Suriye sınavımız: Rojava’da Kürtler, sahilde Aleviler
Rojava’daki direniş, salt bir mevzi savaşından öte, haysiyet ve onur kavgası olacaktır. Unutulmamalıdır ki Rojava’nın düşmesi yalnızca Kürtler açısından bir kayıp olmayacak; aynı zamanda IŞİD ve artıkları karşısında önemli bir savunma gücünün yitirilmesi anlamına gelecektir.

Emperyalizm, Trump’la birlikte küresel ve bölgesel ölçekte yeni bir dizayn sürecine yöneldi.
Çin ve Rusya tek kutuplu dünyaya karşı belirleyici aktörlerken, ABD emperyalizmi, silah ve askerî üstünlüğüne dayanarak hegemonyasını zorbalıkla tahkim etmek istemektedir.
Ukrayna Savaşı’yla yıpratma ve yorgun düşürme stratejisi izlenilen Rusya, bölgesel ve küresel etkisini kısmi olarak kaybetmiştir. Çin ise askerî çatışmaların yıpratıcı olacağını öngörerek ticaret ve teknolojik ilerlemeyi öncelemiştir.
Küresel ve bölgesel egemen güçler, dünyayı kaotik bir noktaya doğru sürüklüyor. Venezuela’ya yönelik haydutça politikalar yürüten Trump, kendisini dünyanın “patronu” olarak görüyor. Çin’in ekonomik ve teknolojik ilerlemesini durduramayan ABD emperyalizmi, çareyi haydutlukta arıyor.
Hamas ve direniş güçlerinin 7 Ekim 2023 yılında başlattığı Aksa Tufanı operasyonu ilk zamanlarında Filistin halkına can suyu olurken, ilerleyen zamanlarda bu tam tersine dönüşmüş felaket çağının da kapısını aralamış oldu. Bütün bölgenin güç dengeleri değişmiş, siyonizm ve emperyalizmin önünü açmıştır.
Emperyalizm, Ortadoğu’da İran’a giden yolda mezhep çatışmalarını derinleştirmek istemektedir. Bu plana SDG’nin stratejik bir güç olarak arzulandığını görüyoruz. Ancak SDG, emperyalizmin halklar arası kurgulanan savaş senaryolarına düşmedi. Bu nedenle Paris’te ABD garantörlüğünde gerçekleşen İsrail-HTŞ görüşmesinde mutabakat sağlandığı çok geçmeden anlaşıldı. Hakan Fidan’ın da bu görüşmeler sırasında Paris’te olduğu düşünüldüğünde, fiilen masada olmasa da Türkiye’nin özel çalıştığını ve hassasiyetlerinin dikkate alındığını gösteriyor. Ve çok geçmeden, 6 Ocak’ta Kürt halkının yoğun olarak yaşadığı Halep’in Eşrefiye, Şeyh Maksud ve Beni Zeyd Mahallelerinde HTŞ saldırıları gerçekleşti.
SDG, büyük bedeller ödeyerek kazandığı Rakka, Deyrizzor ve Halep’te değişen dengeler ve Arap aşiretlerin saf değiştirmesi sonucu çekilmek durumunda kaldı. Petrol ve enerji kaynakları bakımından zengin olan bu bölgeler, küresel ve bölgesel güçler tarafından IŞİD artığı HTŞ çetelerinin kontrolüne geçirildi. Rakka, Deyrizzor gibi Arapların ağırlıklı olarak yaşadığı alanları tutmanın dönemsel olarak moral verici olsa da uzun vadede stratejik bir hata olduğu yeterince anlaşılmaktadır.
İsrail, Suriye’de bütünlüklü bir yönetimin aksine, kantonlarla yönetilen bir düzeni amaçlamaktaydı. İsrail’in tercihi Colani değil fakat, Suriye’deki hakimiyeti bakımından pek de sorun olarak görmüyor.
ABD, İran’ı kuşatma stratejilerinin bir kaldıracı olarak SDG’yi kullanamayacağını bildiği için dengeleri değiştirecek taktiksel adımlar atmıştır. ABD, IŞİD artığı cihatçı HTŞ çetelerinin Şii gruplara karşı saldırıları kayıtsız şartsız yürütebilmesini arzuluyor. Bu, cihatçı çeteler tarafından bir ödül olarak görülmektedir.
İsrail ve Türkiye’nin “güvenlik” kaygılarını gidererek gönlünü hoş tutmayı önceleyen bu yaklaşım, kapsamlı tasfiye sürecine onay verilmesiyle sonuçlanmıştır. HTŞ’nin mezhep çatışmaları üzerinden güç devşirme hevesiyle hareket etmesi ise onu egemenler açısından işlevsel bir aparat hâline getirmiştir.
Geçici Kararnameler ve Tasfiye Planları
Colani’nin yayımladığı kararnamede, Kürtçe eğitimin belirli bölgelerde uygulanacağı, 1962 Haseke nüfus sayımına dayalı istisnai uygulamaların kaldırılacağı ve Newroz’un ulusal bayram ilan edileceği açıklandı. Tom Barrack’ın “SDG görevini tamamladı” yönündeki açıklaması ise, küresel ve bölgesel aktörlerin Kürt halkına statü tanımaktan ziyade SDG’yi tasfiye etmeye dönük stratejisinin bir parçası niteliğindedir. Bu stratejinin arkasındaki en önemli aktörlerden biri de Saray rejimidir.
Şam’da gerçekleştirilen SDG ve HTŞ görüşmesinde, SDG’nin kontrolündeki tüm bölgelerin HTŞ yönetimine devredilmesi, petrol sahaları ile sınır kapılarının HTŞ denetimine bırakılması ve SDG’nin askerî gücünün bireysel olarak Suriye ordusuna entegre edilmesi yönünde bir teslimiyet dayatması gündeme getirildi.
Kürt halkının statü talebi reddedilirken; siyasal, idari ve askerî açıdan kazanımlar tasfiye edilmek istenmektedir.
SDG, bu kazanımlara sahip çıkmak amacıyla bazı alanlardan çekilerek, teslimiyete karşı genel seferberlik ilan etmiştir.
Bölgede ve dünyada yükselen dayanışma eylemleri, Rojava’nın nefes almasını sağlamakta ve planlanan soykırım karşısında güçlü bir bariyer oluşturmaktadır.
Açıklanan ateşkeslerde dahi Kürtlerin kolu kanadını kırmak için aralıksız saldırılar gerçekleşiyor. SDG soykırıma dönüşme riskine karşı Rojava’yı kırmızı çizgi ilan etmiş; “bütün şehirlerimizi mezara çevireceğiz” iradesini geliştirilerek, çekileceği son noktayı koymuştur.
Bugün bölgede yaşanan gelişmeler son derece kırılgandır; dengeler her an değişebilir, hiçbir şeyin garantisi yoktur.
Demokrasiyi kim temsil ediyor?
SDG, bölgenin en demokratik ve en ilerici güçlerinden biridir; bünyesinde neredeyse tüm azınlıkları barındırmaktadır. SDG’yi bölerek Kürtleri yalnız bırakmak ve oradaki devrimci faaliyeti marjinalleştirmeyi hedeflemektedirler. Özellikle nesnel koşullar tarihsel bir kapıyı aralamıştır. Bu süreç, belki de hiç bir dönemde olmadığı kadar Kürt halkını bir araya getirecek bir momentum taşımaktadır. Ulusal birliğin bilinç olarak yükseldiği tarihsel bir eşikteyiz.
Suriye’de uzun vadede kalıcı ve istikrarlı bir inşa süreci, ancak ve ancak farklı mezhep ve kimliklerin özgürce kendilerini ifade edebildiği demokratik bir Suriye’nin inşasıyla mümkündür. Oysa HTŞ, cihatçı ideolojik yapılanmasını ve milis örgütlenmesini güçlendirerek Suriye’yi farklı kimliklerin cehennemine dönüştürmeye doğru gitmektedir.
Güç dengeleri bakımından Kürtler bölgede önemli bir aktördür. Savunma gücünü inşa etmiş; diline, kültürüne ve coğrafyasına sahip çıkmayı pratikte kanıtlamıştır. Bugün devletlerle masaya oturabilecek bir güce sahip oldukları açıktır. Bölgedeki kaygan zeminde, dengelerin her an değiştiği bir ortamda Kürtlerin kendi öz güçlerini, kimliklerini ve kolektif bütünlüklerini korumak için diplomatik ve sahadaki yeniden inşa süreçlerinde belirleyici olabilecek her koşulu değerlendirmeleri bir zorunluluktur.
Rojava’ya dönük olası kapsamlı bir saldırının gerçekleşmesi hâlinde, büyük bir savaşın kaçınılmaz olacağı açıktır. Dünyanın neresinde olursa olsun, Kobani sürecinde olduğu gibi Kürtler ve dostları yüzünü Rojava’ya çevirecektir.
Bugünkü gelişmeleri Kobani döneminden ayıran en temel özellik, Kürtlerin kolektif varlığını sürdürme mücadelesinin kavranmasıdır. Rojava’daki direniş, salt bir mevzi savaşından öte, haysiyet ve onur kavgası olacaktır. Unutulmamalıdır ki Rojava’nın düşmesi yalnızca Kürtler açısından bir kayıp olmayacak; aynı zamanda IŞİD ve artıkları karşısında önemli bir savunma gücünün yitirilmesi anlamına gelecektir. Böyle bir tablo, Türkiye iç politikasının merkezine de yerleşecektir.
Ortada bütünlüklü bir Suriye devleti ya da düzenli bir ordu yoktur. Cihatçı çetelerin ittifakı vardır. Ve buna bağlı milis yapılanmaları örgütlenmektedir. Rojava, Suriye’de bütün azınlıkların garantisidir. Eğer Rojava düşerse, radikal cihatçı bir İslam devleti inşa edilecektir. Bu cihatçı çeteler, Ortadoğu ve Türkiye’de bulunan İslami hareketlerin dayanak noktası hâline gelecektir.
Rojava’daki gelişmelere sosyalistler nasıl bakmalı?
Marks “Başkalarını ezen halkın kedisi hür olamayacaktır” der. Ülkemizde sosyalist hareketi enternasyonalist sol ve ulusal sol olarak ayırmak gerekiyor. Ulusal sol hareket, Kürtler söz konusu olduğunda şovenizme can hıraş sarılıyor. Bugün Kürt halkının haklarının yok sayılması sadece Kürt halkının sorunu olamaz. Türkiye halklarının da sorunudur. Kürtler bu topraklarda özgürleşmediği sürece Türkiye emekçilerinin ve ilerici güçlerin özgürleşmesi de mümkün değildir. Ulusal solun her fırsatta şovenizmi körükleyen politikalar yürütmesi kendi burjuvazisine alan açmaktadır.
Rojava devrimi bölge halklarının geleceği için büyük bir önem taşımaktadır. Kürtlerin bölgede oluşturduğu demokratik ve kapsayıcı rolü açıkça görülmelidir. Küresel ve bölgesel egemen güçlerle kuşatılmış bir coğrafyada ittifak kurabilecekleri sosyalist veya ilerici herhangi bir hareket bulunmamaktadır.
Konfor alanlarında anti emperyalist akıl vermeye çalışanların üstenci açıklamalar yerine sahada somut ittifak güçlerinin oluşması için sorumluluklarını yerine getirmesi gerekmez mi?
Bu kaotik ve kaygan zeminde Kürt hareketi öz gücüne dayalı bir mücadele hattı yürütürken, ne var ki sosyalistlerin hegemonya oluşturması gereken alanlar emperyalizm ve onun ürettiği cihatçı çetelerce kuşatılmış durumdadır.
Bölgede ve Türkiye iç siyasetinde tayin edici güç, Kürt halkı ve ona dost olan sosyalist hareket olacaktır. Kürtlere düşmanlık temelinde konumlanmak kimseye kazandırmayacaktır. Şovenist tutum, toplumsal kutuplaşmayı derinleştirmekte ve egemen güçlerin tahkimine hizmet etmektedir.
Sosyalistler ilkesel olarak ulusların eşitliğini savunup, ideolojik ve pratik olarak ezilen ulusların yanında durmalıdır. Aksi yönde konumlananların sosyalistliklerinden şüphe edilmelidir. İçerisinde bulunduğumuz bu tarihsel süreç; Kürt halkının kazanımlarına sahip çıkmak, savunmak, sokakta buluşmak, enternasyonalist bir bilinç inşa etmeyi gerektirmektedir. Hele hele soğuktan çocukların öldüğü, açlık ve kuşatmanın olduğu şu günlerde….