15-16 Haziran Eylemlerinden Günümüze (2) – Mehmet Yılmazer

Gündelik sürükleyici akıntının üstüne çıkarak geleceği kurgulayabilmek gerekiyor. Yoksa gündelik gelgitlerin anaforu içinde bunalmak kaçınılmazdır.

15-16 Haziran eylemlerinin temelinde AP-Demirel iktidarının sendikalar kanununda yapmak istediği değişiklikle Türk-İş dışındaki konfederasyonları, somut olarak DİSK’i, tasfiye etme amacı yatıyordu. Bu eylemler iki gün boyunca Türkiye’nin kalbi sayılan İstanbul’u felç etti. Kanun sokaktan geri döndü. Ancak o günlerin unutulmaz örgütlenmesi Dev-Genç’liler ise olaya bu sınırda bakmıyorlardı. Onlar büyük bir coşku ile “proletarya(nın) ayaklandı”ğını düşündüler.

15-16 Haziran olaylarını Dev-Genç olmadan düşünmek imkânsızdır ve büyük bir tarihsel hata olur. Sınıf ile gençlik arasındaki bu büyük bilinç farkı, işçiler eylemi bir “sendikal hak” olarak görürken, genç devrimcilerin “proletarya ayaklanmasının” işareti olarak görmeleri, o günlerin en önemli ideolojik, stratejik ve siyasal sorunuydu. Bu sorun bir olumsuzluk değil, devrime giden yolda yapılması ve aşılması gereken görevlerin en somut ve basit tanımıydı.

15-16 Haziran eylemleri devrimci hareket içindeki strateji tartışmalarına güçlü bir ivme verdi. Ancak olaylar işçi sınıfını ve onun öncü rolünü henüz kavramayan siyasi yapılarda radikal bir düşünce değişikliği yaratmadı. Olaylardan öğrenmek basit doğru bir çizgi boyunca olmuyor. Ayrıca haziran eylemlerinden hemen sonra ilan edilen sıkıyönetim ve aradan bir yıl geçmeden gelen 12 Mart askeri darbesi bilinçlerin gelişmesinde karmaşık ve çapraz yollar yarattı. Özellikle işçi sınıfının varlığını gören, ancak kentlerin “emperyalizmin işgalinde” olmasından dolayı “fiili öncülüğünün” imkânsızlığını savunan siyasi yapılar içinde yoğun tartışmalara neden oldu. Bu tartışmalar 12 Mart içinde farklılaşmalara yol açtı. Halk savaşıyla “kırlarda kızıl üslerin yaratılması”nı savunan strateji ise askeri darbe ile kendini doğrulanmış olarak gördü: Mücadelenin kırlara taşınmasının zamanı gelmişti.

O yıllarda Türkiye’de kapitalizmi ve işçi sınıfını daha gerçeğe yakın kavrayan yapılar da elbette vardı. Bir kısmı stratejik olarak “parlamenter” yoldan yürüme tercihi yaparak, o günkü deyimiyle “orta burjuvazi” ile sürekli ittifak yollarını aradı.

Buradan zaman çizgisi üzerinde bir sıçrama yapıp 90’lı yıllara gelelim. 12 Eylül askeri darbesi, devrimci hareketin ikinci büyük stratejik sınavı oldu. Yaşanan deneylerden hareketle ülke gerçeklerine daha doğru bakan görüşler ortaya çıkarken, aynı zamanda çok farklı bir tarihsel sürecin kapıları da açılıyordu. 90’lı yıllar Türkiye devrimci hareketinde sadece stratejik olarak hatalı yaklaşımların değişim süreci olarak değil, aynı zamanda büyük bir stratejik erozyonun da yaşandığı yıllar oldu. Bu büyük erozyon düzelme çabalarını bir anlamda görünmez hale getirdi.

Bir yanda, kapitalizmin yeni bir dalga olarak hızlı gelişimi kırlara dayalı stratejik yaklaşımları sorgulanır hale getirdi. Öte yandan, Kürt özgürlük hareketinin 14 Ağustos 1984 çıkışı, stratejilerde “kır” denilen yerin büyük ölçüde Kürdistan olduğunun tartışmasız kanıtı oldu. Bütün bunlar yaşanırken sosyalist sistemin çöküşü, sorunu sadece strateji alanından çekip alarak ideoloji alanına taşıdı. Bir gelişme de,  90’ların sonlarına doğru Türkiye’de kapitalizm artık yapısal bir değişime uğrayarak, “bilgi-hizmet kapitalizmi”ne geçiyor olmasıdır;  böylece sınıf yapıları köklü değişime uğruyordu.

90’lı yıllar Kürt özgürlük hareketinin politik ortama damgasını vurduğu, dünyada da sınıf mücadeleleri geri çekilirken “kimlik” mücadelesinin öne çıktığı yıllar oldu. Bu gerçekler erozyona uğrayan stratejilerin onarılması çabalarını kaçınılmaz bir şekilde etkiledi. 1960’ların ortasından itibaren yoğunlaşan strateji tartışmalarıyla karşılaştırıldığında 90’lı yıllarda yoğun bir strateji tartışması yerine gündelik gidişin içinde kendiliğinden bir sürükleniş hâkimdi.

Bu yıllarda iki önemli stratejik değişim sanki sessiz sedasız yaşanıyordu. Devrimci hareketin 1970’li yıllarda ve sonrasında devrimci güçler konumlanmasında ya da o günlerin bilinen deyimiyle “devrimin ittifaklar sorunun”da genel kabul görmüş yaklaşımı olan “işçi-köylü ittifakı” 90’lı yıllar sonrasında fazla anılmaz olmuştu. Bu elbette bir unutkanlık değil ülkede yaşanan büyük değişimin bilinçlere yansıyan bir sonucuydu. Bir yandan yükselen Kürt özgürlük hareketi, sorunun sadece köylü sorunu olmadığını en kör göze batar hale getirmişti. Öte yandan, kapitalizmin Özal yıllarıyla birlikte büyük gelişim dalgası sonucu kırlar büyük kentlerin varoşlarına yığılmışlardı. Bir bakıma işçi-köylü ittifakı büyük kent varoşlarına taşınmış, elbette aynı zamanda bir yapısal değişime uğramıştı.

Ayrıca, kapitalizmin “fabrika kapitalizminden” informatik çağına girmesiyle işçi sınıfının yapısında da büyük değişimler yaşanıyordu. Eski örgütlenme ve mücadele biçimleri önceki yıllarda verdikleri sonuçları vermiyorlardı. Sendikal örgütlenmeler zayıflamış, işçi sınıfı hem yatay hem de dikey parçalanmalara uğruyordu. Sanki düzenli ordu savaşlarının sonu gelmişti.

Devrimci hareket 1960’larda yeniden doğuş yıllarında devrim yolunu ararken dünya çok zengin ve yaygın yaşanmış ve iktidar olmuş örneklerle doluydu. Bugün böyle bir ortam yok. Dün, dünya deneylerini tekrar etme hatasını belli ölçüde işleyen devrimci hareket, bugün hem örnek sıkıntısı içindedir hem de başarısızlığa uğrayan deneylerle köklü bir hesaplaşma göreviyle yüz yüzedir. 15-16 Haziran’ın tam 50. yılında bu hesaplaşmanın hala yapılamadığını söylemek hatalı olmaz.

Kapitalizmin değişim periyodları dikkate alınırsa kurgulanan stratejilerin ömrünün ortalama 20-25 yıl olduğunu öngörmek, bu süreçlerde yapısal değişimlerin yaşanmasını beklemek yanlış olmaz. Sosyalist sistemin yıkılışı ve kapitalizmde yaşanan büyük yapısal değişimden dolayı dünya sınıflar savaşı ortamında önemli altüstlükler yaşanmaktadır. Bunların gündelik sürükleyici akıntısının üstüne çıkarak geleceği kurgulayabilmek gerekiyor. Yoksa gündelik gelgitlerin anaforu içinde bunalmak kaçınılmazdır.

Kendi topraklarımızda olanları gündelik siyasetten öteye stratejik değerler seviyesine yükseltebilmek hala bir görev olarak duruyor. Dünyadaki deneyler ise 19. ve 20. yüzyıldaki kadar kesin nitelik ve formlara girmiş değiller. Ancak yine de özellikle 21. yüzyıl başlarından itibaren önemli deneyler yaşanıyor. Bu deneylerden bilgi ve gelecek için yollar süzmek önceki dönemlerdeki kadar net renklere bürünmese de önümüzde başka bir yol da yoktur. 

Bu yolda öncünün konumu ve rolünün büyük değişime uğradığı biliniyor. Bugünkü deyimiyle devrimin “öznesi” önceki günler kadar açık ve net görünmüyor. 21. yüzyıl devrimlerinde bu sorunun en azından genel hatlarını da haftaya çizmeye çalışalım.

Yazarın Diğer Yazıları