Sosyalist bir ekonomik model mümkün mü?
Sosyalist bir ekonomi programının ana aksının, meyveleri başta işçi sınıfı olmak üzere üretim araçlarının mülkiyetinden yoksun bırakılmış tüm toplumsal kesimlere eşitlikçi bir şekilde dağıtılabilen bir sosyalist kalkınma programı olması kaçınılmazdır. Burada devletin stratejik ancak işçi sınıfının bağımsız örgütlenmeleri tarafından dengelenebilecek merkezi rolünü görmemek de sosyalist bir tutum olamaz.

“Demokrasi, en kalabalık ve en fakir sınıfın maddi, manevi, ruhi, içtimai bakımdan iyileşmesi olmalıdır”
Sosyalist bir ekonomi programının temel manivelası merkezi planlama mı olmalı yoksa yukarıdan aşağıya halk inisiyatifine dayanan kurumların inşasına mı ağırlık verilmeli? Kalkınma hedefinin sosyalist bir ekonomi programından çıkarılması mümkün mü? Ekolojik ilkelerimizi kalkınma ile mutlak bir karşıtlık içerisinde mi ele almalıyız?
ABD merkezli Batı emperyalizminin Çin’in yükselişi karşısındaki gerilemesi; büyük oranda, imalat sanayini ve üretim kapasitesini göreli ölçekte de olsa kaybetmesinden kaynaklanıyor. Finansal faaliyetlerin ve hizmet sektörünün aşırı genişlediği ekonomiler üretkenlik krizinden kurtulamıyorlar. Kar oranlarındaki düşme, üretime yönelik yatırımların daha da azalmasına, finansallaşmanın daha da güçlenmesine yol açıyor. Arrighi’nin öngördüğü gibi finansallaşmanın diğer sektörler aleyhine aşırı urlaşması, hegemonik bir gücün sonbaharı olarak yaşanıyor. Finansta bu kadar büyük miktarda sermayenin park etmesi esas olarak üretkenlik artışının en önemli gerekçelerinden birisi haline dönüşüyor. Önceki hegemon İngiltere’nin ekonomisindeki “The City” hakimiyeti bu kötürümleşmeyi en kör gözlere dahi batıracak boyutlara ulaştırdı.
Bugün sanayileşme politikasının ve devletin ekonomi içindeki rolünün yeniden ağırlık kazanması, silahlanmanın bir yeniden sanayileşme olanağı olarak öne çıkarılması özellikle ABD ve AB açısından imalat sektörünün kaybından kaynaklanan gerilemeyi terse çevirme amacını taşıyor. Yatırımların, geride kalmayı telafi edecek stratejik alanlara yönelmesi devletin ekonomi içindeki ağırlığının artmasını sağlayabilecek temel faktör olarak değerlendiriliyor.
Çin’de merkezinde devletin olduğu, özel sermayenin geniş bir hareket serbestisine sahip bulunduğu ancak finans alanında devlet tekelinin hakimiyetini koruduğu koşullarda üretici güçlerin sıçramalı gelişiminin başarılması Sovyetler’de 1920’lerde planlı ekonomi sayesinde elde edilen kalkınmanın yarattığına benzeyen bir ilgiyi tetikliyor. Bu başarı Çin’in devlet güdümlü kapitalizm modelini uygulanabilir bir sosyalizmin iktisadı olarak gören eğilimleri güçlendiriyor. Sosyalizmin sadece yukarıdan aşağıya inşasına itirazı olmayan, işçi sınıfının bağımsız örgütlü inisiyatifinin varlığını sosyalizm için temel bir koşul olarak değil de olmasa da olur bir aksesuar olarak değerlendiren, Lenin’in “Sovyetler + elektrifikasyon” formülündeki elektrifikasyon başlığına yoğunlaşan eğilimler Çin’in yükselişini kendi konumlarını teyit eden bir gelişme olarak tereddütsüz bir coşkuyla karşılıyor.
Sosyalist bir ekonomi programının ana aksının, meyveleri başta işçi sınıfı olmak üzere üretim araçlarının mülkiyetinden yoksun bırakılmış tüm toplumsal kesimlere eşitlikçi bir şekilde dağıtılabilen bir sosyalist kalkınma programı olması kaçınılmazdır. Burada devletin stratejik ancak işçi sınıfının bağımsız örgütlenmeleri tarafından dengelenebilecek merkezi rolünü görmemek de sosyalist bir tutum olamaz. Sosyalist kalkınma, işçi sınıfı iktidarının devrim sonrasındaki seyrinin temel güvencesidir. Venezuela’nın onca deneyim ve birikim sonrasında bugün ABD tarafından içerisine düşürülebildiği durum esas olarak, ikili iktidarda ısrarın değil kalkınmacı görevlerin ıskalanmış olmasının bir sonucudur. Küba’nın bugün içinde bulunduğu kırılganlıklar da büyük oranda ekonomik yetersizliklerden beslenmektedir. Bu sebepten “degrowth” gibi aşırı tüketime dayalı merkez ekonomileri için anlamlı olabilecek tezler; kalkınma sorununu çözememiş, iktisadi olarak emperyalizmden bağımsız bir biçimde halkına refah sağlama kapasitesi elde edememiş ülkeler için ölümcül sonuçlar yaratacaktır.
Ancak devletin kalkınmacı rolüne verilen paye; sosyalizmin, devletin karşısında işçi sınıfının bağımsız örgütlerinin de siyasi belirleyiciliğe sahip olacağı bir denge içerisinde gerçeklik kazanabileceğini unutturmamalıdır. Liberal bakışın demokrasi mücadelesinde işçi sınıfını görmezden gelmesiyle devletlü sosyalizm taraftarlarının işçi sınıfının bağımsız rolüne sosyalist kurumsallaşma içinde tali bir rol biçmeleri arasındaki paralellik dikkat çekicidir. Bu dengenin oluşmadığı koşullarda demokratik bir planlama mekanizması oluşturulamaz. Diyalektiğin iki kutbuna da anlamlı bir rol biçmeyen modeller hem gerçekliğe uymamakta hem de sürdürülmesi imkânsız bir tek taraflılık içermektedir. Çin’deki ekonomik modelin en büyük esnekliği yerel yönetimlerin ilk bakışta anlamlandırılması güç özerkliğinin açtığı “deney yapabilme” ve pratikten öğrenme yeteneğinden kaynaklanmaktadır. Bu yapı, Sovyetlerin Gosplan’ın 1960’lar sonrasında içine düştüğü ataletin Çin’de yaşanmamasını da kısmen açıklar.
Devleti mutlak bir kalkınmacı kapasiteyle sosyalist inşanın merkezine yerleştiren düşüncenin karşısında merkezi olan her kuruma alerjiyle yaklaşan tüm ağırlığı yerele ve aşağıdan yukarı eğilimlere verilen liberter-anarşizan eğilimler konumlanmaktadır. Bu yaklaşımda devlet tüm kötülüklerin anası olarak kodlanmaktadır. Kalkınma kavramının kendisi de kolonyalist gücün kendisini meşrulaştırma aracı olarak görülerek dışlanmaktadır. Bu yaklaşımda kapitalizmin aşırılıklarının panzehiri olarak ihtiyaçların karşılanmasını, kullanım değerinin üretilmesine ağırlık veren bir küçük üretim merkeze alınmaktadır. Bu yaklaşım bugün en güçlü biçimde ifadesini Öcalan’ın komünal ekonomi tezinde bulmaktadır. Öcalan, devlete dair olan bütün alanlardan iddialarını geri çektiği gibi ekonomi alanını da kamusal ve merkezi olandan bağımsız olarak kurmaya çalışmaktadır.
Anti-tekelci bir zeminde, küçük ve orta sermayeyle birlikte komünler tarafından yürütülen kooperatifler eliyle kullanım değerini esas alan bir ekonomik yapıyı savunmak kent yaşamının karşısında kırın kutsanması anlamına gelen bir model önermektedir. Bireysel ve kamusal mülkiyetin karşısına komünal mülkiyeti koyan bu yaklaşım üretim açısından temel sektör olarak da tarımı öne çıkarmaktadır. Böylesi bir yaklaşım Kürdistan ekonomisinin belli segmentleri için anlamlı olabilse de sanayi devriminin yeni aşamasında olunan bir konjonktürde Türkiye gibi oldukça gelişkin bir kapitalist üretim ağına dayanan ve temel sorunu erken sanayisizleşmeyle üretkenlik sıkışması olan bir ekonominin ihtiyaçlarına uygun bir model oluşturamaz. Tarımın temel ekonomik alan olarak benimsenmesi nüfusun tümünün istihdam edilebilmesi için muazzam verimsizlikte bir tarımsal yapıyı temel almak zorundadır. Oysa başarılması gereken en yüksek üretkenlikte bir tarımsal yapıyla nüfusun en büyük kesimlerini en yüksek katma değer yaratma kapasitesine sahip alanlara kaydırmaktır. Bu kalkınma hedefleri ve yüksek üretkenlik coğrafya üretici gücünün ve ekolojinin kendi yeniden üretimini güvence alan koşulların görmezden gelinmesini gerektirmez.
“İşsizliği bir numaralı düşman ilan etmek, hayat pahalılığını karantinaya almak, ortadan kaldırmaya yetmez. Her iki afetin kökü: sanayileşme tempomuzun yavaşlığında gizlenir, müzmin üretim kıtlığı, işsizliği; işsizlik, çalışanların kazanç düşüklüğünü peşinden sürükler”. Kıvılcımlı’nın Vatan Partisi programının sanayileşme bahsinde dile getirdiği başlıkların bugün de büyük oranda gerçekliğini koruduğu açıktır. Türkiye kapitalizmi, en önemli zenginlik kaynağı olarak görülmesi gereken çalışabilecek nüfusun ancak yarısını istihdam edebilen bir yapısal zafiyet içerisindedir. Üretim ara mallarında mutlak bir dış bağımlılıktan kurtulamamakta, ucuz işgücü ve düşük kur dışında bir rekabet yeteneği geliştirememektedir. Emeğin örgütsüzleştirilmesi ve ucuzluğu teknik gelişmenin ve üretkenliğin de önündeki en büyük engellerdendir. Bağımlı finansal yapı yurtdışından kaynak çekebilmek adına yüksek bir faiz yükü üreterek yoğun bir dış transfere yol açmaktadır.
Halkımızın en geniş kesimlerinin yoğun ekonomik sorunlarla boğuştuğu koşullarda demokratik merkezi planlamaya dayalı, finansın ve hizmet sektörünün urlaşan büyümesini ve sanayisizleşmeyi tersine çevirecek, istihdam oranını kısa vadede %90’lara çekecek, kadın istihdamının önündeki engelleri ortadan kaldıracak, yaşamsal ihtiyaçlar alanını metasızlaştırarak bir yandan emeği ucuzlatırken diğer yandan da emeğin milli gelirden aldığı payı artıracak, yapay zekaya dayalı üretkenlik artışından yaratılacak toplumsal faydanın birkaç tekelin mutlak kontrolünden çıkarılmasını sağlayacak, finansal faaliyetleri ve tekelci aşırı fiyatlamaları kontrol altında tutacak, sosyal güvenlik, yaşanacak ücret ve barınma haklarını doğumdan ölüme bir yurttaşlık hakkı haline getirecek, örgütlü işçi sınıfına planlama hedeflerinin belirlenmesi ve denetlenmesi görevini yükleyecek bir sosyalist programın güçlü varlığı olmadan sosyalist hareket kendisini özgün bir politik damar olarak inşa edemez, politik bir sınıf hareketinin inşasına öncülüğü başaramaz.
Halkın eşitlik davasını politik aktivitesinin merkezine alamayan bir demokrasi mücadelesi egemen sınıfın şu ya da bu fraksiyonuna yedeklenmeyi bir kader haline getiriyor. Kürt hareketinin demokrasi mücadelesi açısından öneminin altı ne kadar kalın çizilse az kalır ancak günümüz gerçeklikleri açısından anlamsız takıntılar bütünü olarak değerlendirilebilecek komünal ekonomi tezleriyle eleştirel bir ilişkilenme ve kendi yaklaşımımızı en köşeli ve belirgin bir biçimde ortaya koyabilme de bağımsız bir sosyalist aktör olarak işçi sınıfımıza karşı temel bir sorumluluğumuzdur.