Bu darboğazdan nasıl çıkacağız?
Sosyalistlerin düzenin gündeminden kopup kendi gündemlerine kilitlenmeye ihtiyaçları var. Bu başarılamazsa etkisizleşme sarmalından kurtulmak mümkün değildir.

Ankara’da gerçekleşen NATO toplantısı sonrasında çatışma alanlarında tansiyonun daha da yükseldiğine tanık oluyoruz. Rusya ve AB arasında artan gerilim savaşa açık bir biçimde dahil olan ülkelerin sayısını arttıracak sonuçlar doğurabilir. Türkiye’nin Ukrayna’ya uzun menzilli silah satma kararının Rusya tarafından eleştirilmesi dikkat çekici. Türkiye’nin Karadeniz’e yakın noktada yeni bir NATO üssüne ev sahipliği yapacak olması da gerilimi arttırıyor. Almanya’nın durgunluğa karşı bir reçete olarak da düşünülen hızla silahlanması Doğu Avrupa ülkelerinin Rusya karşısında daha saldırgan bir tutum almasına da zemin hazırlıyor. Kuzey’deki savaş şiddetlenme ve Türkiye’yi daha da fazla etkileme yönünde gelişiyor. Rusya ve Batı arasındaki dengeleri tutturmak bu biçimiyle zor değil neredeyse imkânsız.
Ortadoğu’da ABD ve İran arasındaki gelgitli süreç, belirsizliğin yeniden artışa geçeceği bir yöne ilerliyor. ABD’nin yerine rol almaya hevesli aktörlerin sayısı artıyor. Pakistan-Suudi Arabistan-Türkiye’nin Mekke İttifakı’nı kurması Trump’ın bölgesel güvenlik açısından yeni taşeronlar yaratma perspektifiyle uyumlu. İran’ın savaş sırasında Suudi Arabistan ve BAE’ye ağır zayiatlar verdirdiği biliniyor. Suudi Arabistan’a verilen güvenlik taahhüdü Türkiye-İran ilişkileri açısından hiç kuşku yok ki yeni sorun alanları yaratacak. Mısır’ın da katılımının sürpriz olmayacağı Mekke İttifakı, İsrail açısından rahatsızlık yaratacak bir gelişme. Bu rahatsızlığın Suriye sahasına yansıması ise Türkiye sınırına 70 km uzaklıktaki ve muhtemelen Türkiye tarafından kullanılması düşünülen bir askeri üssün İsrail uçakları tarafından vurulması. Türkiye-İsrail geriliminin gerçek bir zemini mevcut. Netanyahu, Türkiye’nin Suriye’de İran’ın bıraktığı boşluğu Türkiye’nin doldurmasına müsaade etmeyeceğini ısrarla vurguluyor. İsrail seçimlerinin ve dolayısıyla Türkiye’nin de ana gündemlerinden birisinin Türkiye-İsrail gerilimi olması şaşırtıcı olmayacaktır. İsrail, ABD kamuoyunda şimdiye kadar hiçbir zaman şahit olunmadığı kadar tepki çekiyor o kadar ki Tucker Carsson gibi kimi MAGAcılar İsrail’e yönelik karşıtlıklarını yeni bir politik eğilimin örgütlenmesinin temeli olacak biçimde ilerletiyor. ABD’nin iki büyük partisi de İsrail taraftarı ve karşıtı olanlar arasında bölünüyor. Kimi yerel seçimlerde ABD’li sosyalist DSA adaylarının öne çıkmasında da İsrail karşıtlığı önemli bir motifi teşkil ediyor. Erdoğan’ın F-35 alma çabasını engelleme noktasında ABD içindeki bu İsrail karşıtı atmosfer Netanyahu’nun işini zorlaştırıyor. Tom Barrack’ın İsrail’in Suriye saldırısı sonrasında Türkiye’nin karşılık vermesi olasılığından bahsetmesi de oldukça dikkat çekici. SDG’nin Suriye yönetimine entegrasyonunun hızlandığı haberleri de hiç kuşku yok ki İsrail tarafından dikkatle takip ediliyor.
Dış konjonktürün bu yöndeki gelişimi hiç kuşku yok ki egemen sınıfların çeşitli fraksiyonlarının Saray Rejimi ekseninde toparlanmasına destek oluyor. ABD’nin alan açması sonrasında Türkiye’nin bölgede tem taşeron hem de alt-emperyalist fonksiyonlarında bir zemin güçlenmesi umut eden finans kapital özellikle Suudi Arabistan ittifakını ucuz enerjiye ulaşma olanakları açısından önemsiyor. Sermayenin bu konudaki iç uyumu, son derece tarihi öneme sahip ve ülkeyi özellikle Rusya ve İran ile çok boyutlu gerilimlerin içine itebilecek bir anlaşma konusunda açılabilecek bir kamusal tartışmadan uzak tuttu. Sermayenin ve Sarayın AB taşeronluğuna bu aşırı hevesi ülkeyi öngörülemez risklerle karşı karşıya bırakıyor.
Yargının doğrudan bir darbe mekanizması olarak kullanılması AKP’nin muhalefeti dağıtma taktiğinin temel mekanizması olmaya devam ediyor. Yargının yoğun ablukası karşısında muhalefetin kendisini yapılandırma çabaları da ciddi zorluklar yaşıyor. Çerçeve Yasanın kabulü aşamasında Yeni Parti ekseninde geliştirilen tartışmaların ne tür bir siyasi maliyet yaratacağı önümüzdeki günlerde daha iyi anlaşılacaktır. Milliyetçi ve AKP dışı İslamcı partilerin kendi aralarında ittifak oluşturma arayışında olduğu ifade ediliyor. DEM Parti’nin üzerinde de iktidar değişimini mümkün kılacak bir kombinasyona dahil olmama baskısının sürecin “sağlıklı ilerleme” şartı olarak hiç eksik edilmeyeceği de görülüyor. İktidarın muhalefeti en zayıf noktalarından çatlatma ve sınırı aşacak unsurları da yoğun yargı operasyonlarıyla yıldırma girişimlerinin eksilmesini ummak safdillik olacaktır. DEM Parti’nin Eylül’deki kongrede değil ama 2027’de Öcalan eliyle yeni bir kalıba dökülmek istendiği anlaşılıyor. Çok bileşenli bir yapının bu tür tepeden inme yöntemlerle yapılandırılmaya çalışılmasının sağlıklı sonuçlar ortaya çıkarması oldukça zor. Öcalan’ın kafasında 2027 seçimlerini parti açısından süreci zora sokabilecek gelişmelerden uzak tutacak bir yapıya dönüştürme yöneliminin ağır bastığını düşünmemizi sağlayacak yeterince veri birikmiş durumda.
Hem içerideki hem de dışarıdaki konjonktürün Saray Rejiminin bekasını ve Erdoğan’ın ömrü vefa ettikçe iktidarda kalmasını sağlayacak yönde olgunlaşmaya başladığı koşullarda demokrasi cephesini bir arada tutma çabalarının tek başına yeterli sonuç vermesinin mümkün olamayacağı bir noktaya doğru sürükleniyoruz. İktidar değişikliğinin bir devrim meselesi haline geldiği artık çok daha rahatlıkla görülebiliyor. Böylesi bir devrimsel gelişmenin en önemli kaynağınınsa politikleşmiş bir sınıf hareketi inşası olduğunun bir kez daha altını çizmeliyiz. İşçi sınıfını Siyasal İslamcı hegemonyadan kurtararak onu iktidarı değişime zorlayan bir güç haline getirebilmek Saray Rejiminden kurtulabilmenin tek yolu.
Politikleşmiş bir sınıf hareketi sendikal mücadele zeminini aşan bir ölçeğe sahip olmak zorunda. Bugün sınıf hareketinin en parlak örnekleri Gramsci’nin sınıf bilinci skalasının en alt aşaması olan Ekonomik-Korporatif Aşamadakiler arasından çıkıyor. İşçiler kendi işkollarındaki tüm işçilerle de değil sadece kendi işyerinde bulunanlarla ortak hareket edebiliyorlar. Emekliler ve özel okul öğretmenleri daha geniş öbekleri temsil eden hareketlere imza atsalar da bunlar da henüz kararlı kadro eylemleri ölçeğini aşan bir kitleselliğe sahip değiller. En önemlisi de bu hareketler büyük moral değer üretmelerine ve diğer işçilere de haklarına sahip çıkmak için örgütlenme ve mücadele azmi aşılamalarına rağmen sınıfı topyekûn rejimden kopartacak etkiler yaratma noktasında yetersiz kalıyorlar. İşyeri bazlı çalışmaların sınıfla organik temas anlamında etkisi çok büyük ancak Saray Rejimi üzerinde baskı üretecek bir momentumun bu tür hareketler aracılığıyla oluşturulması neredeyse olanaksız. Sınıf hareketinin güçlendirilmesi için önerilen en önemli yollardan bir tanesi de bu işyeri bazlı mücadeleleri birbiriyle birleştirmektir. Oysa bu konuda şimdiye kadar birçok girişim yapılmasına rağmen bu mücadeleler birleşik bir zemin yaratmamakta, her biri kendi dinamikleriyle doğup, gelişip şu veya bu sonuçla tamamlanmaktadır. Bu eylemler ekonomik-korporatif aşamada oluştukları için işçi sınıfının diğer öbekleriyle kalıcı bir etkileşim ve organik bir bütünleşme içerisine girmemektedirler. Bu durum tümevarımcı bir mantıkla ilerleyen öznenin, parçaları birleştirmeye çalışan politik aktörün yeteneklerinden bağımsız olarak, eylemlerin doğmuş oldukları zeminin kendisine yüklediği bilincin sınırlılığından dolayı gerçekleşmektedir.
Politikleşmiş bir sınıf hareketi tek tek işyeri bazlı direnişlerin birleştirilmesiyle yaratılamaz. Bu ancak birleşik, inanmış, enerjik bir politik öznenin ortaya koyduğu sınıf temelli bir politik programa geniş işçi sınıfı yığınlarının kazanılması yoluyla başarılabilir. İşçi sınıfının hayatını cehenneme çeviren orta vadeli programın tam karşısına dikilecek bir mücadele programı gerekli eşik enerjisini aşabilirse, yeterince inançlı, kararlı ve yaygın bir biçimde sınıfa götürülürse sınıf içinden kendi kadrolarını hızla yaratmayı da zorlanmadan başaracaktır. Sınıf kendi açısından yakıcı olan sorunları sahiplenen, ülkenin sıkışık politik gündemi içerisinde sınıfın kulvarını açan bu çabayı büyük bir hızla sahiplenecektir. Sendikal mücadeleler ancak böylesi bir birleşik ve kararlı politik sınıf odağının varlığı koşullarında tümevarımcı sonuçlar üretebilir, sınıfın bilincini bir üst aşamaya sıçratacak ve kendisini ülke çapında örgütlenen bir sınıfın bileşeni olarak hissetmesini sağlayacak bir çıktı üretebilir.
Politikleşmiş bir sınıf hareketi inşasının altından başarıyla kalkılabilmesi için sınıfın şu aşamada Siyasal İslamcı bir hegemonya altında olduğunun görülmesi temel önemdedir. Sınıf bu hegemonyadan kopmaya ikna edilemezse harcanan çabalar organik bir merkez inşa edemez.
Politikleşmiş bir sınıf hareketi ancak işçi sınıfının temel fraksiyonları doğru biçimde tespit edilip, bunların arasındaki gerilimlerin aşılması bir sorunsal olarak kabul edilip, bu fraksiyonların her birinin örgütlenmesi için özel kimi taktiklere ihtiyaç duyulduğunun bilince çıkarılması sağlanabilirse başarılabilir. Sınıfın sadece tek bir fraksiyonunu örgütlemeye çalışan politik aktörlerin sınıfın tümüne hitap etmesi mümkün değildir. İşçi sınıfının üç temel fraksiyonu proletarya, prekarya ve orta sınıflar olarak tanımlanabilir. Sadece prekaryayı ya da sadece orta sınıfları değil sınıfın tüm öğelerini organik bir bütün haline getirmeye çalışan bir çabaya ihtiyaç var. Bu fraksiyonlar genellikle egemen sınıfların kendi mücadeleleri içerisinde birbirine karşı konumlanmakta, birbirleri arasındaki kültürel ayrımlar politik anlamda temel belirleyiciler haline dönüşmektedir. Bu kültürel engelleri ortadan kaldırmak politik öncünün en temel görevidir. Dünyaya sadece orta sınıf gerçekliği içinden bakan TİP ya da Sol Parti gibi aktörler bu gerçekliği kavramaktan uzak görünmektedirler. Emek Partisi ise örneğin geleneksel proletarya merkezli bakışıyla yaşanan hiçbir olgunun değişmediği dönüşmediği bir dünyayı özlemektedir. Bu sebeple de sendikaların rolünü olduğundan fazla abartmakta sınıf hareketinin önündeki tıkanıklığı açacak bir önderlik kapasitesinden çok uzak görünmektedir.
Siyasal İslam 1990’lar sonrasındaki yükselişini öncelikle varoşlar merkezli prekaryayı örgütleyerek ivmelendirebilmişti. 2000’li yıllarda gerçekleşen özelleştirmeler sonrasında proletaryanın en örgütlü kesimi deklase edilmiş, geri kalan kısımları da büyük oranda kırdan kente hızlı göçün de etkisiyle Siyasal İslam’ın hegemonyasına kazanılmıştır. Hak İş’in örgütlenmesi, Türk İş’in hiç olmadığı kadar mutlak biçimde denetim altına alınması bu gelişmelerin tezahürü olarak okunmalıdır. Neoliberalizm sınıflar arası çatışmanın yerine sınıf içi çatışmayı temel politik enerji kaynağı haline getirdiği için işçi sınıfının bu fraksiyonları 2007 sonrasında Siyasal İslam’ın ve dolayısıyla Anadolu burjuvazisinin ittifak güçleri haline dönüşmüşler kendi sınıf gündemlerinden mutlak biçimde kopmuşlardır. AKP’nin 25. İktidar yılını kutlayabilmesi en temelde bu ilişkinin temel mahiyetinin korunmasının başarılabilmesinden kaynaklanmaktadır. Siyasal İslam’ın proletarya ve prekaryayı bu biçimde etkisiz ve tabi zümreler haline getirmesi finans kapitalin direncinin kırılmasında da önemli bir rol oynamıştır. Sermayenin tümüne dikensiz bir gül bahçesi vaat eden Erdoğan’ın iktidar iksiri burada gizlidir. Özal 12 Eylül’ün düzlediği sahaya rağmen bu hegemonyayı 8 yıl boyunca bile sürdürememişken Siyasal İslam’ın türevi olanı Erdoğanizm sınıfı örgütsüzleştirme ve denetim altına alma konusunda finans kapitalin rüyasında bile göremeyeceği bir seviyeyi yakalamıştır. Siyasal İslam kırların Cumhuriyete yabancılaşmasının ekmeğini yiye yiye bitirememiştir.
Sınıf fraksiyonları içerisinde siyasal İslam hegemonyası karşısında konumlanan tek öbek orta sınıflar olarak görünmektedir. 2013 Gezi Ayaklanması, bu fraksiyonun siyasal İslam’dan mutlak bir biçimde kopuşunun ifadesidir. Bu tablo bugüne kadar devam etmiştir ve bugün faşizmin mutlak bir biçimde kurumsallaşmasının önündeki en büyük engellerden birisi de orta sınıfların ve orta sınıf adaylarının Rejim karşısında ikna edilmezlikleridir. 19 Mart sonrası eylemleri de büyük oranda kentli orta sınıflar ve onların gençlik içerisindeki uzantıları üniversiteliler tarafından taşınmıştır. Orta sınıflar meslek sahibi, beyaz yakalı, üniversite diplomalı kesimlerin ortak adıdır. Tekelleşme çağında orta sınıf kavramı burjuvazinin dışına atılmıştır, orta sınıflar işçileşmiştir. Dünyanın diğer birçok ülkesindeki sınıf kardeşleri gibi bu kesimler kendi yaşam koşullarının hak etmedikleri oranda kötüleştiğini düşünmektedirler. Proletarya ve prekarya saflarına düşmemek için büyük zahmetlerle edindikleri eğitimlerinin kendilerine vaat edilen oranda bir güvence yaratmamasının ve yaşam koşullarının her geçen gün daha fazla diğer işçilere benzemesinin şokunu ve öfkesini yaşamaktadırlar. Bu kesimlerin radikalleşmesi doğru değerlendirilebilirse sınıf hareketinin kafa ve kol emeğini birleştiren bir zeminden, güçlü köklerden gelişmesi gerçekleşebilir. Yalın üretimin, teamwork’ün zemin oluşturması beklenen gelişme işyerinin dışında, yaşamın içinde ortaya çıkmıştır. Politik öznenin birleştirmesi gereken tek tek işyerlerinde gelişen mücadeleleri değil egemen sınıfların farklı fraksiyonlarıyla girdikleri ittifak ilişkilerinden kopararak bağımsız bir politikleşmiş sınıf hareketi zemininde durması gereken bu üç ana fraksiyondur birleştirmektir. Orta sınıflar burjuvazinin Kemalist restorasyon hayalleri tarafından örgütlenmiş durumdalardı ancak son politik gelişmeler bu konudaki yaygın inancın zeminini de zayıflatmaktadır. YP’ye demokrasi güçlerinin birliğinin ötesinde anlam biçmek orta sınıfları ortak sınıf zemininden Kemalist restorasyona doğru çeken eğilime yol vermek anlamına gelecektir.
Orta sınıflar ve proletarya/prekarya arasındaki kültürel uçurumların aşılmasını sağlayacak bir politik ustalık nasıl başarılabilir? Şurası açık ki bugün orta sınıfların anti-faşist öfkesinden beslenmeyen hiçbir politik hareket Sarayın karşısında politikleşmiş bir sınıf hareketi inşa edemez. Ancak bu öfkenin kültürel tuzaklara düşmesini engelleyecek ve kültürel uçurumların diğer yakasındaki sınıf kardeşleriyle bütünleşmesini sağlayacak bir politik eğitime ihtiyacı olduğu da açıktır. Ülkenin içine itildiği politik kutuplaşmanın Saray Rejimi tarafından sürekli harlanmasının en önemli sebebi orta sınıf emekçilerin öfkesinin proletarya ve prekaryayı da örgütleyecek bir olgunluğa ulaşabilmesini engellemektir. Orta sınıflardan gelen devrimciler Kıvılcımlı tedrisatından geçerek proletarya ve prekarya örgütlenmesine soyunurlarsa Sarayın bu oyunu boşa düşmüş olacaktır.
Kadın işçiler ve Kürt işçiler, işçi sınıfının üç ana fraksiyonu altında kümelenmekle birlikte kendi aralarında da birbirine yaklaşan alt fraksiyonlar olarak değerlendirilmelidir. Onların özgünlüklerini hesaba katmayan, yeniden üretim emeğini örgütleyecek özgün taktikler geliştirmeyen, sömürgecilik karşıtlığı konusunda sınıfta kalan eğilimler sınıfın organik bütünlüğünü ve dolayısıyla da politikleşmiş bir sınıf hareketini inşa edemezler.
Sosyalistlerin düzenin gündeminden kopup kendi gündemlerine kilitlenmeye ihtiyaçları var. Bu başarılamazsa etkisizleşme sarmalından kurtulmak mümkün değildir. Dünyaya kendi gözleriyle bakabilen, demokrasi güçlerinin birliği perspektifinden kopmamakla birlikte esas olarak politikleşmiş bir sınıf hareketi inşasına kilitlenen bir öznenin ortaya çıkması Saray Rejimi’nin aşılmasının yeter koşulu değilse de kesinlikle gerek koşuludur.