Tutunamayanlara Bir Toplum Vadetmek – M. Sinan Mert

Sermaye ilişkisinin güncel biçiminin çözdüğü toplumsallık içerisinde en sıradan gündelik dayanışma ilişkilerinden bile kopuşmuş bireyler neredeyse sıfır güvence ile büyük bir felaket ve sürüklenmenin ortasında kalakalmış hissediyorlar kendilerini. İşsizlik intiharları, kontrol edilemeyen anksiyete fırtınaları milyonların gündelik yaşamını bir korku filmine dönüştürmüş durumda. Marketlerden ve evlerden çalma eylemi giderek yaygınlaşıyor.

George Floyd’un katledilmesi sonrasında önce tüm ABD kentlerine sonra da küresel ölçeğe yayılan kitlesel eylemler devlet zorbalığına karşı alt sınıflarda biriken öfkenin yaygınlığını bütün açıklığıyla görünür hale getirdi. Polis zorbalığı hiçbir dünya başkenti için soyut bir konu değil. Kentlerde zor koşullarda yaşamlarını sürdürmeye çalışan emekçi sınıflar kâr ve servetlerinden ödün vermeyen egemen sınıfların devlet zorunu kentlerin her santimetrekaresine, her saniyesine yayma politikasını bedenlerinde açıkça hissediyorlar.

Pandemi sonrasında 2020 yılının büyük bir resesyonun izini taşıyacağı artık kesinleşiyor. IMF’nin beklentilerine göre ABD ekonomisi %6, Avro bölgesi ise % 7.5 küçülecek. Dünya ekonomisinin bir süredir temposu düşen motoru Çin’de ancak %1 büyüme bekleniyor. Türkiye’nin ise %5 küçüleceği tahmin ediliyor. Küçülmenin bu boyutlara ulaşması ve toparlanmanın kısa sürede gerçekleşme umutlarının kırılganlığı kentlerde daha büyük halk isyanlarının yaşanması ihtimalini güçlendiriyor. Devletlerin polis aracılığıyla sergilediği zorbalık gösterileri ise bu olasılığı yönetebilme kaygısıyla doğrudan ilişkili. Neoliberal politikalar bir süredir zaten rıza üretemiyordu. Dünyada yükselen otoriterleşme dalgası da doğrudan bu konjonktürün nafile bir sonucu.

Kentler faşizme ve sömürüye karşı öfkenin yükseldiği yeni merkezler haline geldikçe önümüzdeki ayların aslında ne derece kritik bir moment haline dönüşebileceği anlaşılıyor. Resesyon, yoksullara kaynak aktarım kanalları olan patronaj ağlarına dökülen kaynakları da azaltıyor. Hammadde fiyatlarının düşüşü, küresel ısınma dolayısıyla gıda fiyatlarındaki hızlı artışla birlikte açlığı bir kez daha kentlerin gündemine getiriyor.

Sermaye rejiminin yaşamsal tehlike ortadan kalkmadığı halde normalleşme yarışına girişmesi, emekçileri evde tutacak bir ekonomik koşulu sağlayamaması, kriz koşullarının emekçileri ve küçük burjuvaziyi köşeye sıkıştırırken ve bir kez daha mülksüzleştirirken finans kapitalin süreçten kazançlarını arttırarak çıkması, dünyanın dört bir köşesinde binlerce yaşlı insanın evlerinde tek başlarına ölmüş bulunması iktisadi ve sosyolojik krizi aynı zamanda devasa bir ahlaki çöküş görüntüsü ile birleştiriyor. Sermaye ilişkisinin güncel biçiminin çözdüğü toplumsallık içerisinde en sıradan gündelik dayanışma ilişkilerinden bile kopuşmuş bireyler neredeyse sıfır güvence ile büyük bir felaket ve sürüklenmenin ortasında kalakalmış hissediyorlar kendilerini. İşsizlik intiharları, kontrol edilemeyen anksiyete fırtınaları milyonların gündelik yaşamını bir korku filmine dönüştürmüş durumda. Marketlerden ve evlerden çalma eylemi giderek yaygınlaşıyor.

Sermaye ilişkisinin hayatlarımızı yağmalamasının geldiği boyutlar hala net bir biçimde görülememişken ABD’de George Floyd eylemlerinde yaşananlarla ilgili tartışmaların da yağma ve şiddet noktasına sıkışması her açıdan mide bulandırıcı. Bizler yaşamın her alanında şiddete maruz kalıyoruz. Yarınımızın ne olacağını bilememek, açlıkla sınanmak düzenin hepimize dayattığı devasa bir şiddet. Bu şiddet olmasa insanların 2500 lira maaşa bir ay boyunca dillerini yutarak, her türlü riski göze alarak çalışması mümkün değil.

Egemen sınıf müderrislerinin en önemli becerisi egemenlerin her türlü zorbalığını akılcı, zorunlu ve kaçınılmaz olarak gösterirken alt sınıfların öfkesini terör ve vandalizm olarak suçsallaştırmasıdır. Alt sınıflar, enselerinde ne kadar boza pişirilirse pişirilsin sakin olmak, sükûnetini korumak zorundadır. Şiddet tekeli devletin, dolayısıyla egemen sınıfın elindedir. Alt sınıfın öfkesi ise suçtur.

Oysa tarihin ilerlemesinin alt sınıfların her ne pahasına olursa olsun ayağa kalkmasıyla, kendisini egemen sınıflar karşısında saydıracak bir zor ve örgütlülük seviyesine ulaşması ile mümkün olduğu açıktır. Hiçbir tarihsel ilerleme, alt sınıflar lehine yaşanan hiçbir iyileşme kusursuz politik analizlerle, salon münakaşaları ile gerçekleşmedi. Bugün 2008 krizine rağmen servetin yeniden dağılımının gerçekleşmemesi insanlığı büyük bir yok oluşun eşiğine taşıyor. Tüm bu zıvanadan çıkmışlığı yerine oturtacak tek eksiğimiz alt sınıfların büyük düzleyici gücüdür.

Canlısına da ölüsüne de hürmet gösterilmeyen işçinin, kadının, Kürdün, siyahın öfkesi dünyayı güzelleştirir. Öfkemiz çivisi çıkmış, frenleri boşalmış dünyanızın aranan imdat frenidir.

Zulme isyan haktır. Paylaşılmayan servet çalıntıdır.

Güvence birliğimizdedir.

Yazarın Diğer Yazıları