işletilmeden siz bugün sanayiciye istediği parayı verin, bundan 5-10 sene sonra bambaşka bir âtıl kapasite sarmalından bahsederiz”; zombi Kemal’in “Osmanlı’nın topraklarına bakın. Türkiye o coğrafyaya gitmek, o coğrafyada kendi kişiliğini geliştirmek zorundadır. Küçülerek değil, büyüyerek gitmek zorundayız. Osmanlı coğrafyasında Türkiye olmalı” demeçlerinin ortak noktası Saray Rejimi’nin etekleri altında birleşme isteğinin ifadeleri olmalarıdır.

Bu sebeple bugün Demokratik Cumhuriyet arayışının önündeki en büyük tartışma bir tür Osmanlı milletler sistemini akla getiren bu siyasi mimariyi veri olarak kabul eden bir tercihle ne düzeyde hesaplaşabileceğidir. Sarayın iktidar gaspını ya da gerçek bir değişim kapasitesi taşımayan seçimlerin kurumsallaşmasını görmezden gelen bir Demokratik Cumhuriyet tartışması “iç cepheyi tahkim” kuşatmasının sınırlarını aşamaz.

“İslamcılık bağımsız bir siyasi güç olarak ortaya çıkana ve iktidara aday olana kadar 70 yıl boyunca ‘alafrangalık’ hâkim sınıfların ayırıcı işareti olmuş, işçiler ve köylüler büyük ölçüde eskisi gibi alaturka tarzda yaşamaya devam etmişlerdir. Bunun sonucunda bu kültürel farklılaşma iki sınıf arasında bir yarılmanın ifadesi haline gelmiştir. İslamcı hareketlerin temsilcileriyse bin bir sembolik jest, mimik ve kültürel detay sayesinde işçi ve emekçi halka “kendinde” gibi görünmüştür. Tayyip Erdoğan bu farkı doruğuna taşımıştır” (Sungur Savran, Cumhuriyetin Krizinin Tarihi ve Güncel Nedenleri). Savran’ın bu Bourdieucu açıklaması resmin doğru bir okumasını ortaya koyuyor.  Demokratikleşme olanağını emekçi sınıfların İslamcı hegemonyadan kurtulmaları ve güçlü bir sınıf mücadelesi hattının inşası görevlerinden bağımsız ele alabilmek de mümkün değildir. Türkiye’de Cumhuriyetin bugün içine itildiği sefalet, emekçilerden ve sosyalizmden duyduğu muazzam korkunun, burjuva karakterini bir türlü aşamama zaafının ürünüdür. Ulusalcı solun Kürtlerin eşitlik mücadelesinin demokrasi mücadelesi açısından önemini ıskalama ısrarının simetriğinde liberal solun demokrasiden bahsederken sınıf siyasetini önemsemesi, kaale almaması bulunmaktadır. İşçilerin neredeyse yarısının ücretinin açlık sınırının %25 altında olduğu bir ülkede demokrasi tartışması bu korkunç gerçeği görmezden gelerek yürütülemez. Erdoğan’ın ve İslamcılığın en önemli kozunun işçi sınıfını bu korkunç sömürüye rıza göstermeye ikna yeteneği olduğu görülmezse faşizme kaybettirmek mümkün değildir. Demokratik Cumhuriyet hareketi yoksulluğun ve geleceksizliğin öfkesini kuşanamazsa konferans salonlarından hayata sızamaz.

Sarayın çizdiği sınırlara hapsolmamayı kabul etmeyen güçlerin demokrasi mücadelesinde birleşmesi, işçilerin, Kürtlerin, kadınların, seçme ve seçilme hakkını sonuna kadar savunanların, komünistlerle ve Kürtlerle barışan bir cumhuriyetin ayakta kalacağını anlayan Cumhuriyetçilerin  bu rejime karşı bir alternatif oluşturmak için kararlılık göstermesinin sağlanması bugünün en kritik görevidir. Faşizmin tezgahına çomak sokacak bir demokratik devrim, kitlelerin siyaset yapıcı öznelere dönüştüğü bir mücadele demokratik cumhuriyeti gerçekleştirebilecek tek yoldur.