Minneapolis Sokaklarında Gezen Fanon ve Dargeçit’te Bir Mağara – M. Sinan Mert

Sınıfsal eşitsizlik kendisini diğer sömürme biçimleriyle iç içe geçerek ifade ediyor ve bu ifade biçimini yeterince sınıfçı ve saf olmadığı için eleştirmek sırtını olgusal gerçekliğe dönmek ve hiç gelmeyecek bir su katılmamış proleter isyanını beklemek anlamına gelecektir.

ABD’de George Floyd’un güpegündüz, herkesin gözü önünde vahşice katledilmesi sonrasında patlayan isyan çok yönlü okunmaya açık. Afro Amerikalıların nefessiz bırakılarak öldürüldüğü sokak idamları yeni değil. Ancak bu sefer yaşanan isyan, ABD’nin ve küresel kapitalizmin patlayacak yer arayan sorunlarını büyük bir şiddetle görünür hale getiriyor. 2008 krizinin aşılamayan etkileri pandemi ile birleşince kapitalist merkezler şimdiye kadar hiç olmadığı kadar zayıf halka görünümüne bürünüyor.

ABD’nin ve kapitalizmin kolonyalizm dokusundan asla kurtulamayacağını bir kez daha hatırlıyoruz bu yaşananlarda. Jim Jarmusch’un “Dead Man” filminde adım adım sergilenen “şiddet, servet ve üstün beyaz adam” birlikteliği bütün yıkıcılığıyla son derece diri. Fanon’un sömürgecilik analizinde gösterdiği gibi sömürgeleştirileni insan olarak görmeme, medeni olanın dışında olanı algılama, ezilenin başına geleni kendi sorumluluğu olarak görme saplantıları beyazlığın ayrılmaz parçaları. Sömürgeleştirilen bedenlerin başına gelenler birer istisna hali olarak algılanmak durumunda, çünkü sömürgeleştirilen “renkli” beden kendi geri kalmışlığı, ilkelliği ve “anormalliği” ile tüm bunları çağırıyor ve fazlasıyla hak ediyor. Hukuk, demokrasi, insan hakları, eşitlik gibi kavramlar medeni olana ve alana ait, bunun dışındakiler için geçerli değil. Irkçılığın ve devletperverliğin bu istisna yaratma hali siyasi rejimlerin otoriterleşmesi ile de ön açıcı bir biçimde ilişkileniyor çünkü otoriterizm de, hele de günümüzde kendisine demokrasi görüntüsü vermeye çalışanı düşünüldüğünde, kendisine böylesi lokal keyfilik alanları yaratarak yönetiyor. Bir doktorun dikiş atacağı bölüm dışında vücudun her yerini yeşil örtüsüyle kapattığı ancak “yara”nın müdahaleye açık biçimde bırakıldığı “ameliyat” konseptine benzetilebilir bu durum. Faşizm bugünkü biçiminde çok daha seçici bir zor ve keyfilik uygulaması olarak yaşanıyor. Örtünün açık bırakıldığı noktada kaldıysanız başınıza ne geleceği ile ilgili hiçbir hukuk olmaması bu süreğen olağanüstü hal rejimlerinde meşrulaştırılabiliyor. Bu durum yaşanan keyfiliklere toplumsal reaksiyonun oluşmasını da engellediği için toplumsal olanı çözücü ve çürütücü etkiler yaratıyor, devlet kılığındaki egemen ve sömürgeci bu hedefi sürekli güncellenen aralıktan sızarak ezilenlerin kendi seslerini örmesini giderek imkansız hale getirmeye çalışıyor.

Pandemi sürecinde 40 milyon ABD’linin işsiz kalması, buna karşılık en zengin ABD’lilerin servetlerinin aynı dönemde 600 milyar dolar büyümesi bu isyanı tetikleyen en önemli faktörlerin başında geliyor. Pandemi yönetimini eline yüzüne bulaştıran, 100 binden fazla insanın ölmesine seyirci kalan, ölenlerin büyük bir kısmının toplumun en korumasız yoksul, Afro ya da Hispanik yaşlılar olmasına karşılık maske takmanın bile suç sayıldığı ve eli silahlı milislerin  “normalleşme” adına yerel meclisleri bastığı bir ülkede yaşananlara bu düzeyde bir tepki doğması her açıdan anlaşılabilir. Sanders kampanyasının sadece bir sosyal demokrat yanılsama olmadığı, sosyalist düşüncenin etkisini birçok eylemde belirgin bir biçimde hissettirdiği ortada. Trump “radikal sol”u  her fırsatta boş yere hedef göstermiyor. İsyanın ırk ayrımcılığı ekseninde başlamasının onun sınıfsal kimliğini örttüğünü düşünen ezberci arkadaşlar hala sınıf meselesinin, sömürgecilik ve toplumsal cinsiyet meselelerinden kopuk bir biçimde ele alınamayacağının yüküyle bir an önce hesaplaşmalılar. Sınıfsal eşitsizlik kendisini diğer sömürme biçimleriyle iç içe geçerek ifade ediyor ve bu ifade biçimini yeterince sınıfçı ve saf olmadığı için eleştirmek sırtını olgusal gerçekliğe dönmek ve hiç gelmeyecek bir su katılmamış proleter isyanını beklemek anlamına gelecektir. Tarihimizdeki büyük devrimlerin sınıfsal çelişki ile birlikte çok katmanlı sömürü biçimlerinin iç içe geçtiği, sınıfsal olanla ulus ve toplumsal cinsiyetle ilgili öğelerin karmaşık doğasının bütün çelişkileriyle ilişkilenmeye açık politik aktörleri tarafından yönetildiği unutulmamalı. “Ulusların kendi hakkını tayin etme hakkı” benimsenmese, köylülere toprak dağıtılmasa Ekim Devrimi büyük ihtimalle kaçırılmış büyük bir fırsata dönüşürdü.

ABD’deki isyanın bir demokratikleşme dalgası yerine egemen sınıfların daha büyük bir geri tepmesi ile yanıtlanması umutsuzluk yaratmamalı. Bu durum sadece gereğinden fazla yataycı, örgütlenme karşıtı, çağımızın popüler sol kültürüyle daha ciddi hesaplaşmamıza yol açmalı. Tek adamcı, gerontokratik, Stalinist yapılara dönük eleştirel tutum leğendeki suyla beraber bebeği de attığından beri ezilenler devletler karşısında uzun erimli denge yaratma ve aşma olanağı yaratamıyor. “Yeryüzünün Lanetlileri” kendilerini yeniden inşa etmenin yolunu bulma yükümlülüğü ile karşı karşıyalar.

Bitirirken ABD’deki isyanla ilgili atıp tutmanın ancak Türkiye’de Kürtlerin mezarlarına yapılanlar karşısında dilini yutmanın dayanılmaz hafifliğinden de bahsetmeden geçemeyiz. Mardin Dargeçit’te bir mağarada bulunan 40 kafatası, kaybedilen babasının mezarını bulmak için didinen kararlı bir evlat tarafından bulunuyor. Bölgede tahrip edilen mezarlardan çıkarılan kemikler, Kilyos’ta plastik kutulara konmuş biçimde balık istifi halinde Kimsesizler Mezarlığı’na gömülüyor. Karakollardan işkence fotoğrafları ve videoları böbürlenerek paylaşılıyor. “Terörist” kapısı, vatandaşlıktan çıkışın adına dönüşüyor ve bir biçimde “ne yapılırsa müstahak” bir nüfus oluşuyor, büyüyor, büyüyor. Kaybettiği iktidarını bir beton lahit üzerinde panik halinde sağlamlaştırmaya çalışan iktidar, keyfiyet penceresini Kürtler üzerinden genişlettikçe genişletiyor.

Bu yüzden güvence mücadelesini, temel bir vatandaşlık hakkı güvencesinden ayrı düşünemeyiz. Sadece gelir değil eşit vatandaşlık, onur, saygınlık ve yaşam güvencesi için de güçlerimizi birleştirmeliyiz. Devletin dokunulamaz haklarımıza tecavüzünü hiçbir “terörist” hikâyesi meşrulaştıramaz.  Güvence mücadelesi aynı zamanda bir eşit vatandaşlık mücadelesidir.

Yeryüzünün bütün lanetlileri, birleşiniz!

Yazarın Diğer Yazıları