Dönemi çerçevelemek

Demokrasi güçlerinin yaşadığı bu derin ikilem, güçleri birbirine karşı konumlandırmayı provokatif tutumlarla başarmayı arzulayan aktörlerin varlığında büyük bir soğukkanlılık ve özenle ele alınması gereken bir kördüğüm oluşturmaktadır.

Faşizmin yükselişinin sadece faşist iktidar bloğundaki iradenin değil burjuva muhalefetin içindeki derin bir çürümenin de ürünü olduğunu gösteren en somut gelişme butlancıların yüz kızartıcı ısrarcılığı. İktidar kalemlerinin butlancılar adına seferber olması ya da yargı sisteminin sonu gelmez yolsuzluk operasyonları bu imgeyi dönüştürmekte başarısız olmaya mahkum. Rejim kendi rıza üretme yeteneğini yeniden kazanma umudunu kaybettikçe bu yeteneği geliştirebilecek aktörleri yargı eliyle etkisiz hale getirmeyi temel yöneliş haline getirdi. Muhalefetin içinde koopte edebildiği unsurları da bu yargı operasyonlarının paravanı olarak işlevlendirmeye çalışıyor. Ancak bu tiplerin paravanlığı becerebilecek maharetleri bile olmayan figüranlar olduğu her geçen dün daha iyi anlaşılıyor.

Özel-İmamoğlu ekibinin daha da geç olmadan kendisini bu butlancı çirkeften ayrıştırması hayırlı bir gelişme oldu. Burjuvazi içerisindeki çatlağın temel izleği faşist rejime teslim olmakla ona karşı direnmek arasında çiziliyor ve bu çatlak toplumdaki derin saflaşmanın da bir ifadesi haline geliyor. Geniş halk yığınları rejime karşı politik zeminde kendisini yeterince güçlü bir biçimde ortaya koyamayan bir öfke duyuyor. Bu öfkenin en önemli boyutu hiç kuşku yok ki orta vadeli programın ücretleri baskılama yoluyla talebi kısma ilkesinin ürünü. Bölüşüm ve pahalılıkla ilgili sorunlar halkın yaşamını çekilmez hale getirmiş durumda, milyonlarca emekli açlık ve sokakta kalmakla sınanıyor ve bunun sorumlusunun kim olduğunu herkes çok iyi biliyor. Bu öfkenin varlığı burjuvazi içindeki çatallanmanın da yakıtını oluşturuyor. İşçi sınıfının kendi bağımsız politik hattını oluşturamamış olması bu enerjinin burjuva siyaset içindeki çatlakları beslemesine hizmet ediyor, ancak henüz kendisi için sınıfın politik konumunu kurup güçlendirmesini sağlayamıyor.

Okullara gönderilen son Cuma namazı ve mescit genelgesinde de olduğu gibi İslamcılığın vazettiği inanç çerçevesine dahil olmadığını düşünenlerin hapsedilmek istendiği çemberin daraldığını hissettiren uygulamalar da hiç kuşku yok ki öfkenin ve direnç arzusunun bir başka kaynağı. MEB ve Diyanet bir kültür devrimi gerçekleştirmek adına seferber edildiler ve saldırı bombardımanı altında yeterli politik angajman oluşturmamış olsa da öfkeyi büyüten dip dalgasının etkisi belirgin.

Özel-İmamoğlu ekibinin Saray Rejimiyle karşıtlık içerisinde kendisini ifade etmeye zorlanması bu politik aksın burjuva siyasetin bir öğesi olduğu gerçeğini ortadan kaldırmıyor. Ancak Sarayın toplumun en politikleşmiş toplumsal kesimlerini dahi koopte etme cüreti gösterebildiği koşullarda bu çatlağın sönümlenmemesi halkın direniş eğilimlerinin diri kalabilmesi açısından oldukça önemlidir.

Yeni Partinin programı ekseninde yürüyen tartışmalar bu anlamda tali kalmaktadır. Kimi değerlendirmeler YP programındaki “post-kemalist” ve liberal çerçeveye dikkat çekerken diğerleri de kuruluşun Lozan’ın yıldönümüne denk getirilmesini daraltıcı bir süreklilik imgesi olarak değerlendiriyorlar. Program en iyi ihtimalle sönük bir sosyal demokrasi çerçevesine oturtulabilir, küresel konjonktür okumasının da hayalci bir ABcilikle sınırlı olduğu görülebilir. Ancak faşizme karşı ayakta duran burjuva muhalefetin temel değerlendirilme kriteri programının işçi sınıfına vaat ettiklerinden ziyade faşizm karşısında kararlı duruşunu sürdürebilme iradesidir -bu ikisi birbirinden bütünüyle bağımsız olmasa da. Şu aşamada bu iradenin akamete uğradığı iddiasında bulunmanın bir zemini bulunmuyor. Bu açıdan YP’nin demokrasi bloğunun en önemli taşıyıcılarından biri olarak görülmesinde şaşırtıcı bir yan yoktur. Faşizm konjonktüründe demokratlığın temel kriteri, faşizmin çizdiği sınırları tanımamamak ve kabullenmemektir.

Saray Rejimi bir süredir dışındaki bütün partiler içerisinde kendi seçimsizlik ve mutlak iktidarlaşma siyasetinin meşruiyetini kabul eden kesimler ile kabul etmeyenleri ayrıştırma amacı güdüyordu. Milliyetçi sağda Akşener ve Oğan gibi isimlerle bu yoldan kısmen bir mesafe kat etmeyi başarmıştı. CHP’yi butlancılar eliyle bölmeyi başarmış olması da bu anlamda söz konusu taktiğin bir başarısı gibi okunabilir. Ancak bu başarının kısa vadeli olma olasılığı da yüksektir. 28 Şubat’ın zorladığı kırılmanın siyasal İslamcılık içinden hegemonya kapasitesi çok yüksek AKP’yi çıkartması gibi 2023 sonrası darbe konjonktürünün de CHP’yle süreklilik içinde olsa da isim mirasından kurtulmanın yaratabileceği hegemonik genişleme potansiyeli YP’ye güçlü bir olanak sunmaktadır. Ancak bu analojinin eksik kalan bir yönü var: Faşizm konjonktürü.  İktidarın yargı eliyle dakikleştirdiği ve şantaj konusu haline getirdiği zoru bu olanağın sınırlarını belirleme çabasını devam ettirecektir. Yargı zorunun dozunun sürekli artışı ve butlancıların zavallı performansı, rejimin kendi içindeki çatlaklarla birlikte rejimin yumuşak karnını oluşturmaktadır. Politikleşmiş bir sınıf hareketinin güçlenişi bu tabloyu faşizmin çöküşüne yöneltebilir.

Rejimin devam etmekte olan müzakere sürecinden de kooptasyon anlamında CHP’dekine benzer bir sonuç elde etmeyi murat ettiği giderek daha da açık hale gelmektedir. Erdoğan’ın süreçle Yenikapı ruhu arasında kurmuş olduğu köprü tevil edilemeyecek biçimde niyetlerini ortaya koymaktadır. AKP mahfillerinden süreci meşrulaştırmak üzere rol almış ideolojik bekçiler de Kürt hareketinin devletle entegrasyonunun aslında politik bir eklemlenme haline geleceğini de açıkça ve umutla ifade etmektedir. Rejimin sürecin devamını güvence altına alma koşulu DEM Partinin iktidar değişimini zorlayacak ya da Sarayın seçimsizlik siyasetini boşa düşürecek bir denklemin dışında kalmasıdır. Bu koşul açıkça ifade edilmese de parti bürokrasisinin önemli bir kesimi tarafından da güncel bir bilinç haline getirilmiştir.

Sürecin başlangıcından bu yana bu dönemin faşizmin derinleşme hamlelerine eşlik edeceği konusunda çok somut bir okumayla ilerledik. Kürt siyaseti, hiç kuşku yok ki mücadele araçlarını seçerken kendi kararını kendisi vermekte sonuna kadar özgürdür. Silahlı çatışmanın ve ölümlerin sona ermesi, Türk ve Kürt halkları arasındaki kardeşliğin güçlenmesi ancak memnuniyetle karşılanabilecek bir gelişmedir, bu noktada hiçbir tereddüdümüz yok. Ancak sürecin Saray açısından temel parametresinin silahlı çatışmayı bitirmek değil seçimsizlik sürecini sübuta erdirmek olduğu her geçen gün daha da belirginlik kazanıyor. Savaşın en ağır yükünü sırtlanmış Kürt halkının barış ısrarına saygı duymamak mümkün değil. Temel soru Kürt hareketinin şu veya bu gerekçeyle faşizme kaybettirme siyasetinden geri durduğu koşullarda demokrasi güçlerinin ve sosyalistlerin diğer dinamikleriyle nasıl bir ilişki içerisinde olabileceğinde düğümlenen bir noktaya doğru çekilmektedir. İktidarın küresel ölçekte etkin olan Trumpist konjonktürden ve giderek şiddetlenen uluslararası gerilimlerden (Ukrayna’nın Hazar Denizi’nde İran hedeflerini vurması ve Zelensky’nin İran-Rusya ve Çin’i bir koalisyon olarak resmeden açıklamaları Ukrayna-Rusya, İran-ABD-İsrail çatışmalarının rezonansa gelme ve şiddetlenme potansiyelini gösteriyor) yararlanarak seçimlerle tehdit edilemeyecek rejimi temellendirme girişimini en azından görmezden gelmeyi sürecin devamının taktik koşulu olarak masaya tüm ağırlığıyla koymasının yarattığı çerçevenin en açık yansıması Kürt hareketinin önemli aktörlerinin 19 Mart’tan bu yana yaşananları CHP’nin iç meselesi olarak okumayı içlerine sindirebilmesidir. Rejimin kendi iktidarının ve temel parametrelerinin sorgulanmadığı, Osmanlı millet sistemine benzer biçimde bu koşulları kabul eden politik yapılara belli bir özerklik alanının tanınacağı bir kurguya sahip olduğu açıktır. Topluma çok ağır bedeller ödeten, yoksulluk sınırının asgari ücretin dört katında istikrar kazandığı koşulları da bu muhalefetin sınırlarını belirleyebilme manivelası sayesinde sürdürebilmektedir.

Demokrasi güçlerinin yaşadığı bu derin ikilem, güçleri birbirine karşı konumlandırmayı provokatif tutumlarla başarmayı arzulayan aktörlerin varlığında büyük bir soğukkanlılık ve özenle ele alınması gereken bir kördüğüm oluşturmaktadır.

DEM’in yerel konferanslarında partinin en yapısal sorununu bileşenli hali olarak gören değerlendirmelerin yoğunluğu hem parti içinde Kürt burjuvazisinin etki alanının boyutlarını göstermekte hem de partinin siyasetsizlikten kaynaklanan gerilemesinin gerekçelerini yanlış noktada arama ısrarını sergilemektedir. Sosyalist hareketi büyütmenin temel şartının Kürtlerden uzak durmak olduğu tabusuna saplananlarla DEM’in yaşanan politik kilitlenmesinin sonucu olarak saplandığı etkisizleşmenin günah keçisi olarak “bileşenleri” görmesi demokrasi güçlerinin birliğini öncelememe yanlışının simetrik görüntüleridir.

Sosyalist hareketin bu kuşatmanın yarılmasında oynayabileceği temel rol politikleşmiş bir sınıf hareketinin inşasını ne oranda başarabildiğiyle doğrudan ilgilidir. Politikleşmiş bir sınıf hareketiyle organik biçimde iç içe geçememiş; proletaryanın ve prekaryanın rejimden kopuş potansiyelini gerçeğe dönüştürememiş bir politik akımın; sosyal medya postlarıyla, senede bir gün yükselen Taksim tartışmalarıyla veya meclis kürsüsünde atılan çığlıklarla bağımsız ve etkin bir politik özne haline gelebilmesi mümkün değildir. Sosyalist politik özne her ne kadar demokratik cephenin aktörü olarak görülmesi gereken YP ve DEM gündemlerinden kopamayacak olsa da politik sınıf hareketinin inşası konusunda hummalı, istikrarlı ve sürekli bir konsantrasyonu ortaya çıkaramazsa ve daha da önemlisi kayayı yerinden oynatmak için birleşik bir mücadelenin araçlarını üretemezse savrulma ve sürüklenme batağından kurtulamaz.

Genelde faşizme karşı güçlerin ortak zeminini güçlendirmeyi özelde ise tüm konsantrasyonunu politikleşmiş sınıf hareketinin inşasına yöneltmeyi başarmak durumundayız.