Muhtelif rivayetler

Sosyalistlerin pingpong maçı izler gibi ana politik akımların gündemine kilitlendiği bir tabloyu dönüştürerek toplumun en gerçek gündemini, azgın sınıfsal sömürüyü politikleştirebilecek bir odak bütün tabloyu altüst etme yeteneğine sahip olacaktır.  

Erdoğanizmin Kemalizmi ikame edecek bir kapasiteye ulaştığı görülüyor. Kesintisizce devam eden yargı operasyonlarıyla kurumsallaşması planlanan Saray rejiminin merkezi figürünün kim olduğu ve nerede ikamet ettiği oldukça açık. Devletin içindeki kurumsal muhalefetin 15 Temmuz sonrasında mutlak biçimde tasfiye edildiği koşullarda bugün Saray’dan icazet almayan herhangi bir eğilimin devlet içerisinde bir iktidar odağı olarak tanımlanması ısrarla süren bir saçmalık. “Devlet aklı ve ittihatçı genler” belki hiçbir dönemde görünmediği kadar açıkta duran devlet iktidarının odağını flulaştırmaktan başka bir anlam taşımıyor. Tümü Saray’dan icazet alan farklı grupların varlığı ve bunların birbirleri arasındaki rekabetin zaman zaman rejimin içindeki kimi isimlerin katran ve tüye batırılmasına yol açması da açık bir biçimde ve uluorta yaşanıyor. Ancak bunların devlet içinde Saray’a alternatif bloklar oluşturduğu yaklaşımı açıklayıcı görünmüyor.

Kimi sol çevrelere de sirayet eden bir post Kemalizm/post post Kemalizm tartışması da bir yandan sürüyor. Kemalizmin devlet içindeki varlığının tamamen kaybolmasa da içeriğini kaybetmiş bir törenselliğe sıkıştığı koşullarda Kemalizm üzerine tartışmak ne kadar ufuk açıcı olabilir? Tartışma doğru bir zeminde yürütülebilirse fazlasıyla katkısı olacağı açık ancak şu ana kadar böylesi bir sonuç ortaya çıkmadığı görülüyor. Post Kemalizm eleştirisi daha ziyade bir liberal sol ve yetmez ama evet taşlamasına sıkışan bir çerçeveye sahip. Siyasal İslamcılığın Erdoğancılık adı verilen türevinin hegemonik hale gelirken liberal solun sınıfsız Kemalizm eleştirisinden fazlasıyla yararlandığı açık. ABD akademisinin Şerif Mardin üzerinden yarattığı etki alanını tanımlayan merkez-çevre paradigması; çevrenin merkeze nüfuz etmesinin kendiliğinden demokrasi getireceğini temel ilke olarak benimseyen bir yaklaşımı başat hale getirmişti. Bugün de PKK’nin silahsızlanmasının benzeri bir sonucu kendiliğinden yaratabileceği beklentisi yükseltilmek isteniyor ancak bu fikrin alıcısı Türköne-Çakır ikilisi dışında pek kalmadı sanırız. Bu eğilimin günümüz uzantılarından, Kürdi bir renkle ancak kendisine tutunabilme zemini bulabilmiş Serbestiyet gibi platformlardan siyasal İslamcılığa yine birçok gollük paslar verildiğine tanık olmak şaşırtıcı değil. Ülkede yaşanan tüm kötülüklerin anası olarak finans kapitalin kısır egemenliğini değil de onun kurucu iklimi olarak düşünebileceğimiz CHP tek parti iktidarını gören bir eğilimin burjuvazinin farklı fraksiyonlarının egemenlik hamlelerinin aracılığına soyunabilmesi sürpriz bir gelişme olarak değerlendirilemez. Aracıyı esas sayan bir politik okuma sonu gelmez kültür savaşlarını harlatmaya, bu sayede de son kertede siyasal İslam’a kazandırmaya devam ediyor. Tek parti iktidarı finans kapitalin egemen sınıf konumunu sağlamlaştıran bir diktatörlük olarak görülebilecekse Erdoğanizm de finans kapitalin mutlak egemenliğinin duvarlarını Anadolu burjuvazisinin katılımına açmak ve yeni bir senteze varmak adına kıran ve yeniden kuran bir diktatörlük olarak ele alınmalı. Kemalizmin Türk milleti inşasının simetriğiyse Kürt sorununun da çözüm çerçevesi olarak satılan,  Erdoğanizmin tekno-muhafazakar İslam ümmeti zorlaması. Post Kemalizm tartışması daha gerçekçi bir zemine oturabilmek için sınıfsallaşmaya ihtiyaç duyuyor. Neoliberalizmin sınıf olgusunu görünmezleştirmesinin bir sonucu olarak ülkemizde de yürütülen temel tartışmalar; demokratik cumhuriyet, post-Kemalizm, demokrasi gibi kavramsallaştırmalar neredeyse sınıfsız bir toplum zemininde tartışılıyor. Kemalizm, finans-kapital egemenliğinin inşası sürecinden bağımsız olarak ele alındığı ölçüde anlaşılması mümkün olmayan bir muamma haline dönüşebilmekte. Kemalizmi bir sağ Aydınlanmacı ideoloji olarak değerlendirenler de benzer bir sınıfsızlık penceresinden bakarak ilerliyorlar. Kemalizmin, yukarıdanlığını onun sağcı karakterinin temel öğesi olarak ele alanlar burjuva ya da proleter devrimlerin doğasını doğru bir biçimde anlamlandırmayan bir noktaya sıkışıyorlar. Bu süzgeç son kertede proletarya diktatörlüğünü savunan her eğilimi de ister istemez sağ cenahta değerlendiren Arendtçi totalitarizm temelli bir çerçeveye sıkışmak zorundadır. Devrim ve diktatörlük ikisi son kertede birbirinden ayrılamayacak kavramlardır, esas olan diktatörlüğün hangi sınıfa hizmet ettiğidir. Kemalizm, işçi sınıfının ve köylülüğün yoğun sömürüsünü finans kapital oluşumu için seferber eden bir burjuva diktatörlüğü olduğu için sağcıdır. Kemalizmin elitistliği ve halktan uzaklığı da onun bu sınıfsal konumundan kaynaklanır. İslamcılık, Erdoğanizm kılığında Kemalizmi alt ederken onun bu zaaflarını neredeyse onun simetriği bir programı inşa etmek adına istismar etti. Bu istismar sırasında orta sınıflarla konuşurken uygun gerekçeler üretebilmek için de post-Kemalist eleştiriyi kendi müfredatı haline getirdi.

Kemalizm ve Erdoğanizm arasındaki simetriyi görmek laikliğe yönelik saldırıları hafife almak anlamına gelmez. Siyasal İslamcı hegemonya altındaki proletarya ve prekaryayı yabancılaştırmayacak bir özenle din devleti inşasına karşı mücadele sosyalizm mücadelesinin en önemli bileşenlerinden birisi olmak durumunda. Ancak her türlü mücadele bağlamını sınıfsallaştırabilen bir yaklaşım kültür savaşlarının dar kapanına sıkışmadan ve Kemalist ezberlere boğulmadan mesafe kat edebilecek bir yol açabilir. Bu noktada Kıvılcımlı’nın sınıfsal çelişkileri Kemalist ya da İslami diskur içinde üretebilen derinliğine fazlasıyla ihtiyacımız olan bir dönemden geçiyoruz.

Çerçeve Yasa’nın bütün eksikliklerine rağmen devlete attırılmış bir geri adım olduğu iddia edilebilir mi? Çökertme Planı’nın imha dışında bir seçeneği görmeyen saldırganlığı karşısında farklı bir noktaya gelindiği muhakkak. Kürt halkının onurlu barış mücadelesinin direnç ve dayanışmayla araladığı bir kapının eşiğinde miyiz? Saray Rejimi kök yasanın gerisini getirmek için muhalefetin parçalanması koşulunu dayatmaktan vazgeçer mi? Sürecin çok önemli açmazlarla ve keskin virajlarla, derin uçurumlarla bezeli bir güzergahtan ilerlemek zorunda kalacağı açık. Bize düşen aklın kötümserliği, iradenin iyimserliği dengesini yitirmeden bir yandan gerçek ve onurlu barışı kazanmak diğer taraftan da demokrasi güçlerinin omuz omuzalığına halel getirmeyecek bir iklimi yaratmak ve korumak için mücadeleyi yükseltmek. Her iki taraftan da demokrasi güçlerinin birbirlerine güvensizliklerini büyütmek için atılan naralara karşı safları sıkı tutmak.

Demokrasi mücadelesinin kazanması sosyalist bir programla politikleşmiş bir işçi sınıfı hareketi yaratma başarısını gösterip gösteremeyeceğine bağlı. Demokratik Cumhuriyet, sefalete ve borçluluk sarmalına itilmiş işçi sınıfının siyasal İslamcı hegemonyaya karşı ayağa kalkması sayesinde gerçek bir seçenek haline gelebilir. Sınıf çelişkisi yerine komün-devlet karşıtlığını temel alan bir politik akım bunu başaramaz. Özel’in YP’si de politik programıyla bu göreve soyunmaktan uzak olduğunu gösteriyor. Sonuç olarak politikleşmiş bir sınıf hareketi inşasında irade birliği yapmış bir sosyalist odak faşizmin belinin kırılmasının gerek şartıdır. Sosyalistlerin pingpong maçı izler gibi ana politik akımların gündemine kilitlendiği bir tabloyu dönüştürerek toplumun en gerçek gündemini, azgın sınıfsal sömürüyü politikleştirebilecek bir odak bütün tabloyu altüst etme yeteneğine sahip olacaktır.