Güvence, Kimlikler ve 2 Temmuz – M. Sinan Mert

Güvence toplumunun inşası aslında insanın doğuştan edindiği kimliklere mutlak anlamda saygı duyan bir siyasi yapının inşasından bağımsız düşünülemez.

İllustrasyon: Glennis

Sadece iktisadi araçlarla güvence toplumunun inşası mümkün olabilir mi?

Marksist bakış açısına göre devlet sınıflı toplumların bir doğal uzantısıydı ve sınıfların fiilen ortadan kaldırılması sonrasında devlet de sönümlenecekti. Dolayısıyla devletin sönümlenmesini temin için politik kimi önlemlere gerek yoktu, sınıfların ilgası devlet-toplum ikiliğinin aşılması için yeterliydi. Ancak 20. yüzyıl pratiği bu beklentiye uygun şekillenmedi. Devletin ekonomik faaliyetler alanında tek belirleyici haline gelmesi, bu anlamda egemen sınıfların ortadan kaldırılması devletsizliğe, devlet-toplum ikiliğinin aşılmasına yol açmadı. Toplumun kendisini bir yönetici aygıt olarak örgütleyemediği; işçi sınıfının otonom, devletten bağımsız öz örgütlenmelerinin kendilerini bir denge-denetim mekanizması olarak koruyamadığı tüm deneyimlerde kaçınılmaz olarak bürokratik deformasyon yaşandı. Bunun aşılması açısından en sıra dışı anti-bürokratik kampanyalardan birisi olan Çin Kültür Devrimi de parti içindeki fraksiyonların hesaplaşmasında araçsallaştırıldı, sonu gelmez bir anarşiye evrildi. Bu anti bürokratik eylem karşısında, parti kendisine siyasi meşruiyet yaratabilmek adına, yani siyasi iktidarını korumak amacıyla 1978 yılında başlattığı reformlar aracılığıyla iktisadi iktidarını kısmen toplumla paylaşıma açtı, ancak bu reform işçi sınıfının bağımsız öz örgütlenmesinin mümkün kılındığı sosyalist demokrasiyi toplumsallaştıran siyasi reform süreciyle genişletilmeyince ortaya özel mülkiyetin restore edildiği, toplumsal sınıfların yeniden oluştuğu ancak komünist tek parti iktidarının korunduğu bir acayiplik ortaya çıktı.

Liberal devlet teorisine göre ise toplum içinde bulunduğu doğal halin süreklileşen risklerine karşı kendine ait yetkilerden bir kısmını bir toplumsal sözleşme sonucunda egemene teslim eder. Egemen, sahip olduğu yetkilerle vatandaşları doğal halin sürekli savaş halinden çıkarır ve onlara asgari bir barış halini garanti eder. Bu toplumsal sözleşmenin meşruiyeti ise egemen tarafından vatandaşlara güvenliğin sunulmaya devam edilmesine bağlıdır. Burada güvenliğin anlamı can güvenliği ile sınırlanmıştır. Egemen can güvenliğini sağlayabildiği oranda meşrudur. Liberal teori, sınıflı toplumun çelişkili bütünlüğünü bir arada tutmak üzere tüm göreli özerkliğine rağmen son kertede egemen sınıflar adına davranan devlete bir rasyonel temel yaratma girişimidir. İşçinin burjuvaya emek gücünü bir sözleşme ile satmasının sömürüyü gizlemesi gibi toplumsal sözleşme teorisi de gerçekte ilkel sermaye birikimine benzer biçimde gerçekleşen bir siyasi konum gaspını makul ve kabul edilebilir bir çerçevede izah etmeye çalışmadır. Sözleşmeye rızası olup olmadığı sorulmayan tarafın (işçi, vatandaş) kendi iradesiyle bir anlaşmaya varmış gibi gösterilmesi liberal teorinin üzerine oturduğu büyük yalandır.

İktisadi anlamda yaşanan güvencesizleşmenin kendisine meşruiyet üretebilmek adına çoğunluk, mülk sahibi, erkek kimliklere sağladığı imtiyazlar liberal görünümlü siyasi rejimlerin aslında Atina ve Roma demokrasilerinde olduğu gibi özgür vatandaş-köle ikiliğini örtük bir biçimde de olsa koruduklarını göstermektedir. ABD tarihinin en çok can kaybına yol açan hadisesi olan İç Savaş, bu ikiliğin açık biçimini belki ortadan kaldırabildi ama örtük bir biçimde sistem içinde korunmasına engel olamadı. Türkiye devletini kuran kadroların, bir pre-kapitalist toplumsal kimlik olarak  “Osmanlı”nın çözülüşünü bir travma olarak yaşamaları sonrasında toplumsal homojenliğe ve merkeziliğe duydukları takıntı seviyesindeki bağımlılık da Türklük Sözleşmesi dışında kalan geniş kesimlerin aslında “sözde vatandaş” olarak görülmesini bir kalıtsal nitelik olarak devletin genetik kodlarına işledi. Türklük Sözleşmesi’nin doğuşunu mümkün kılan sermaye birikiminin de büyük oranda etnik soykırım-zorunlu mübadele gibi siyasi ve militarist adımlarla gerçekleştirilmesi devletin topluma Schmitttçi dost-düşman ikiliğinden bakmasını kaçınılmaz hale getirdi. Soğuk Savaş yıllarında devletin düşman kategorisinde gördüğü kimliklerin kendisini giderek daha fazla devrimci-sosyalist seçenekler içinden ifade etmesi de devlet nezdindeki dost-düşman yarılmasını kemikleştirdi. 2 Temmuz 1993’te Sivas’ta yaşananlar ve sonrasında linçci katillere uygulanan cezasızlık ve müsamaha, iç siyasetin dost-düşman parantezinden okunmasının doğal bir sonucudur.

Güvence toplumunun inşası aslında insanın doğuştan edindiği kimliklere mutlak anlamda saygı duyan bir siyasi yapının inşasından bağımsız düşünülemez. Güvencesizliğin sınıfsal ve kimliksel olanı nasıl birbirine sımsıkı bağladığına Urfalı mevsimlik tarım emekçilerinin yollara saçılan cenazelerinde maalesef bir kez daha tanık olduk. Kimliklere özgürlük getirecek bir siyasi yapının inşası azınlıktaki kimliklerin özgürlük mücadeleleri ile kendisini çoğunlukçu sözleşmenin konfor alanında hisseden ancak emeği sömürülen, yoksulluğa ve güvencesizliğe terk edilen alt sınıfların iktisadi güvence mücadelelerinin birleşmesi ile yaratılabilir. Vatandaşlık bağının etnik değil iktisadi ve siyasi eşitlik aracılığıyla kurulduğu, dost düşman ikiliğinin emek sömürücüleriyle alt sınıflar arasında yeniden inşa edildiği, toplumun kendi örgütlenmeleri aracılığıyla kaderini hiçbir zaman hiçbir devlete mutlak anlamda emanet etmeyeceği bir geleceğin inşası için yeni bir dil, yaklaşım ve mücadele biçimleri yaratma noktasında hep birlikte düşünmeye ve eylemeye, praksise, devam edelim.

Authorrr

Yazarın Diğer Yazıları