Farklı Geminin İnsanı: Müteahhit Hüseyin Bey – Anıl Refik Akın

Burada kafamızı karıştıran bölüşümdeki payı günümüzün yandaş Hüseyin Beylerinin mi yoksa İstanbul burjuvazisinin mi alacağı kavgasıysa, sermayedarların yeşiline ya da bilumum rengine bakmadan yoksullar, emekçiler ve bir bütün sermayenin sömürüsüne maruz kalanlar olarak iki tarafa da bu kavgada kolaylıklar dilemeliyiz.

Kabzımal (sonradan müteahhit) Hüseyin Efendi (sonradan Bey) üçün beşin yoluna bakmak için tarımda sanayileşmenin hız kazanmasıyla köyden kente göçün ve paralel olarak işçileşmenin arttığı 1950’li yıllarda şehrin yolunu tutmuşlardan birisidir. İşçilikten kabzımallığa, hemen ardından müteahhitliğe ve belki sonraları mebusluğa uzanan bir yaşamın sahibidir Hüseyin Bey. Hüseyin Bey’in işçilikten müteahhitliğe giden yolunun hiç kuşkusuz tesadüflerle ve bireyin yaşamında ayağına gelen ‘şanslarla’ çok bir alakası yoktu. Çalıştığı kabzımal dükkânının sahibinin ölmesiyle birlikte arda kalan mülkiyete ‘sahip çıkan’ Hüseyin Efendi, böylelikle sermayesinin ilk tohumlarını ‘bulmuş’ oldu. Dönemin hükümeti olan “Demir Kırat’ın” bir üyesi olan Hüseyin Bey, partisinin iktidarından ve ona sunulacak ‘nimetlerinden’ kendi ‘hakkını’ alma gayesinde olan diğerleri gibi birisidir.

“…Çünkü Hüseyin Bey sıradan bir kabzımal olarak kalamazdı, kalmamalıydı. Para her şey değildi. Paranın yanında mevki de lazımdı. Öyle bir mevki ki her davranışta pis kabzımallıktan kazanılanın birkaç katı hiç terlemeden kazanılıverilmeliydi. Devir istemesini bilenin devriydi…”[i]

Anadolu’yu, kenti, şehirleşmeyi, işçileşmeyi, emek sömürüsünü en yalın dille ve özgün biçimde sayfalara döken Orhan Kemal’in “Gurbet Kuşları” eserindeki karakterlerinden biridir bahsettiğimiz Hüseyin Bey. Roman, geçim derdi ile İstanbul’un yolunu tutan gurbet kuşlarının şehirde tutunma halleri teması üzerinde durmaktadır. Yazımızda romanın ana temasını oluşturan gerçek gurbet kuşlarının; İflahsızın Memed, Ayşe, Veli vb. yerine Hüseyin Bey’i ele almamızın nedeni Cumhuriyet’in kuruluş tarihinden günümüze dek sermaye sınıfının gelişimindeki duraklardan birini gözler önüne seren bir hayat hikâyesine sahip olmasıdır.

Korkut Boratav, Türkiye İktisat Tarihi kitabının II. bölümünde milli iktisat okulunun “devlet desteğiyle bir yerli ve milli burjuvazi ‘yetiştirilmesi’” yaklaşımının 1923 sonrasının iktisat politikalarına ve atmosferine tamamen damgasını vurduğunu dile getirir. Cumhuriyetin ilk yılları bir devlet politikası olarak komprador burjuvazinin def edilip yerine milli burjuvaziyi gürbüzleştirme çabasıyla geçer. “… Fakat düşünülüyor, taşınılıyor, bu ithalat-ihracat nasıl yapılacak? Binbir tane yabancı finans-kapitalist Türkiye’nin bütün ekonomisine hakim. Levantenler bütün dünya ölçüsünde ithalat-ihracatı haraca kesmiş. Bunlar arasında böyle küçücük sermayeli bir ithalat-ihracat şirketi, yani bir komprador müessese daha kurmak, onun iflasını peşinen göze almak demektir. O halde bu yapılmasın. Ne yapılsın? Bir banka kurulsun…”[ii] [1] ‘Yetiştirilme’ ihtiyacı ile serüvenine başlayan milli burjuvazi 1950’li yıllara geldiği zamanda ise daha da büyümüş bir şekilde karşımıza çıkar. (Müteahhit Hüseyin Bey karakteri bahsettiğimiz dönemde yöneticilerle kurmaya çalıştığı birebir ilişkilerle büyük burjuvadan arta kalan ganimetleri yağmalamaya çalışan orta bir burjuvadır.) 1970’ler ile ulusal çapta hâkimiyetini ve örgütlenmesini -sermayedarların örgütü TÜSİAD bu dönemde kurulmuştur- sağlamlaştıran sermaye sınıfı bu dönemde de kamu mallarının talanına devam eder. 1980’ler ile birlikte sermaye birikimi başka bir aşamaya geçer, bu sürecin somut koşullarını ise 12 Eylül Darbesi ile birlikte ordu, sermaye sınıfına hazırlamış olur.12 Eylül’de bu bağlamda işçi sınıfının kolunun kanadının devlet eliyle kırıldığı ve neo-liberal politikaların önünün açıldığı bir örnektir. Burada altını çizmemiz gereken mevzu kamu malları ve paralel politik adımlarla emeğin yani işçi sınıfının sermayedarlara peşkeş çekilme çabasının dönemsel uygulanan, kimi hükümetlerin ‘toplumsal değil bireysel menfaatleri’ düşünmesinin bir sonucu olmadığı, tarihsel olarak devletin bünyesine sinen refleks olduğudur.

Gelelim Günümüze…

“Dünya Bankası verilerine göre altyapı yatırımlarında en fazla ihale alan ilk 10 şirket arasında Limak Holding, Cengiz Holding, Kolin, Kalyon ve MNG Holding de bulunuyor. İlk 10 şirketin 5’i Türkiye’den.”[iii] Geçtiğimiz günlerde alıntısını yaptığımız şekilde gündemimize giren bir başka haberde de gördüğümüz gibi bu süreç hız kesmeden devam etmektedir. Günümüzde sermaye ve devlet ilişkisine baktığımız zaman uygulanan politikaların Müteahhit Hüseyin Beylerin -bugünün Müteahhit Hüseyin Beylerini irisinden ufağına yandaş sermaye olarak nitelendirmemiz yanlış olmaz- iştahını kabartan ve önünü açan yönde olduğunu görmekteyiz. AKP iktidarının gözümüze soka soka elinin uzanabildiği her alanda yandaş firmalarının önünü açıp, onları ‘yetiştirmeye’ çalışmasını bir devlet politikasının tarihi refleksi olarak değerlendirebiliriz. Burada kafamızı karıştıran bölüşümdeki payı günümüzün yandaş Hüseyin Beylerinin mi yoksa İstanbul burjuvazisinin mi alacağı kavgasıysa, sermayedarların yeşiline ya da bilumum rengine bakmadan yoksullar, emekçiler ve bir bütün sermayenin sömürüsüne maruz kalanlar olarak iki tarafa da bu kavgada kolaylıklar dilemeliyiz.

Ülkede ‘küreselleşmenin zamansız krizinin’ yaşandığı bugünlerde krizin faturasının yoksullara çıkarılması kendileri açısından son derece anlamlıdır. “Sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir kitleyiz!” söyleminin yeni (eskisinden farklı olarak AKP’nin kendi kültürü ve sermaye sınıfı) soslara bulanarak servis edilme çabası sınıf öfkesinin artmasına dönük karşı hamlelerdir. İflahsızın Memed ve Ayşe’nin günlerce verdikleri emekle inşa etmeye çalıştıkları gecekonduyu yeşillerin (Orhan Kemal’in kitapta kolluk güçleri için kullandığı tanımlama) yıkmasından sonra Ayşe’nin “Kalk lan kalk. Gene yaparık, yenisini yaparık!” deyişindeki emeğin verdiği gurur ve inançla; bahsini geçirdiğimiz tarihi reflekse aynı zamanda burjuvazinin “hak” arayan iştahına karşı kendi yolumuzu çizmenin zamanıdır. Zira şu günlerde en çok kullandıkları “aynı gemideyiz” söylemine karşı; “Geminizde kürek çekenler olacağımıza kendi gemimizi yaratırız!” cevabını vermemiz gereklidir.


[1] (İş Bankası’nın devlet eliyle kuruluşunu ve ilgili dönemi Kıvılcımlı tüm açıklığıyla dile getirmiştir, ayrıntılı bilgi için okunmasını tavsiye ederim.)
[i] Orhan Kemal – Gurbet Kuşları s.92

[ii] Dr. Hikmet Kıvılcımlı – Finans Kapital Ve Türkiye s.25

[iii] https://tr.euronews.com/2018/12/30/turkiye-den-5-insaat-firmasi-dunyada-en-fazla-ihale-alan-ilk-10-firma-arasinda