Yetersiz Bakiye

Yine de bu satırlar, sadece karanlığı tarif etmek için düşmedi kâğıda. Bakiyeler tek başınayken hep noksan, hep boynu bükük. Ama o eksik bakiyeleri toplaması yapıldığında, yetersizlik dediğimiz şey bir şölene dönüşebilir.

Sıra sana geldiğinde kredi kartın POS cihazına yaklaştığında, o sesi duyarsın. Sonra o mekanik, soğuk, o pis ses yankılanır “yetersiz bakiye”

“Yetersiz bakiye” Türkiye yoksullarının kulağında yalnızca bir uyarı sesi değildir; boğaza düğümlenen, omuzları aşağı çeken, bakışı yere düşüren bir anıdır. Sadece bir kelime değil, bir haldir. Yoksulluk burada sayıyla ölçülmez; yüz kızarmasıyla, aceleyle cebine uzanan elle, sonraya ertelenen ihtiyaçla ölçülür. Çocuk, oyuncak vitrinine bakıp “alınır mı” diye sormaktan vazgeçtiği o andır, yetersiz bakiye. Bir babanın çocuğunun gözlerinin içine bakarken hissettiği mahcubiyettir. Bir annenin akşam sofrasında tencerenin kapağını açarken duyduğu o hafif utançtır. Bir gencin arkadaşlarıyla bir çay bahçesine oturmak için cebini yoklarken hissettiği o anlık duraksamadır.

Görünmezlik

Çocuğunun ateşi yükselmişti; gözleri cam gibi parlıyor, küçük bedeni annesinin omzunda ağırlaşıyordu. Elindeki buruşturulmuş yeşil kartla, mermer zemini ışıldayan o devasa özel hastanenin bekleme salonunda oturuyordu kadın. Hemşire kısa bir an başını kaldırdı. Yüzünde tuhaf bir ifade vardı; ezbere dönüşmüş bir nezaket, uykusuzluktan incelmiş göz kapakları, dudak kenarında tutulan bir çaresizlik. Kadının elindeki karta baktı, sonra çocuğun yüzüne. Bir şey söylemedi. Zaten bazı cümleler ağızdan çıkmadan anlaşılırdı. Yetersiz bakiye demesine gerek yoktu.

Köy Okulu

Öğretmen yamuk sobaya baktı, bir de rengi solmuş haritaya; yetersiz bakiye der gibiydi. Tahtaya sığdıramadığı ufuklar, müfredatın dar kalıplarına sıkışmış bilgiler ve bir sonraki tayin dönemine kadar besleyebileceği o kısıtlı umut. Her sabah ‘bugün ne eksik’ diye başlar günü; çünkü mesele sadece bütçe ya da imkan değildir, sistemin ona tanıdığı o daracık ‘hareket alanı’ bile yetersizdir.

Borcun Gölgesi

Üniversite sınavına giren genç, ailesinin tüm birikiminin o büyük hayallere yetmediğini anladı. Bu yetersiz bakiyeydi. Annesinin “sen yaparsın” derken titreyen sesi, babasının küllüğü boşaltmadan yeniden yaktığı sigara. Yetersiz bakiye, nesiller arası aktarılan bir borçtur aslında. Baba borçlu doğar, oğul o borcun gölgesinde büyür, torun daha hayata atılmadan bu yükü sırtlanır. Ve bu zincir, “eksiklik” duygusunu bir nesilden ötekine en acı miras olarak bırakır.

Kadın ve Ayna

Kadın aynaya baktı. Yüzünü düzeltti. Sonra yine özür dileyecekmiş gibi sustu. Kadın acılarını sessiz mi yaşar? Hiç sesi çıkmaz mı, bağırmaz mı? Sessiz bir iç monolog şeklinde mi? En dramatik tarafı da burası mı? Kadın da travmalar, ani patlamalar değil de damla damla iç erozyon şeklin de midir? Sabah tekrar aynaya baktığında önce yüzünü değil de olası suçunu mu görür? Bu soru, bilinçdışında sürekli yankılanır mı? “Bugün başıma bir şey gelirse, hangi davranışım yüzünden?” diye düşünür mü? Bu öğrenilmiş hayatta kalma stratejisi mi? Zulmün bu laneti kalıcı mıdır? Bu öfke birikmesinden korkulmalı mı? Hesap kesim tarihi yakın mı?

Zihnin Taa İçi

Karşıt bir görüşün kitabını açtı. Bir başka halkın, bir başka inancın; geçmişi ve istemi görebilir miydi?  Okunabilir miydi? Keşfedilebilir miydi? İlk birkaç sayfada sıkıldı. Kalemi elindeydi; yalnızca kendisini doğrulayan cümlelerin altını çizdi. Anlamadığı yerlere soru değil, küçümseyen işaretler bıraktı kenarlara. Kitabı kapattığında, farklı bir fikre değil, kendi yankısına dokunmuştu. Zihninin ekranında sessizce aynı uyarı yanıyordu: ‘Yetersiz bakiye’.

Komşu

Binanın beşinci katında, otuz yıllık kiracı ile üç yıllık ev sahibi arasında aidat ve ortak gider konusu hep kavga çıkar.  Aslında ikisinin de cebinde yoktur o para. Ama sistem onlara birbirini suçlamayı öğretmiştir, dayanışmayı değil. “Öteki” olarak belleyip hiç tanımadan hüküm giydirdiği, muhabbet kurmaktan korktuğu insan, aslında aynı kaderi paylaştığı komşusudur. Oysa yetersiz bakiye sadece mağdurun değil, failin de hikâyesidir. Çünkü sistem, insanların birbirine güven sermayesini kemirir. Yan komşusuna duyulan o köklü güvensizlik, biriktirilmiş en eski bakiyedir: Limiti tükenmiş, faizi katlanmış bir şüphe. Dayanışma çağrısı doğru mudur? Örgütsüz dayanışma romantizm midir?

İki Kıskaç

Kimlik kontrolünde adını söylerken sesi her defasında biraz yavaşlardı. Çocukluğundan beri bazı harfleri dikkatli telaffuz etmeyi öğrenmişti. Kahvede devlet konuşulurken başka susulur, aşiret konuşulurken başka susulurdu. Babası hep aynı cümleyi fısıldardı: ‘Fazla görünme.’ Ama insan, kendi hayatında görünmeden nasıl yaşardı? İki ayrı el boğazındaydı sanki; biri ‘boyun eğ’ diyordu, diğeri ‘bizden değilsen yoksun.’ İçinde büyüyen öfke bundan doğdu. Yalnızca yokluktan değil; sürekli eksik sayılmaktan. Zihninin derininde aynı uyarı yanıyordu: Yetersiz bakiye.

Vilyım Linç

Birlik olunması gereken yerde, insan insanın kurdu kesilmişti. Gece yarısı telefonunun ekranına düştü o gönderi. Bir saniye durdu, sonra paylaştı. Ardından yorumlara geçti. Tanımadığı birine saatlerce öfke yazdı. Ekranın ışığı yüzüne vuruyordu; kahvesinden bir yudum aldı, başka bir yorumu beğendi. Birinin işten atıldığını okudu. Eskiden insanlar meydanlarda toplanırdı; ipe çekilenleri, taşlananları seyrederlerdi. Rivayet edilir ki bazıları urganın liflerini bile hatıra diye saklardı. Şimdi meydanların yerini ekranlar aldı. Kalabalık yine aynı kalabalıktı; yalnızca ellerindeki taş değişmişti. Her şey vardı: hüküm vermeye hazır bir kibir, hiç tanımadığı birini parçalamaya hevesli bir dil, uzun süre unutmayan karanlık bir hafıza… Ama durup dinleme sabrı yoktu. Anlama gayreti yoktu. “Ya onun yerinde ben olsaydım?” diyecek bir iç ses gittikçe silinmişti. Kimse “Ya yanlışsa?” diye sormadı. İnsanların birbirine karşı duyduğu o bitmeyen şüphe, geriye kalan vicdan kırıntılarını da ezip geçmişti. Hepsi yetersiz bakiyeydi. Hepsi blokeydi. Peki kalabalıkların bu taşkınlığı yalnızca ahlaki bir çürüme midir? Yoksa örgütlü korkunun yeni biçimi mimidir?

Toplama

Yine de bu satırlar, sadece karanlığı tarif etmek için düşmedi kâğıda. Bakiyeler tek başınayken hep noksan, hep boynu bükük. Ama o eksik bakiyeleri toplaması yapıldığında, yetersizlik dediğimiz şey bir şölene dönüşebilir. Buna dayanışma ismi konulmalı. Tek başımıza değil, organizasyonu büyüterek. Mucize beklenmemeli, kurtarıcı da. Birbirinin yarasına bakabilen cesaret, bir başlangıç olabilir.