Distopya ve devrim

Bir sosyalist devrim finansal servetleri yeniden dağıtamaz ve teknolojik gelişmeleri dar bir azınlığın çıkarlarından bağımsız bir hatta sokamazsa yapay zekâ sonrası dönüşümlerin etkisiyle denetim ve gözetimin şimdiye kadar tecrübe edilmemiş seviyelere yükselmesi, emekçi sınıfların ve işsizlerin birleşik ve kendileri için politik özneler hâline dönüşebilmelerinin önündeki engellerin güçlenmesi kaçınılmaz görünüyor.

Çizim: Jack Smyth

2008 finansal krizi sonrasında emperyalist devletlerin miktarsal kolaylaştırma (QE) adı altında piyasalara sürdükleri trilyonlarca dolar, teknoloji devi şirketlerinin kasalarına park etti. Bu düzeyde yüksek bir finansal akım bütün dünyada konut ve gayrimenkul fiyatlarında astronomik artışlara yol açarak barınma krizini tetikledi. 2008 krizi ve pandemi, toplumlar içinde servet eşitsizliğini olağanüstü seviyelere çıkardı. Yapay zekâ bazlı teknolojik devrim, kol emeğinin yanı sıra zihin emeğinin de hızla değersizleşmesini sağlamaya yönelik gelişiyor. Bu gelişmelerin üretim süreçlerine yansımasının önemli bir istihdam daralması yaratmaması mümkün değil. Aynı zamanda özellikle sağlık alanında ortaya çıkan dönüşümler zenginlerin neredeyse sonsuza kadar gençleşerek hayatta kalabilmesinin altyapısını hazırlıyor. Bu koşullarda teknolojik dönüşümlerden yararlanabilen bir azınlığın, insanlık içerisinden üretim ilişkilerinden doğan koşullar tarafından yapay seçilimi yoluyla farklı bir türe, bir tür übermensch (üst insana) dönüşmesi mümkün. İstihdam edilemeyen ve artık nüfus hâline gelen milyarlar ile olağanüstü nitelikler kazanmış bir hayatı deneyimleyebilen bir azınlık arasındaki ilişkinin demokratik bir mahiyet kazanabilmesi ve sürdürülebilmesi bu dönüşümlerle giderek imkânsızlaşıyor. Bir sosyalist devrim finansal servetleri yeniden dağıtamaz ve teknolojik gelişmeleri dar bir azınlığın çıkarlarından bağımsız bir hatta sokamazsa yapay zekâ sonrası dönüşümlerin etkisiyle denetim ve gözetimin şimdiye kadar tecrübe edilmemiş seviyelere yükselmesi, emekçi sınıfların ve işsizlerin birleşik ve kendileri için politik özneler hâline dönüşebilmelerinin önündeki engellerin güçlenmesi kaçınılmaz görünüyor.

Emperyalist merkezlerde emekçi sınıflar, bu gidişatın etkilerini hissederek işleri bu noktaya getiren politik aktörleri tasfiye ediyorlar. Egemen sınıfın geleneksel politik temsilcilerine duyulan derin güvensizlik köklü politik çalkantıları tetikliyor. Ancak bu tepkiler yanlış bir ön kabule, yaşananların sorumlusunun göçmenler ve “sanayiyi, istihdamı, eski güzel günleri çalan” başta Çin olmak üzere yeni yükselen güçler olduğu varsayımına dayandığından öfkeyi doğrudan finans kapitale ve kapitalizme yönlendiremiyor. Faşist politik aktörler yabancı düşmanlığından beslenerek, ortaya çıkan büyük eşitsizliğin sürdürülebilmesini mümkün kılacak politik dönüşümü gerçekleştirmeye soyunuyorlar.

21. yüzyılın ikinci çeyreği, sonuçları toplumsal düzeyde son derece eşitsiz dağılacak bir teknolojik devrime eşlik eden 21. yüzyıl faşizminin istikrar yaratma çabalarına ve bunlara karşı mutlak biçimde köleleşmemek ve Gazze benzeri gettolarda birikerek dönemsel katliamlarla sayısı kontrol altında tutulacak artık toplum hâline dönüşmememek için örgütlenmeye ve devrime ekmek ve su kadar ihtiyaç duyacak milyarların mücadelesine sahne olacak.

Kanada başbakanı Carney, Davos toplantısına damga vuran konuşmasında yaşanan dönüşümü kopma/kırılma (rupture) olarak nitelemişti. Geçtiğimiz hafta sonu düzenlenen Münih Güvenlik Konferansı’na sunulan raporun adı da “yıkım devam ediyor” (under construction) oldu. Trump yönetimi, ABD finans kapitalinin küresel hâkimiyetini kaybetmekte olduğununun bilincinin verdiği telaşla kendisini bu duruma getirdiğini düşündüğü, 1945 ve özellikle de 1989 sonrasında kendi kurduğu küresel sistemi revizyona uğratmakla meşgul. Nükleer silahlanmayı sınırlandıran anlaşmanın yenilenmemesi revizyonizmin olası boyutlarını insanlığın yokoluşu kertesine sıçratma riskini daha da büyütüyor.

Ulusal ve uluslararası ölçeklerde kapitalizmin yaratmış olduğu hayal kırıklıklarına rağmen hâkim olmaya devam edebilmek adına daha baskıcı, kuralsız ve keyfî yönetim biçimlerine yönelmek zorunda kalması kısa vadede karamsarlığı büyütecek sonuçlar yaratacaktır. Ancak geçmiş dönemlerin aşıldığını hızla idrak eden, yeni dönemin koşullarına uygun politik yönelimlerin arkasında ısrarla durabilen, kendisini sınıfsal mevzilerde organik bir parça olarak konumlandırabilen, sosyal medyanın sanal aleminden taşabilen, gerçek toplumsal çelişkilerin çözümüne aday bir özne olarak kendisini kurabilen politik aktörler açısından bereketli bir dönemin açıldığı aşikârdır. Faşistleşmenin giderek radikalleşmesi, sermaye sınıfının iktidarını da kısa vadede güçlendiren ancak orta vadede kritik kırılma potansiyelleriyle yükleyen etkiler yaratır. Şu ana kadar İspanya ve Portekiz faşizmleri dışında kendisine istikrar kazandırabilen faşist rejim kurulamamış olması, onların da istikrarlarını giderek sönümlenmelerine borçlu olmaları ve karizmatik liderlerini kaybettikten sonra hızla çökmeleri bu iddiamızı destekler. Faşizmin taşıdığı, devrimci koşullar yaratarak yıkılma ve düşmanlarını güçlü bir biçimde birleştirme potansiyeli finans kapital açısından şimdiye kadar faşizmin ancak olağanüstü bir devlet biçimi olarak varolmasını açıklar. Faşizmin olağan biçim hâline dönüşmesi kapitalizmin aşılması olanağını orta vadede güçlendirir.

Türkiye’de yeni bakan atamaları rejimin radikalleşmesine yönelik bir yeni hamle midir? Seçimler sathı mailine girilirken gerçekleşen bu atamaların, muhalefetin odağındaki CHP’nin daha fazla baskı altına alınmasını ve temel toplumsal mücadele alanının sınıfsal olandan kültürel olana çekilmesinin iktidar tarafından hedeflendiği varsayımıyla güçlü bağları kurulabilir. Orta Vadeli Programı uygularken gidilen 2024 seçimleri iktidar açısından büyük bir şok olmuştu. Benzer bir şokun yaşanmaması ya programın esnetilmesiyle ya da toplumsal gündemin sınıfsal olandan uzaklaştırılmasıyla mümkün olabilir. Bu açıdan Suriye’deki IŞİD artığı iktidarla girişilen derin kader birliği ülke içinde de dinsel olanın hâkimiyetini güçlendirme yönelimini desteklemektedir. DEM Parti’nin desteğinin olası bir Anayasa değişikliğine ve 2027 seçimlerine kadar bir potansiyel olarak korunması arzusuyla birleşince dinselleştirme gündeminin iktidar açısından anlamı daha da büyümektedir. Devrimci politik özne, böylesi bir dönemde demokratik laikliğin savunulması noktasında yaşanacak bir tereddüdün ağır politik sonuçları olacağını unutmadan hareket etmeli ancak ezberci ve harcıalem söylemlerin de yukarıda belirtilen proletarya ve prekarya mevzilerinde derinleşme açısından yabancılaştırıcı etkiler yaratabilecek olduğu gerçeğini de akılda tutmaya devam etmelidir. Siyasal İslam’ın faşizmin inşasının temel ideolojik motifi olduğu düşünülürse bu konuda 1990’ların, siyasal İslam’ın askerî vesayet ve finans kapital karşısında altta dövüştüğü günlerdeki reflekslerden çok daha güçlülerine ihtiyaç olduğu da ortadadır. Demokrasinin ve laikliğin savunulması sınıfsal olanın içinden üretilmelidir, sınıfsal olandan kopuk savunular ideolojik savrulmalara kapıları sonuna kadar açabilmektedir.

Her gün kendimize sormamız gereken temel soru, “Bu büyük altüst oluşun karşısında ayakta duracak ve onu dönüştürecek ideolojik, politik ve örgütsel donanıma nasıl sahip olabiliriz?” olmalıdır.