Kararsız Denge ve Direnişin Gücü – M. Sinan Mert

Faşizm çözüldükten sonra yaşanacak günah çıkarma ayinlerinin küçük provaları yaşanmakta. İktidar bloğunun toplumsal desteğinin hızla azaldığı buna karşılık kurumsal kapasitesinin kendisini güçlü göstermeye yettiği bir ara dönemin fenomenleri olarak görmek gerekiyor bu gelişmeleri. Kararsız bir denge noktasındayız.

HDP’nin başlattığı yürüyüş önemli bir başarı kazandı. Hedeflerini net bir biçimde ortaya koyan, kendi gücüyle sözünün şiddeti arasındaki dengeyi doğru yakalayan, ısrar ve kararlılığını net bir biçimde ifade eden bir eylem çizgisi devlet şiddetinin mutlak belirleyiciliği imgesini zayıflattı. Şiddetin ve devlet zorunun hoparlörü olmadan, “Bak gördün mü yine saldırıyorlar, bir şey yaptırmayacaklar” bilincinin büyütülmesine hizmet eden bir mağdur edebiyatına düşmeden başarıldı bu. Özellikle Edirne ve Kandıra’nın başlangıç veya önemli uğrak noktaları olarak seçilmesi de cezaevinde rehin tutulan yöneticilere vefa duygusunu öne çıkartması ile etkili oldu. 12 Eylül zindanlarının genç kadın direnişçisi Gülten Kışanak, bugün de cezaevinde ve dimdik ayakta. Demirtaş’ın, Yüksekdağ’ın, Tuncel’in, Tuğluk’un, Baluken’in kararlı duruşları iktidar bloğunun, tüm hışmına rağmen, 7 Haziran 2015’in rövanşını bir türlü alamadığının kararlı birer ifadesi olarak herkese güç veriyor.

HDP’nin yürüyüşünün başarılı olduğunun bir diğer göstergesi ise baro başkanlarının başlattığı yürüyüş sonrasında yaşanan gelişmeler. Yine HDP eylemine benzer bir biçimde kararlı bir kadro eylemi olarak başlayan yürüyüş, belirli bir eşik aşıldıktan toplumsal psikolojinin dönüşmesine hizmet eden sonuçlar yaratmaya başladı. İstiklal Caddesi’nde toplanan yüzlerce avukatın kitlesel çıkışı ve yandaş Feyzioğlu’nu istifaya davet etmesi, HDP yürüyüşünün Kadıköy ve Esenyurt’ta yarattığına benzer bir atmosfer yarattı. Sokakta geçirilen gece sonrasında Feyzioğlu’nun alana gelmek zorunda kalması ancak yürüyüşçülerin kendisini muhatap almamaları direnişin değiştirme ve dönüştürme gücüne dair önemli bir hatıra olarak tarihteki yerini aldı.

Derin devlet eklentili ve “sol” görünümlü Feyzioğlu, Perinçek gibi tiplerin Saray yanaşmalığıyla politik sermayelerini hızla tüketmeleri önemli bir zihinsel temizlenme etkisi yaratacaktır. TGB’nin Baro Başkanlarının Ankara yürüyüşünü “terörö” ile ilişkilendirmesinin hala bu kadar çok insanı şaşırtabilmesi bu sürecin yavaş işlediğini gösterse de iktidar yandaşlığının rezil olma ile eş anlamlı olmaya başlayacağı günler artık uzakta değil. Saray’ın kültürel hegemonya girişiminin Ajda Pekkan-Demet Akalın konserlerinde milyonları çarçur etmesi, 15 Temmuz gazilerinin AKP önünde eylem yapması, HDP’yi neden kanalına çıkarmadığını “terörö” ile açıklayan “anchorman”in cemaat övücü mesajlarının ortaya çıkması sonrasında “Kandırıldım, utanıyorum” diye günah çıkarması olayları neredeyse bir haftaya sıkıştı. Faşizm çözüldükten sonra yaşanacak günah çıkarma ayinlerinin küçük provaları yaşanmakta. İktidar bloğunun toplumsal desteğinin hızla azaldığı buna karşılık kurumsal kapasitesinin kendisini güçlü göstermeye yettiği bir ara dönemin fenomenleri olarak görmek gerekiyor bu gelişmeleri. Kararsız bir denge noktasındayız.

İktidar bloğunun çeşitli hamleleri hem kendi içindeki kimi uyumsuzluklar hem de gösterilen tepkiler sonucunda amacına ulaşmakta zorlanıyor. Kıdem tazminatı ile ilgili dönüşüm çok istenmesine rağmen şimdilik geriye çekildi. Milliyetçilik ekseni ile ilişkilendirilemeyen hiçbir konuda iktidarın bir mutabakat imgesi oluşturabilmesine olanak yok. Sırf bu yüzden bir güreşçinin devlet bankası yönetim kuruluna atanmasına yapılan itirazlara dahi “ezan, millet, bayrak, Ayasofya”lı cevaplar üretilerek daha da komik duruma düşülüyor. 15 Temmuz sonrasında Cemaat kadrolaşmasını ve onun ABD ile ilişki içerisinde bir devlet mahfili olma durumunu ana mesele olarak görüp tasfiyesi konusunda Erdoğan’a destek veren AKP-MHP ekseni dışındaki kesimler bu pozisyonlarını değiştiriyorlar. İktidarın OdaTV cenahını bir kez daha hedef alması bu kayma ile ilgili görünüyor.

İçinde bulunduğumuz kararsız dengenin ne yöne doğru evrileceği ekonomide yaşanan sıkıntıların ana gündem üzerinde ne kadar belirleyici olacağına bağlı. Bir tarafta görülmemiş boyutlarda işsizlik yaşanırken, istihdam oranı kıyamet alameti bir biçimde %42’lere düşürülmüşken ülkenin onlarca yılda biriktirilmiş tüm varlıkları Varlık Fonu adı altında sorgusuz sualsiz bir hanedanın hazinesi haline dönüştürülüyor. Varlık Fonu, en son Turkcell’de çoğunluk hissenin sahibi oldu. Türkiye’nin merkezi bütçesinin yaklaşık %40’ına karşılık gelen 33.5 milyar dolarlık ve fiilen denetlenmeyen bir fondan söz ediyoruz. Batık sermayeleri kurtarmak ve zombi şirketleri ayakta tutmak için yurtdışından borçlanan, batık inşaatları üstlenen, devlet bankalarını kredi patlaması için oyuncak hale getiren, ekonomide Saray’ın doğrudan uzantısı bir gariplikten bahsediyoruz. Saray’ın, toplumsal zenginliği kendi kişisel sermayesi, kendi varlığı olarak gördüğünün ifadesi olarak böyle adlandırılmış, yoksa dünyadaki diğer Varlık Fonları ile ne altyapı ne de içerik olarak alakası olmayan, yerli ve milli bir Varlık Fonu bu.

İçine düştüğümüz derin işsizlik, borçluluk ve geleceksizlik karşısında toplumsal zenginliğin Saray’ın ya da dolar milyarderlerinin kişisel varlığını büyütmek için değil de hepimizin güvenceli bir yaşam sürebilmesi için değerlendirilmesini hedefleyen bir mücadele programı için güçlerimizi birleştirebilirsek içinde bulunduğumuz kararsız dengeyi emekçiler lehine değiştirebiliriz.

Yazarın Diğer Yazıları