Küreden yerele savaş ve 1 Mayıs

Muhalefetin çitlenmiş bir bahçeye hapsedilmesi arayışı, 1 Mayıs’ta Taksim ısrarını daha anlamlı hale getirdi. Sekterlik, anti-faşist mücadelenin en büyük zaaflarından biri haline geliyor. Faşizme karşı ortak mücadele ruhu yerine ‘devrimcik’ anlatıları büyütülüyor.

Kapitalizm doğuşundan itibaren yayılmacı ve sömürgeci yöntemlerle büyüdü. Bir anlamda ilkel sermaye birikimi hiçbir zaman sona ermedi. Amerikaların ve Hindistan’ın sömürgeleştirilmesi başarılamamış olsaydı hiç kuşku yok ki dünya tarihinin akışı bambaşka bir yol izlerdi. Avrupa ve bir ada devleti olan İngiltere denizleri yayılmacılığın ve dünya egemenliğinin bir yolu olarak benimserken 1600’lardaki Ming Hanedanına, hatta 19. Yüzyılın Afyon Savaşlarına kadar Batı’ya denk bir iktisadi güç olan Çin ise denizleri genellikle bir tehdit olarak algılama eğilimindeydi. Adam Smith 1776’da ”Çin, Avrupa’nın herhangi bir kısmından çok daha zengin bir ülkedir” diye yazmıştı. Çin’in son 50 yılda yarattığı büyük dönüşüm, geniş çaplı bir sömürgecilik pratiğinden beslenmemiş olması açısından da dikkat çekici. Şu ana kadar askeri gücünü küresel ölçekte kullanmaksızın, salt bir iktisadi atılım aracılığıyla süper güç haline gelmiş bir devlete tanık olunmamıştı. Venedik, Ceneviz, Hollanda, İngiltere ve ABD hegemonyalarını büyük ölçüde baş edilmesi güç donanmalarına borçluydular. Çin’in bu istisnai başarısı, Batılı sol ve liberal entelijansiya için de dikkat çekici bir tartışma başlığı haline dönüşüyor ve Çin’in hegemonik etkisini artırıyor. Trump’ın bir serseri yıkım topuna dönüştüğü koşullarda Çin’in askeri gücü ve savaşı öncelemeyen yükselişi ayrıca dikkat çekiyor. Çin’in küresel anlamda hegemonyasının daha da gelişmesi olası küresel savaşın önünü alabilir mi?  

Batı emperyalizmi, Alman Şansölye Merz’in deyimiyle ABD’nin içine düştüğü “utanç  verici” deneyimlerden bolca yaşamadıkça bunun gerçekleşmesi olası görünmüyor. Avrupa’nın Rusya ile dostane bir ilişki geliştirerek enerji güvenliğini temin etmesinin, ABD’nin dünyayı etki bölgelerine taksim ederek Batı yarıküreyi yeniden sömürgeleştirmesinin önüne geçilmesinin, Ortadoğu’da petrol zenginliğinin bölge halklarının tümünün çıkarına bir kalkınma projesinin finansman aracına dönüşmesinin ancak 21. yüzyıl sosyalizminin küresel ölçekte güç kazanmasıyla mümkün olduğu unutulmamalı. Özellikle kendi Utanç Yüzyılının eşiğindeki Avrupa’da toprağa gömülmüş olan devrimci dinamiklerin hafızadan güncele sıçrayarak maddileşmeleri, insanlığın önümüzdeki yıllarda bilim kurgu filmlerini çağrıştıran apokaliptik bir sahneye mi yoksa yapay zekanın da üretime entegre edilerek az çalışılan çok yaşanan bir bolluk sosyalizmine mi ilerleyeceğinin belirlenmesinde etkili olacak.

Savaşın sınırları şimdilik Hürmüz’deki sinir harbinde sınanıyor. Önemli soru şu: ABD bu savaşı kaybettiği ve savaşta ısrarcı olursa konvansiyonel yollarla kısa sürede bitiremeyeceği gerçeğiyle yüzleşebilecek mi? Yoksa her ne pahasına olursa olsun, küresel hegemon rolünü korumak için “medeniyet düzleyici” nükleer silah kullanımına dair bir iç konsensus oluşturabilecek mi? Hürmüz’de tansiyonun yükseldiği anlarda bu seçeneğin de masada olduğunu düşünmemiz için yeterince sebep var. İsrail İran’ın nükleer sahibi olmasını kendisi için varoluşsal bir tehdit olarak göreceği için nükleer silahın kullanılması yönünde eğilime gerekçe üretiyor. Ancak Hegseth’in ve Trump’ın açıklamaları ABD’nin şimdilik elini silahtan çekme eğilimine yöneldiğini gösteriyor. Rubio, “Epik Dehşet Operasyonu”nun sona erdiğini, operasyonun amacına ulaştığını açıkça ilan etti. ABD’nin İran’a sunduğu 14 maddelik memorandum siyasi çözümü ve Hürmüz’ün acilen açılmasına yoğunlaşıyor. Ancak hem İran içinde Devrim Muhafızları’nın iktidar üzerindeki denetimin güçlenmesinin yaratacağı iç çelişkiler hem de İsrail/BAE’nin sonu gelmez provokasyon ihtirasları Ortadoğu’da kararlı bir dengeye ulaşmamızın kısa vadede zor olduğunu düşündürüyor. İran’da iç siyasette Devrim Muhafızları ve Reformistler arasında gerilim üst seviyede. Arakçı, fazla uzlaşmacı bir tutum aldığı için sert bir biçimde eleştirildi. ABD ve İsrail saldırganlığı durdurulduğu oranda İran halkının baskıcı rejime karşı daha gür bir hareket geliştireceği düşünülmeli. Emperyalizme karşı tereddütsüz bir biçimde direnişin yanında olanlar barış koşullarında da kadınlara, Kürtlere, gençlere ve işçilere hayatı zindan etme niyetindeki Devrim Muhafızları diktatörlüğüne karşı da halkın isyanının enternasyonalist destekçileri olmaktan imtina etmeyeceklerdir.

Savaşın küresel etkilerinin birçok ülkede sosyal patlamaları gündeme getireceği artık neredeyse kesinleşti. Gübre başta olmak üzere tarımsal maliyetler yükseliyor. Silah sanayileri dışında durgunluk, işsizlik ve yüksek enflasyon zaten 2008 sonrasında kendisine gelememiş birçok ülkede toplumsal hareketlerin enerji kazanmasına yol açacaktır. Bu hareketlerin yönü genel olarak faşizme dönük olsa da işçi sınıfı içinde mevzilenebilmiş, güvence talebiyle eşitlik ve özgürlük talebini yeni bir senteze kavuşturmayı başarabilmiş bir devrimci sosyalist eğilim hızla belirleyici bir güç haline gelebilir. Trump’ın kendisi için her açıdan utanç verici bir barışa ikna edilmesinde, küresel konjonktürün sermaye iktidarının küresel ve eşzamanlı düzeyde hedef alınmasına giderek uygun hale gelmesinde savaşın oynadığı belirleyici rolün de etkili olduğu unutulmamalı.

Türkiye de nisan enflasyonunun da hissettirdiği gibi savaşın ve belki ondan da tahrip edici bir sonuç üreten OVP’nin sonuçlarını daha yıkıcı bir biçimde deneyimlemenin eşiğinde. Sanayi ve tarımda çarklar giderek yavaşlıyor, her iki sektörde de ciddi istihdam kayıpları dikkat çekici. 2025’in son çeyreğinde tarımda 212 bin, sanayide 282 bin kişilik kayıplar var. Mart ayında ihracat, bir önceki yılın aynı ayına göre %6.4 azalarak 21,9 milyar dolara gerilerken, ithalat %8, 2lik bir artışla 33.1 milyar dolar seviyesine ulaştı. Yüksek teknolojili ürünlerin ihracat içindeki payı hala sadece %3,5. Bu arada silah ve askeri mühimmat artışındaki hız dikkat çekici. Geçen yıl nisan ayında 203 milyar dolar olan silah ihracatı bu yıl aynı ayda 535 milyon dolara ulaştı. Silah ihracatı hala toplamın %2’si seviyesinde ama hızla yükselmeye devam ediyor.

Geniş tanımlı işsizlik %31.5. Çalışabilir nüfusun 1/3’ü işsiz ve iş aramaktan da ümidini kesmiş. Kadınların istihdam oranı %30’lara takılıp kalmış durumda. Türkiye kapitalizminin üretici güçlerin gelişiminin önünde devasa bir engel haline gelmesinin en açık ifadesi 11 milyonluk atıl işgücü ve istihdama katılma oranının %50’lerde sabitlenmesi. En büyük zenginlik kaynağı insan emeğinden yeterince yararlanamayan bir toplumun zenginleşmesi mümkün değil. Eğitimli gençlerin iş bulamaması üretici güçlerin üretim ilişkilerinin geriliğinden kaynaklı engellenmesinin en açık örneği. Spekülasyona, finans oyunlarına, kumarhane kapitalizmine bulunan kaynaklar üretime yönelmiyor. Finans kapital, saflarına yeni katılan MÜSİAD üyeleriyle de kalkınmanın önündeki en büyük engel haline gelmiş varlığını dönüştürebilmiş değil. Türkiye toplumun bu geri kalmışlıktan kurtulmasının tek yolu, TÜSİAD MÜSİAD kırması bu asalaktan kurtulmaktan ve sosyalist kalkınma için planlı bir sanayi politikasından  geçiyor.

Türkiye enerji girdilerinin pahalandığı, cari açığının arttığı koşullarda dövizi tutmayı daha ne kadar başarabilecek? Döviz enflasyon oranında artmıyor, TL değer kazanıyor, ihracat pahalanıyor, ithalat ucuzluyor. “ Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası verilerine göre, TÜFE bazlı Reel Efektik Döviz Kuru (REK) endeksi, Nisan ayında bir önceki aya göre 1,59 puan artarak 106,30 seviyesine yükseldi. Veri altı yılın en yüksek seviyesi olarak kaydedildi.” Savaşla bir kez daha sarsılan Merkez Bankası rezervleri kuru daha ne kadar tutabilecek? Kurun tutulamaması zaten kontrol altına alınamayan enflasyonun tamamen hiperenflasyon moduna geçmesi sonucunu doğurabilir. Seçim yılı yaklaşırken tekel dışı sermayedarlar faizlerde hızlı bir indirim talep ediyorlar ancak kurun tutulamadığı koşullarda ortodoks yöntemler çerçevesinde indirim gerçekleştirilemez.

Bu koşullarda CHP’ye yönelik bir mutlak butlanın olasılığı artıyor çünkü bütünlüğünü koruyan bir CHP’nin seçim ekonomisi uygulanamayan bir 2027 seçiminde iktidara seçenek rolünü güçlü bir biçimde oynayabilmesi daha da mümkün hale gelir. Ancak mutlak butlan kararı yaratabileceği toplumsal mobilizasyonla kurun kontrol altında tutulmasını daha da zorlaştıracak koşullar yaratabilir. Kurun ani yükselişi büyük oranda döviz cinsinden borçlanmış ve imalat sektöründe faaliyet yürüten finans kapital şirketlerini de yıkıcı sonuçlarla karşı karşıya bırakabilir. Savaşın kısa sürede bitme ihtimalinin artması burada ortaya çıkan basınçları da zayıflatacaktır.

Hegel’in “tanınma, hakkın temelidir” ilkesi geçerliliğini hala sürdürüyor. Süreç açısından yaşanan tıkanma görüntüsünün de özellikle Öcalan’ın statüsü konusunda yaşanabilecek olası gelişmelerle aşılacağı izlenimi güçleniyor. İran Savaşı’nın yarattığı belirsizlik ve devlet ile KÖH arasında çelişkiyi derinleştirecek yönler barındırmasının etkileri zayıflıyor. Sürecin geleceğiyle ilgili beklentileri tarafların açıklamalarından ziyade Suriye’de yaşanan entegrasyonun gelişiminden değerlendirmek daha sağlıklı olacaktır ki bu sahada dikkat çekici bir olumsuzluk yok. KÖH tarafından yapılan açıklamada yeni bir ismin kullanılması, bununla eş zamanlı olarak Bahçeli’nin yeniden gündeme bomba gibi düşen bir grup konuşması yapması sürecin mutfağında çalışmaların devam ettiğini gösteriyor. Bahçeli, iç cepheyi güçlendirme adı altında Cumhur İttifakı’nın iktidarının güçlü bir biçimde sorgulanmadığı, iktidarın da tebalarına görece “şefkatle” yaklaşacağı bir rejim yapıcısı rolüne daha da ısınıyor. CHP’nin ve DEM’in önüne konulan Saray Rejimi’nin meşruiyetini tartışma konusu yapmaksızın kendi meselelerine yoğunlaşmaları ve iktidarı değiştirecek bir güç biriktirme stratejisinden uzak durmaları. Düzen, kendi muhalefetine kendi iktidarını hedef almayacakları güvencesini vermeleri karşısında nefes alıp vermelerini güvence altına alacak bir toplum sözleşmesi dayatması içinde. Körfez petrol ve doğalgazının Suriye’den Akdeniz’e çıkarılması, İran’ın hışmına uğrayan Dubai’den kaçan sermayenin İstanbul’a cezbedilmesi, Trump’tan zılgıt yiyen AB’nin Türkiye’ye kurduğu setleri geri çekmesi gibi hikayeleri de kurtuluş projesi olarak pazarlayarak Erdoğan’ın vazgeçilmezliğini eksen alan bir politik atmosfer yaratılmak isteniyor. Bahçeli’nin demeçlerini Erdoğan’a baskı yapmaya yönelik değil de onu politik riski yüksek konulardan olabildiğince sakınmak olduğunu düşünmek çok daha açıklayıcı.

Muhalefetin böylesi bir çitlenmiş bahçeye hapsedilmesi arayışlarının kısmen zemin bulduğu görüntüsünün öne çıkması bu sene 1 Mayıs’ta Taksim zorlamasını daha anlamlı bir hale getirdi. 2025’te 19 Mart sonrasında oluşan kitle hareketlerinin bütünlüğünü kaybetmeksizin sınıf gündemiyle iç içe geçmesinin zemini olarak 1 Mayıs başka bir anlam taşıyordu. Dolayısıyla esas olan Taksim değil birlikteliğin korunması ve sınıf siyasetine yönelişin güçlenmesiydi. O momentte açıktır ki 1 Mayıs 2025 tartışmaları yarattığı yıkıcı etkilerle hareketi inmelendirdi, gençliğin önemli bir kesimini yabancılaştırdı, hareketin içinde sosyalistlerin etkisini daha da zayıflattı, CHP’nin rutin mitinglerinin dışındaki kitle katılım kanallarını daralttı. Bu seneyse muhalefetin uzlaşma zeminine zorlandığı koşullarda, çizili çerçevenin dışına çıkmanın kendisi öncelikli bir görev ve hedef haline geldi. Ancak bunu yaparken de alan fetişizminin ötesinde sınıfın en geniş dinamiklerini de arkada bırakmayan bir taktik esneklikten kopmamak gerektiği açıktı. Eşitsiz gelişimin varlığı işçi sınıfının tek bir hedefe bütünlüklü yönelimini zorluyor. Ancak gençliğin özellikle sınıf siyasetini sahiplenme, ileriye taşıma ve devrimci zeminde yeniden üretme arzusu bu zaafiyeti aşacak bir enerjiyi ortaya çıkartıyor. Bu dönemin gençlik dinamikleri hem faşizmin içinde politikleşme ve bu sayede çelikleşme hem de orta sınıf karakterin daha da zayıfladığı belirgin bir proleterleşme boyutuyla devrimci kabarışın yükünü sırtlanabilecek bir meziyet ortaya koymakta. Gezi’nin faşizm öncesi dönemin atmosferinde şekillenmiş gençlik dinamizmi koşullara kendi gerçekliğini dayatmaya çalışmış, işler umduğu gibi gitmeyince de hızla siyasetin dışına düşmüştü. Bugün ise faşizmin karanlığında politikleşen eğilimler zorluklara çok daha aşılı, egosantrik ve orta sınıf ruh hallerini hızla geride bırakmaya bütünüyle konsantre bir eğilim içindeler. Bu açıdan Taksim ısrarının böylesi bir zeminden güç alması oldukça önemliydi.

Ancak bir önceki dönemin sosyalist önder kadrolarının genel olarak bu dönemin dinamiklerini kavramakta, onlardan öğrenmekte, güncel görevleri kapsayıcı bir biçimde formüle etmekte oldukça yetersiz kaldığı bir kakafoni de dikkatlerden kaçmıyor. Çok büyük iddialar, çok kemiksiz diller bu zaaflardan dolayı kendi organizasyon eksikliklerinde bin bir düğüm haline gelebiliyorlar. İki yıldır Taksim İnisiyatifi adı altında hareket eden yapılar bu sene kimi iç sorunlarının da yarattığı basınçla Taksim tercihinde bulunan TİP’in görece kitlesel katılımı ve müzakereyle açtığı alan sayesinde kendilerine bir yıl yetecek ve menkıbeler üretebilecekleri bir devrimcik gerçekleştirdiği düşüncesindeler. DİSK Genel Merkezi’ne duyulan garezin motive ettiği bu ruh hali faşizme karşı bir ortak mücadele ruhunun gelişmesine hizmet etmeyen bir ergenlikten sıyrılmamakta ısrarcı, geçtiğimiz yıl verdikleri zararın muhasebesinden fersahlarca uzak. Maraş saldırısı sonrasındaki öğretmenlerin yükselen mücadelesi konumlandırabiliyor. DEM’i ve son derece dinamik Kürt siyasetini düzen içi muhalefet diyerek rahatlıkla paketleyebiliyor. Faşizm tespiti yapılıyor ancak sekterliğin kendisinin anti-faşist mücadelenin en büyük zaafı olduğu üzerine lakırdı kurmuyor. Bordigist sayıklamalar eşliğinde kendi eylemini dev aynasında göstermek için şişindikçe şişiniyor. Bu sorumsuz yaklaşım dar bir çevrede, cemaatleşmiş kapalı topluluklarda bir karşılık bulabilir ancak politik bir sınıf hareketin inşa etme sorumluluğunu asla taşıyamaz. Sendikal bürokrasinin günahları saymakla bitmez ve bugünün değil son 50 yılın konusudur. Buradan çıkarılması gereken sonuç mütevazı bir Taksim zorlamasından bir devrim zortlaması üretmek olmamalıdır.

Tuncer Bakırhan’ın demeçlerinde izini sürebileceğimiz Saray’dan fazla ricacı temayül, artık neredeyse bir buhran haline dönüşmüş işçi sınıfının yaşam koşullarına karşı büyüttüğü direncin başını enternasyonalizmden nasibini yeterince almamış politik aktörlerin çekeceği bir öbeklenmenin etki alanını daha da genişletme riski taşıyor. Saray Rejimi’nden kurtulmayı önceleyen ve bunu da işçi sınıfının öfkesine sarmalanarak başarmayı temel strateji haline getirmiş öznelerin bu ricacı dille rezonans kurabilmeleri neredeyse imkânsız. Oysa enternasyonalist bir politik sınıf hareketi önderliği, işçi sınıfımızın çok belirleyici fraksiyonlarından birisi olarak düşünülmesi gereken Kürt işçileri hareketin organik bir parçası haline getirebilmek açısından bir zorunluluk. Doruk Madencilik işçilerinin direnişinin açıkça gösterdiği gibi kararlı ve kitlesel bir sınıf dinamiği Rejimin yumuşak karnında çok sert salvolar indirebilme kapasitesine sahip. Rejimin bunun farkında olduğundan karşısında ciddi ve kararlı bir sınıf hareketi bulunca ağzı yüzü birbirine karışıyor.

Sonuç olarak esas saflaşmanın faşizmle emekçi halkımız arasında olduğunu unutturacak düzeyde demokrasi güçleri arasında bir polemik yaratmaya çalışan bir yaklaşım hele de iddialarının altını doldurabilecek bir pratik ortaya koyamadığı ölçüde kendi zeminini boşaltıyor.

Buna karşılık demokrasi güçlerinin faşizme karşı birlikteliğinde ısrarcı, Saray Rejimi’ne karşı tutumuyla net, Kürt halkının barış talebine dost olduğu kadar Saray’ın manipülasyonlarına karşı net tavırlar almaktan geri durmayan, emperyalizme, NATO’ya, İsrail’e karşı olduğu her halinden belli, hem Kadıköy’e ve Türkiye’de onlarca meydana yüzlerce emekçiyi taşıyan hem de Taksim yasaklarına karşı kararlılıkla direnen, faşizmin yenilmesinin politik bir sınıf hareketin inşasına bağlı olduğunu gören ve bunun için tüm kapasitesini zorlayan bir politik öznenin varlığı ve gelişimi hiç kuşku yok ki geleceğe güvenle bakabilmemizi sağlayacak bir zemin yaratmaktadır.