Nedir bu terane?
Saray Rejimi, sermayenin kendisine yakın kesimlerine sömürebilecekleri Ponzi zincirleri yaratmaktaki mahareti yüzünden iktidara tüm tırnaklarını geçirmiş durumda. Böylesi bir talan ancak bu rejimde, toplumsal dinamiklerin baskılandığı, emeğin sömürülmesinin görünmezleştiği, işlerin %90’ının kapalı kapılar ardında yürütüldüğü bir ülkede devam edebilir.

Fonlarda yaşanan vurgun Saray Rejimi’nin iktidara tutunma aşkının nedenleri üzerine de düşünmek için anlamlı bir örneklem sunuyor.
Son derece sığ İMKB’nin en sığ kâğıtlarını şişirerek oluşturulan Ponzi zincirinin çökmesi sonucunda 6 şirket ve 130 fon tasfiye edildi. 500 bin kişiye ait varlıkların toplamı 1 trilyon liraya yakın. Önce kapalı ve dar bir grup sürekli olarak aynı hisseleri alarak kâğıdın değerini suni olarak yükseltiyor. Bu kâğıtlara dayalı serbest fonların %8000’lere ulaşan getirileri yeni kaynakların fona yönelmesine yol açıyor. Bu fonları yöneten şirketler para piyasası fonları da üretiyor ve olağan koşullarda kabul edilemeyecek biçimde serbest fonlardaki kâğıtları daha da şişirmek için yeni kaynaklar yaratıyor. İstihdam ettiği çalışan olmayan firmaların değerinin, ülkenin en büyük şirketi Tüpraş’ın değerini geçmesi dahi kafasını başka yöne çeviren gözlere bir anomali olarak gözükmüyor. SPK ve TEFAS bu fonlara kefil olacak biçimde Ponzi şirketleri kapsamına alıyor. 2.5 liradan açılan hisseyi 400 liraya kadar yükseltenler kazançlarını realize edebilsin diye fonlar herkesin yatırımına açılıyor. Enflasyondan bunalan orta sınıf, şirketlerin yöneticilerinin iktidarla ilişkisine güvenerek fonlara para akıtmaya devam ediyor. O kadar ki şirketlerin yönetiminde Varlık Fonu’nda görev almış, Saray’da danışmanlık yapmış isimler de var. Fonlara para çekmek için yoğun bir sosyal medya kampanyası yürütülüyor. Saray çevresine yakın isimler şirketin sağladığı yüksek getirileri yerli ve milli finans aklının müthiş inovasyonu olarak lanse etmeyi de ihmal etmediler. Mehmet Şimşek’in borsadaki spekülasyon konuşması geçtiğimiz aralık ayında küçük bir sarsıntı yarattı ancak fonların yağlı müşterileri kazançlarından olmasın, ani bir çöküş yaşanmasın diye beklendi. Kâğıtlar kısa süreli bir inişten sonra daha da güçlü yükseldi, ışığa doğru ölümlerine uçan böcekler gibi çekilen yeni yatırımcıların sağladığı kaynaklarla kârlar realize edildi ve enkaz büyük kâr hevesiyle trene son anda atlayan yüz binlerce küçük yatırımcının kucağına bırakıldı.
Ponzinin çökmesinin en önemli sebebi Morgan Stanley’nin şişirilen kâğıtlardan rahatsız olması ve duruma müdahale edilmezse ülkeyi yatırım yapılamaz statüsüne çekeceğini ilan etmesi oldu. Sıcak paraya özellikle enerji maliyetlerindeki artış sonrasında daha da muhtaç hale gelen Saray, bu riski göze alamadı. Fonlardan çıkması gerekenler yaratılan zamanda çıktı, maliyet yüz binlerce aç gözlü orta sınıfın sırtına yüklendi, sorumluluk kimi şirket yöneticilerine yüklenerek Saray kendisini temize çekmeye çalıştı. Şimdilik Ziraat Bankası ve İş Bankası’nın bu mezbeleyi ortadan kaldıracağı düşünülüyor ve bataktaki yüz binler, paralarının ne kadarını kurtarabileceklerini merak içinde bekliyor. Bataklarının büyüklüğü ortaya çıktıkça bu konu eksenindeki tansiyonun daha da yükseleceği düşünülmelidir. Bu hikâye, 2026 model Banker Kastelli efsanesi olarak kulaktan kulağa anlatılmaya devam edecek.
Saray Rejimi, sermayenin kendisine yakın kesimlerine sömürebilecekleri Ponzi zincirleri yaratmaktaki mahareti yüzünden iktidara tüm tırnaklarını geçirmiş durumda. Ortada bir hanedanın iktidar arzusundan çok daha fazla görülmesi gereken bir yağmacı çetesinin, giderek tekelleşen bir sermaye fraksiyonunun azgın bir talanı sürdürme ısrarı. Böylesi bir talan ancak bu rejimde, toplumsal dinamiklerin baskılandığı, emeğin sömürülmesinin görünmezleştiği, işlerin %90’ının kapalı kapılar ardında yürütüldüğü bir ülkede devam edebilir. Bir günde ormanlar orman statüsünü kaybeder, koca şehirler maden şirketlerine zimmetlenir, muhalif belediyelere arsızca el konulur. Bir çapanoğlu döndüğü açıkça belli olan fonlara “bunların Saray’ın adamı bunlara dokunulmaz” diyerek milyarlar ancak böylesi bir düzende akıtılabilir.
Bu çöküşün faturasının da halkın sırtına yüklenmesinin önünde bir engel nasıl oluşacak? Varlık Fonu adı verilen acayiplik söz konusu fonların rezervlerini oluşturan kâğıtları ayakta tutmak için borsaya müdahale ettiğinde kimin parasını ateş kazanına atmış olacak? Akıl almaz getiriler elde etmek adına bu fonlara para kaptıranlar için bir sosyal sorumluluk hissetmeli miyiz? Açgözlülük hiçbir biçimde meşrulaştırılamaz. Ancak bu talanın herkesin gözünün önünde sürdürülmesine göz yuman, hatta daha fazla kurbanın anaforun içine çekilmesine cevaz veren kamusal otoritelerin mutlaka hesap vermesi gerekmektedir. Ülkenin demokrasiden her geçen gün daha fazla uzaklaşması bu tür soygunlar rahatlıkla gerçekleştirilebilsin diyedir. Halk örgütlü bir güç olarak kendisini soyanlardan bunun hesabını soracak erişkinliğe ulaşamadıkça Ponzilerin yeni türleri hayalleri istismar etmeye devam edecektir. Bireysel kurtuluş telaşıyla birbirini çiğneyerek öne geçmeye çalışanlar çığa ilk kapılanlar olacaktır. Faşizme karşı mücadelenin bir ekmek meselesi de olduğu daha iyi nasıl anlatılabilir?
Politikleşmiş bir sınıf hareketi, bu tür bir soyguna yol verenlerin ve orta sınıfın üç beş kuruşunu yağmalayanların alnını karışlardı. Ülkeyi emekçilerin ve yaşamın her renginin kurban edildiği bir av sahası haline getirenleri durdurabilecek tek güç sınıfa karşı sınıf hattında bir araya gelen her kesimden, her milletten, her cinsten işçilerdir. Başımıza ne geliyorsa bu gücü yaratacak enerjiyi, dayanışması, aklı ve feraseti ortaya koyamamaktan geliyor.
Ancak büyük insanlığın kıyamete kadar sabredeceğini hiç kimse sanmasın.
Dipnot: İşçiler yılbaşından bu yana açlık sınırının altında asgari ücretle kabir azabı çekerken DEM Parti’nin ekonomiyi, borsadaki %6’lık düşüşten sonra hatırlaması ve halkı eyleme değil de Meclis’i toplantıya çağırması ve ne için olduğu belirsiz bir biçimde “elini taşın altına koymak”tan bahsetmesi de oldukça garip kaçtı.