Sınıf hareketinin yol arayışına kıymetli bir katkı: “Ters Dalga-Tarih ve Eylem”

Volkan Yaraşır, “Ters Dalga-Tarih ve Eylem” kitabında dünyanın farklı coğrafyalarında gelişen direnişleri, yeni yollar açma çabalarını ele alıyor.

Volkan Yaraşır’ın yeni kitabı “Ters Dalga-Tarih ve Eylem” okuyucusuyla buluştu.

Neoliberal karşı devrim sürecinde işçi sınıfı hareketi küresel ölçekte bir büyük yenilgi yaşadı. Kapitalizmin uzun bir dönemine damgasını vuran sendikal yapılar, başkalaşarak işçi sınıfının mücadele örgütü olmaktan çıktı. Örgütlü var oluşunu yitiren işçi sınıfı saldırılar karşısında savunmasız kaldı ve tarihsel kazanımları bir bir elinden alındı. Bütün bunların yanı sıra kapitalizmin yaşadığı dönüşümle birlikte sınıfın yapısında da değişimler meydana geldi.

Yaraşır kitabında, bu dalgaya karşı dünyanın farklı coğrafyalarında gelişen direnişleri, yeni yollar açma çabalarını ele alıyor. Hindistan, Güney Kore, Arjantin, Filipinler, Güney Afrika ve Brezilya’daki zengin mücadele ve örgütlenme deneyimlerini bizlere sunuyor. Kitap, Türkiye işçi sınıfı hareketinde yeni bir sayfa açmanın emekçiliğini yapanlar için ufuk açıcı bir nitelik taşıyor.

Volkan Yaraşır’la sıcağı sıcağına yeni kitabı üzerinde konuştuk.

Karşı Mahalle: Volkan hocam öncelikle bu kıymetli emeğiniz için teşekkür ederiz. Gerçekten sınıf mücadelesinin yeni arayışlarına kafa yoranlar için değerli bir kaynak. Hocam önce isterseniz kitabınızın adından başlayalım. Ters Dalga sınıfın yıkıcı gücüne vurgu yapıyor kanımca. 21. Yüzyılın ilk çeyreğini bitirdiğimiz bugünlerde sizce sınıfın yıkıcı gücü veya tarihsel/devrimci özneliği ne anlam taşıyor? Postmodernizmin ve postmarksizmin sosyalist hareket içinde de azımsanamayacak ideolojik bir etki kurduğu koşullarda neden sınıf? Neden proletarya vurgusu yapıyoruz? Bağlamını nasıl kurabiliriz?

Ters Dalga -Tarih ve Eylem’i tek cümleyle tanımlarsak “sınıfın tarihsel/devrimci özneliğini işaret eden bir çalışma” diyebiliriz.

Volkan Yaraşır: Özellikle yaşadığımız konjonktüre ilişkin çok anlamlı bir soru sordunuz. Ters Dalga -Tarih ve Eylem’i tek cümleyle tanımlarsak “sınıfın tarihsel/devrimci özneliğini işaret eden bir çalışma” diyebiliriz. Kitap, “proletaryanın tarihsel özneliği nasıl gerçekleşir”, “nasıl inşa olur”, “hangi dinamiklerle beslenir”, “uluslararası deneyimlerin buna katkısı nedir”, “bu diyalektik bize ne anlatıyor” gibi sorulara yanıtlar aradı.

Bu noktada çok kısa bazı belirlemeler yapmanın anlamlı olacağını düşünüyorum. Marksizm proletaryayı siyasi, felsefi, iktisadi özne olarak ele alır. Marx’ın özne tanımı düşünce tarihine hâkim olan spekülatif, mistifike edilmiş, skolastik bir özne yerine, ilk defa toplumsal maddi güç üzerinden ve alt sınıfları ifade eden bir içerik taşır. Bu yaklaşım aynı zamanda felsefe tarihinde bir kopuşu ifade eder. Marx’ta devrimci özne sınıflar mücadelesi içinde şekillenir ve bu mücadelenin en asli aktörüdür.

Marx proletaryayı aynı zamanda evrensel özgürlüğün öznesi olarak tanımlar. İnsanlığın kurtuluşuyla proletaryanın kurtuluşu arasında kurduğu rezonans, tesadüfi değil, bir sistematiğin ürünüdür.

Marx’ın tüm sistematiğinde ya da ideolojik/teorik mimarisinde sınıf ve sınıf mücadelesi odak noktayı oluşturur. Proletaryanın tarihsel görevini özel mülkiyetin ilgası ve sınıfların ortadan kaldırması üzerinden inşa eder. Proletarya bu manada toplumu özgürleştirmeden kendini özgürleştiremez. Bu ancak devrimci bir mücadeleyle gerçekleşebilir. Bu vurguyu daha yalın bir şekilde şöyle de tanımlayabiliriz, kapitalist sistemde proletarya bir anlamda kitlelerin tüm ortak arzu ve sorunlarını kendinde birleştirir ya da bu arzu ve çıkarlar proletaryanın sınıfsal çıkarlarıyla örtüşür. Proletarya bir manada insanlığın sorunları ve arayışlarını kendi talepleriyle dile getirir. Bu onun bir sosyal anafor olma özelliğini ortaya koyar.

Marx hiçbir zaman bu rolü mesihvari, mistik bir kurtarıcılık üzerinden tanımlamaz. Proletaryanın iki varlık biçiminden bahseder. Sosyal varlığı ve politik inşası. Proletaryanın sosyal varlığı onun üretim süreci içinde rolünden kaynaklanır. Nesnelliğini ifade eder, kendiliğinden sınıf özelliğini ortaya koyar. Politik oluşumu ya da varlığı ise onun öznel varlığı ve kendisi için sınıf olma özelliği ortaya koyar. Tarihsel özneliğinin ya da devrimci özneliğinin belirlendiği yer burasıdır. “Proletarya örgütlüyse her şey, örgütsüzse hiçbir şeydir” sözünün anlamı bu noktada mana kazanır. Postmodernizm ve postmarksizmin özne üzerinde yürüttüğü tartışmalarla (çokluk, çoklu devrimci özne, ‘yaratıcı özne’, öznesizlik gibi vurgularla) proletaryanın varlık biçimlerinin anlaşılmaması ya da speküle edilmesi üzerinden şekillenir. Ayrıca yapı yani kapitalizmin değiştiği ya da öznenin değiştiği üzerinden yapılan tartışmalarla dikkat çekerler. Böylesi bir anlayışta Marksizmin en karakteristik özelliği olan bütünlükçü bakış ve sınıfsal eksen reddedilir, tarih kaybolur, kültür ve kimlik politikaları öne çıkar. Kısacası yapı özne diyalektiğinin iyi kavranması bize bu akımlarla mücadelede önemli bir olanaklar sunar. Evet proletarya yıkıcı bir güç ve aynı zamanda kolektif bir öznedir. Antikapitalist kopuşu gerçekleştirecek yegâne devrimci sınıftır.

Karşı Mahalle: Dünyanın farklı ülkelerindeki deneyimleri masaya yatırmışsınız. Türkiye’de de sınıfın sendikal örgütlenme düzeyi diplerde ve henüz bir çıkış ivmesi yakalanamadı. Mevcut sendikal yapılar, bugünkü konjonktürde sınıfın ihtiyaçlarına cevap verecek nitelikte olmadığı gibi ağırlıklı bir kısmının böyle bir derdi de yok. İşçi sınıfının parçalı yapısına yanıt verecek göz doldurucu deneyimler henüz ortaya çıkmış değil. Fakat çoban ateşi niteliğinde arayışlar, çabalar söz konusu elbette. Sizce kısaca ifade ettiğimiz sorunlar salt sendikal mücadele zemininde çözülebilecek içerikte mi? Küresel deneyimler bize bu anlamda neler anlatıyor? Örneğin masaya yatırdığınız örneklerde sınıfın parçalanmışlığı nasıl aşılmış?

Volkan Yaraşır: Türkiye’de hatta küresel düzeyde sınıf hareketinin yaşadığı problemleri salt sendikal bazda ele alınmasını doğru bir yaklaşım olarak görmüyorum. Evet özellikle 1990’ların başlarından itibaren sermayenin yeniden yapılanması ya da yeni sermaye birikim rejimlerine bağlı olarak sınıfın kompozisyonu değişti, organik birliği dağıldı, amorfe ve atomize oldu, Farklı segment ve fraksiyonlara ayrıldı. Neoliberal karşı devrimci süreç, bir nevi sürekli karşı devrim olarak işledi.

Bunun yanında tarihin gördüğü en büyük proleterleşme dalgası içindeyiz. Bir nevi modern çitleme yaşıyoruz. Marksizm bir devrimci düşünce olarak ortaya çıktığı koşullarda dünya çapında proletaryanın sayısı 50 milyon civarında tahmin ediliyor. Bugün sadece Türkiye’de potansiyel proletarya ve geniş tanımlı işsizleri sayarsak (ki Marx proletaryanın parçası görür) 40 milyon civarında, Güney Kore ise 50 milyonu geçmiş durumda…

Ben bu süreci sınıfın yeniden yapılanması olarak okuyorum. Böyle bir tanım yaptığınızda bu devrimci öznenin de yeniden yapılanması anlamına gelir. 21. yüzyılın temel sorunun bu eksenler üzerinden belirleneceğini düşünüyorum.

Peki bu paradoksi durum bize neyi gösteriyor. Ben bu süreci sınıfın yeniden yapılanması olarak okuyorum. Böyle bir tanım yaptığınızda bu devrimci öznenin de yeniden yapılanması anlamına gelir. 21. Yüzyılın temel sorunun bu eksenler üzerinden belirleneceğini düşünüyorum.

Sosyalist hareketin yaşadığı likidasyonun ve ideolojik savrulmalarının nedenlerini buralarda aramak gerektiğini kanısındayım. Sınıfın devrimci özne olarak kavranması sizi doğal olarak sınıfsal antagonizmanın tarafı yapar. Yoksa siz ister istemez Gramsci’nin ifadesiyle burjuva hegemonik bloğun belirlediği politik gündemin parçası haline gelirsiniz.

Yeni kapitalist devletin tolerans ve konfor alanları yaratma yeteneği, hatta aynı anda ikili rejim uygulama kabiliyeti devrimci ve ihtilalci yönlerinizi törpüleyebilir. Konfor ve tolerans alanlarında kaybolursunuz. Bana göre Türkiye sosyalist hareketinin ağırlıktaki kısmı bu eksende yer alıyor. Böylesi bir tercihte likidasyon kaçınılmazlaşır. Yine bu eğilimler için proletarya en fazla ilişki kurulacak bir kesimdir. Sol popülizmin hala sosyalist hareket içinde azımsanamayacak etkisinin varlığı şaşırtıcı değil. Bu bugün ayrıca açık ve örtük sosyal şovenizmle kaynaşmış halde kendini dışa vuruyor.

Bana göre bir tarihsel dönemin aracı olan sendikal yapıların bu misyonlarını tamamladığını düşünüyorum. Sınıf küresel düzeyde ve Türkiye’de var olan bürokrat, korporatist, neokorporatist, yeni devletin organik aparatına dönüşmüş bu yapıları gerçek manada yıkmalıdır.

Bütün bu sorunlara sendikal alandan yanıtlar üretmek mümkün değil. Hatta bana göre bir tarihsel dönemin aracı olan sendikal yapıların bu misyonlarını tamamladığını düşünüyorum. Sınıf küresel düzeyde ve Türkiye’de var olan bürokrat, korporatist, neokorporatist, yeni devletin organik aparatına dönüşmüş bu yapıları gerçek manada yıkmalıdır.

Bu alanda çalışan her arkadaşın bildiği bir gerçeklik aslında söylediklerim. Bugün Mücadeleci Sendikalar ve bir dizi devrimci sendikal yapı karşılarında DİSK, KESK dahil bürokratik ve sınıfın devrimci kimyasını bozan yapılarla karşı karşıya olduklarını görüyorlar ve deneyimliyorlar. Bahsettiğim bu noktalar ayrı, derin bir tartışma konusu ancak bu kadar vurgu yapabiliyorum. Başka bir konuşmamızda daha kapsamlı ve sorunu daha teorik düzeyde açabiliriz.

“Peki ne yapmalı?” sorusuna nasıl cevap verebiliriz…

Ters Dalga çalışması tamda bu konuyu uluslararası deneyimleri bir tarihsel perspektiften ele alarak değerlendiriyor. Aynı kapitalist kuşakta yer alan ve benzer sorunları yaşayan ülkelerde proletarya 1990’ların ortalarından 2000’lerin ilk çeyreğine kadar, sınıf mücadelesi ve sınıfın yaratıcı zenginliği üzerinden hareket edip, yeni emek örgütleri inşa etmişler. Bu emek odakları ya da örgütlerinin yalnızca bir parçasını sendikal yapılar oluşturmuş.

Uluslararası pratikler yeni sınıf/emek örgütlenmeleri olarak dikkat çekiyorlar. Bu emek odaklarının bir parçası olarak, içinde yer alan sendikalarda mücadeleci ve gerçek sendikalar biçimlenmişler. Bu emek örgütleri resmi ve geleneksel sendikaların hiç ilgilenmediği sınıfın farklı segment ve fraksiyonlarını örgütlemeyi başarmalarıyla da dikkat çekiyor. Sınıfın toplumsal maddi bir güce dönüşmesinin yolunu gösteriyorlar. Ya da yeniden yapılanmasının… Bu deneyimler üzerinde düşünmekte yarar var… Marksizmi en kısa olarak uluslararası sınıf hareketinin mücadele, örgütlenme ve direniş deneyimlerin sentezi olarak tanımlayabiliriz.

Karşı Mahalle: Tekrar altını çizecek olursak kapitalizmin gelişimi ve değişimine paralel olarak Türkiye işçi sınıfı da parçalı bir yapıya büründü. Giderek büyüyen hizmet sektöründe bu parçalılık ve dağınıklık hali çok daha kesif. Bu durum örgütlenmeyi oldukça güçleştiriyor. Değindiğiniz örneklerdeki örgütlenme biçimlerinin hangilerinin Türkiye’deki sınıf gerçekliğine uyarlanabileceği konusunu bir parça daha açabilir misiniz?

Volkan Yaraşır: Evet az önce de belirttiğim gibi sınıfın küresel düzeyde yaşadığı parçalı durum ya da yeni kompozisyon Türkiye ya da Anadolu coğrafyasında da yaşanıyor. Özellikle 1995 sonrası başlayan 2000’li yıllarda iyice şekillenen Türkiye kapitalizminin yönelimleri bu süreci belirledi. Türkiye kapitalizmi benim “2. kuşak kapitalist ülkeler” diye tanımladığım coğrafya da yer alıyor. Yani kapasiteleri farklı olsa da Brezilya, Güney Afrika, Güney Kore, Arjantin, Bangladeş, Filipinler’in yer aldığı kuşakta…

Türkiye kapitalizmi iki aksta gelişiyor. Birinci aksı hızlı militarizasyon süreci ve alt emperyalist hamleler oluşturuyor. Konumuzla yakından ilintili olmasına rağmen başlı başına bir eksen olduğundan şimdilik en fazla bir tespit yapmış olalım çünkü bu yönelimle yeni devletin ya da faşizmin yeniden inşa oluşunun yakından bağlantısı var. Hatta bir iç sömürge olan Kürt sorununa yaklaşımla iç içe bir olgu. İkincisi aks olarak Türkiye kapitalizmi küresel emek, değer, meta zincirinin odak coğrafyalarından biri olmaya çalışıyor. Başka bir ifadeyle “Avrupa’nın Bangladeş’i olmayı” hedefliyor. Bunun anlamı mutlak artı değer diktatörlüğüdür. Yani sınıfın daha yoğun ve derin sömürüsüdür.

Türkiye kapitalizmi bir anlamda küresel üretim, lojistik, tedarik merkezi olmanın “radikal” adımlarını atıyor. Anadolu’nun bütün şehirlerinin ve Kürt illerinin bir proleter kente dönüşmesi bu sürecin somut sonuçlarından biri. Başta Batman, Diyarbakır, Van dikkat çekiyor. İzmir ve Manisa hattının, Hong Kong benzeri bir küresel liman ve tedarik üssü olma düzenlemeleri de bu gelişmelerin başka bir yansıması. Bugün 400’ün üzerinde Organize Sanayi Bölgesinin (OSB) kurulması ve 30’a yaklaşan Özel Endüstri Bölgesinin (ÖEB) varlığı bu sürecin bir başka boyutu. Anadolu, küresel fabrikanın bir atölyesi olmuş durumda. 2030’lu yıllarda OSB ve ÖEB sayılarının hızla artması hedefleniyor.

Yaşananlar bir modern çitleme hareketidir. Küresel gelişmelerin, yeni küresel kapitalist iş bölümün dışavurumudur. Dünya fabrikalaşırken ülkeler atölyeleşmektedir.

Yaşananlar bir modern çitleme hareketidir. Küresel gelişmelerin, yeni küresel kapitalist iş bölümün dışavurumudur. Dünya fabrikalaşırken ülkeler atölyeleşmektedir. İlksel birikim Marx’ın Kapital I. ciltteki son derece önemli bir belirlemesidir, David Harvey bu tanımlamaya bazı ekler yapar. Çitlemenin ya da ilksel birikimin sadece kapitalizmin doğuş koşullarındaki tarihsel bir moment değil, neoliberalizmin krizlerini aşmak için devreye soktuğu bir strateji olduğunu vurgular. Aktüel ya da yeni çitlemeyi mülksüzleştirme yoluyla birikim olarak tanımlar. “Kentlerin mutenalaştırılması ve metalaşması, doğal kaynakların, başta madenlerin, toprağın, suyun, nehirlerin şirketlere devredilip, özelleştirilmesi, bilginin tekelleşmesi ve metalaşması” gibi çoklu yeni çitleme biçimleriyle karşı karşıyayız. Bugün Giresun’un bir il olarak maden sahasına çevrilmesi, Anadolu’nun maden ocağı haline getirilmesi, yeni maden yasaları ve kamulaştırma adımları, ekstraktivizm uygulamaları ilksel sermaye birikim hamleleridir, yeni ve agresif sermaye birikim rejiminin yansımalarıdır.

Modern çitleme bir başka yanıyla yoğun bir proleterleştirme süreci olarak işler. Bugün Türkiye bu süreçleri çok yıkıcı bir şekilde yaşıyor. Sınıfın örgütsüzlüğü ve dağınıklığı finans kapitalin son derece stratejik saldırılar yapmasının önünü açıyor. Sınıfın farklı segment ve fraksiyonlara ayrılması ve parçalı yapısı ayrı bir sorun olarak önümüzde duruyor. Ayrıca hizmet sektörü özel olarak parçalı yapısıyla dikkat çekiyor. Resmi, bürokratik ve işbirlikçi sendikal yapılarda ayrıca sınıfı örgütsüzleştirme aracı olarak işlev görüyor. Üyelerinin (bilinçli olarak örgütlü demiyorum) sınıfsal kimliğini aşındıran politikalar izliyor, bir nevi bizim gibi ülkelere özgü atipik işçi aristokrasinin yaratılmasına hizmet ediyor. Sınıfın öfkesi bu yapılar aracılığıyla absorbe ediliyor. Bu süreç sınıfın parçalanmışlığını daha fazla derinleştirirken, sınıf içi hiyerarşiler ortaya çıkıyor. Söylediklerimi Dev. Turizm-İş’te faaliyet yürüten arkadaşların çok iyi anladığını düşünüyorum. Çünkü somut olarak yaşıyorlar.

Şöyle toparlayabiliriz, Ters Dalga’da Filipinler, Brezilya, Güney Afrika, Güney Kore, Arjantin, Hindistan’daki yıkıcı neoliberal politikalara karşı doğrudan eyleme dayanan, doğrudan demokrasiyi ya da işçi demokrasi esas alan ve fiili örgütlenme ve fiili eylemle sınıfın kolektif inisiyatifini açığa çıkaran emek odakları incelendi.

Bu emek odağı pratikleri farklı özgünlüklerde inşa oldu. Sınıfın tüm fraksiyon ve kesimlerine seslenebilen ve her kesime yönelik kendine has örgütlenme modelleri geliştirerek sınıfın parçalanmışlığını fiilen aşan ve sınıfı toplumsal maddi bir güce dönüştüren örgütlenmeler olarak dikkat çektiler. Sermayeden, burjuva siyasal yapılardan ve devletten bağımsızlıklarıyla hem etkili bir güç olabildiler hem de sınıfın kolektif gücünü harekete geçirebildiler. Tabi ki devrimci özne sorunu ve devrimci öznenin yaratılma sorunu yine acil bir sorun olarak dikkat çekti. Belki Filipinler burada özel bir konumda yer aldı.

Güney Kore işçi sınıfının uzun yılları kapsayan illegal örgütlenme pratiği, militan mücadele biçimleri, vahşi kedi grevi pratikleri; Arjantin işsiz işçiler hareketinin sınıf mücadelesi içinde muhteşem yaratıcılıkları yani yeni bir grev tarzı olarak ana arterleri kesmeleri ve Barikatçılar olarak anılmaları; Brezilya işçi hareketinin bürokratik ve korporatist sendikacılığa karşı yarattıkları gerçek sendikacılık ve CUT deneyimi; Filipinlerde bir toplumsal cephe niteliğindeki BAYAN -Halk örgütlenmesi ve FKP ilişkisi ve sınıfın en marjinal kesimlerini örgütlenme becerileri son derece kıymetli birikimlerdir.

Kitabı okuyacak arkadaşlar her ülkenin siyasal ve toplumsal tarihi ekseninde bu muhteşem deneyimlerin özgünlüğünü ve radikalliğini göreceklerdir. Bu deneyimler her şeyden önce enternasyonalist devrimci komünistler olarak bizim deneyimlerimizdir.

Türkiye’de bir emek odağı yaratılmasının acil bir görev olduğunu düşünüyorum. Bugün yaygın olarak gerçekleşen lokal eylemlerin yarattığı birikimlerin ve bağımsız ve devrimci sendikal arayışların kristalize olacağı yerin yeni bir emek odağı olacağını düşünüyorum.

Türkiye özelinde şunları söyleyebilirim. Türkiye’de bir emek odağı yaratılmasının acil bir görev olduğunu düşünüyorum. Bu önerme de başlı başına tartışılması gereken son derece stratejik bir konu. Burada sadece bazı alt çizmeler yapacağım. Bugün yaygın olarak gerçekleşen lokal eylemlerin yarattığı birikimlerin ve bağımsız ve devrimci sendikal arayışların kristalize olacağı yerin yeni bir emek odağı olacağını düşünüyorum.

Emek ya da sınıf odağının bir sendikal yapı olmadığının altını çizmek isterim. Bağımsız mücadeleci sendikaların içinde yer alabileceği ama sadece bir sendikal yapı olmayan sınıfın tüm kesimlerini örgütlemeyi hedefleyen, bir sınıf örgütünden söz ediyorum. Emek odağı fiili örgütlenme ve mücadeleyi esas alan, işçi demokrasisi ve doğrudan eylemle hareket eden bir yapılanma. Kavganın ve direnişin örgütü. Böylesi bir perspektifle hareket etmenin son derece önemli gelişmelerin önünü açacağını düşünüyorum. Emek odağı yaratma çabalarının sınıfın toplumsal ve maddi bir güce dönüşmesi, sınıfın her düzeyde kuşatılmışlığının parçalanması anlamına geldiği bilinmelidir. Bu çaba aynı zamanda bir karşı kültür ve karşı hegemonyanın inşasına tekabül etmektedir. Yani esas olan sınıfla ontolojik ilişki kurmak ve sınıf içinde stratejik konumlanmaktır. Ve sınıftan öğrenmeyi esas almaktır. Olağanüstü bir dönemin içine giriyoruz. Sınıfsal antagonizmanın şiddetleneceği, kapitalist yıkımın derinleşeceği bir konjonktürde yaşıyoruz. Aynı zamanda sınıfsal öfkenin arttığı bir momentumun içindeyiz. Bu öfkenin parçası olmalı ve öfkeye dönüşmeliyiz…

Karşı Mahalle: Volkan hocam Ters Dalga’nın yolu açık olsun, yolumuz açık olsun. Bize vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederiz.

Volkan Yaraşır: Ben teşekkür ederim.