ABD-İran Savaşı: Savaşın amacı aranıyor
ABD’nin asıl hedefi İran değil, doğrudan Çin olabilir mi? Hürmüz Boğazı’ndaki trafiği bugün sadece Tahran değil, Pentagon da kilitliyor.

ABD ve İsrail cephesinden gelenleri dinlersek, amaç ile ilgili şu açıklamaları duyarız. İran’ın nükleer kapasitesini vurmak, İsrail’in güvenliğini sağlamak, İran’ın askerî gücünü sınırlamak ve gerekirse rejimi değiştirmek, insan hakları ve özgürlükleri tesis etmek. Bir de bunların arkasında, bölgedeki dengeleri yeniden kurma ve Amerikan caydırıcılığını göstermek sıralanabilir.
Yazılanların hepsi bir ağırlık oluştursa da… Nasıl? Havadan bomba yağdırarak mı? Füzeleri ateşleyerek mi? Böyle rejim devrilir mi hiç? Sokaktaki sade bir Amerikalı bile çıkar, “Oraya çökecekseniz ayağınızı toprağa basmanız gerekmez mi?” diye sorar. Koskoca kurmaylar bunu akıl edemedi mi?
Hava saldırıları, füze operasyonları, ekonomik yaptırımlar… Bir de dağ gibi blöf. Trump sanki kumar masasında, el yükseltiyor. Ama ne karadan bir işgal var ne de yönetimi devirmeye dönük somut bir plan.. Burada büyük bir tuhaflık var. Atılan mermiler mektep çocuklarını bile vuracak kadar ölümcül; lâkin koparılan onca yaygaraya, çizilen devasa hedeflere asla denk gelmiyor. Belki de savaşı yanlış yerden okuyoruz.
Irak istilasından çıkan ders…
Hatırlayalım 2003’te Irak’a güllerle karşılanmasalar da askeri olarak girdiler. “Kitle imha silahları varmış” dediler, çıkmadı. Amaç rejim değişikliğiydi, oldu. Ama sonra ne oldu? On yıllarca işgal milyarlarca dolar, on binlerce cinayet işleyip ve sonunda çekip gittiler. ABD’ye bir şey öğrendiyse, o da şudur: Klasik işgalin maliyeti, kazancından kat be kat fazla. Afganistan da öyle. Suriye’de ise farklı bir model denediler: Ülkeye tankla girip bayrak dikmediler, ama ülkeyi iç savaşa sürükleyip parçaladılar. İran söz konusu olduğunda aklımıza iki ihtimal geliyor. Irak’taki gibi yada Suriye’deki gibi…
Suriye gibi mi?
Ya Amerika’nın aklındaki gerçek senaryo bu değilse? Suriye’de ne yaptılar? Ülkeyi işgal etmediler. Ama iç çelişkilerini büyüttüler. Merkezi otoriteyi zayıflattılar. Etnik ve mezhepsel grupları birbirine kırdırdılar. Ekonomiyi çökerttiler. Sonra da “Bakın, bu ülke kendi kendine dağıldı” dediler.
İran’a uyarlayalım. Benzer bir süreç orada da işler mi? Fars, Azeri, Kürt, Beluç, Arap ayrımları var. Sünni-Şii gerilimi var. Rejim karşıtı genç nüfus var. Kürtlerin bir kısmı yıllardır ayrımcılığa uğrarken, bir kısmı rejimle uzlaşmış. Beluçlar yoksullukla boğuşurken, bazı aşiret liderleri devletten rant alıyor. Yaptırımlarla boğulan ekonomi ise sadece halkı değil, kaçakçılık ve karaborsadan zenginleşen yeni bir sınıfı da yarattı.
Bunları biraz daha kızıştırırsanız, tanklar kapıdan girmez ama evin içindeki bütün eşyalar yer değiştirir. On yıl sonra İran’a bakarsınız, “Vay, ne ara bu hale geldi?” dersiniz. Demek ki savaş, savaş değildir. Uzun süreli bir siyasi dönüşümün ilk aşamasıdır. Kazanan, savaş meydanında değil, on yıl sonraki siyasi tabloda belli olur.
İran gerçek hedef mi?
ABD’nin toplam borcu 35 trilyon doları aştı. Dünya genelinde borç stoku 300 trilyon doları buluyor. Bu rakamlar öyle büyük ki, insanın aklı almıyor. Peki herkes bir gün şu soruyu sormaya başlarsa ne olur: “Bu borçlar gerçekten ödenebilir mi?”
Bu kuşku yayılırsa, borç ödeme mekanizması kilitlenir. Kriz tek tek ülkeleri aşar. Devlet tahvillerine güven düşer. Faizler fırlar. Sermaye kaçışa yönelir. Bankalar, fonlar ve devletler zincirleme baskıya girer. “Borç ödenir mi?” sorusu, hızla “Kim kime ne kadar borçlu?” paniğine dönüşür. Güvensizlik en büyük ekonomilere yayılırsa, mesele bir ülkenin borcu olmaktan çıkar. Küresel finans sisteminin temel dayanağı olan güven sarsılır; borç krizi doğrudan bir sistem krizine evrilir.
İşte tam bu noktada askeri saldırının oransızlığı devreye giriyor. Karadan girilmeyen, sadece hava bombardımanlarıyla yürütülen ve iç karışıklığı kışkırtan bu harekât aslında küresel sisteme verilen sert bir mesajdır: “Ayağınızı denk alın, biz hâlâ dünyanın tek lideriyiz.”
ABD, İran’a karşı dehşeti gösterir. Dünya korkuyu satın alır. Sopa gösterilmeden küresel finansal itaat geri gelmez. Doların rezerv para avantajını korumak için herkese Tahran üzerinden gözdağı verilir. Rezerv para dolardan kaçış durdurulur. 5 sente mal edilen kâğıt, 100 dolara satılmaya devam eder.
Aynı anda, dünya egemenliğini zorlayan en büyük rakip de hedeftedir. İran üzerinden bölgedeki enerji dengesi vurularak, rakibin enerji ihtiyacı ağır bir savaş baskısı altına alınır. İran, bu iki yönlü planın sahnesidir; savaş burada klasik bir işgal değil, psikolojik ve stratejik bir enstrümandır.
Gösteri bittiğinde dolar yeniden “tartışılmaz” hale gelir. Yaratılan belirsizlik ve korku, ürken küresel sermayeyi en güvenli limana, yani Amerikan devlet tahvillerine sürer. Körfez gibi stratejik bir hatta yürütülen kontrollü gerilim, işgale varmadan da doların hegemonyasını yeniden perçinler. Ta ki yeni bir kuşku doğana dek.
Enerji damarlarını sıkmak
ABD’nin asıl hedefi İran değil, doğrudan Çin olabilir mi? Hürmüz Boğazı’ndaki trafiği bugün sadece Tahran değil, Pentagon da kilitliyor. Hürmüz, küresel petrol akışının dörtte birini taşır. Çin ise dünyanın fabrikasıdır ve petrolde dışa bağımlıdır. Musluk kısıldığında petrol fiyatları fırlar. Nakliye maliyeti katlanır. Sigorta primleri patlar. Fatura doğrudan Pekin’e kesilir. ABD kendi petrolünü zaten üretiyor. Körfez’in felç olması Washington’ı değil; Çin’i, Avrupa’yı ve Hindistan’ı vurur. Klasik bir kara işgali yapılmıyor; çünkü amaç toprak kazanmak değil. Amaç, kontrollü bombardımanlarla enerji musluğunu elde tutmak, Çin’in üretim maliyetini yukarı çekmek ve dev rakibi nefessiz bırakmaktır.
İki olasılık
Masada iki temel olasılık duruyor. Dert İran değil, dolardır. ABD, 35 trilyon dolarlık borç sarmalında finansal tahtını ve rezerv para hakimiyetini kurtarmak için dünyaya gözdağı veriyor. “Lider hâlâ benim” diyerek sermayeyi yeniden kendi tahvillerine çekiyor. Diğeri: Hedef Çin’in enerji damarlarını sıkmaktır. Dünya egemenliğini zorlayan rakibi petrolden mahrum bırakıp sanayisini boğmak istiyor.Her iki senaryoda da İran bir amaç değil, küresel sisteme verilen mesajın sahnesidir.
Plan tutar mı?
Bugün kesin bir cevabımız yok. Kapalı kapılar ardında dönen pazarlıkları bilmiyoruz. Fakat rota bellidir. Söylenen bahanelerle sahada yapılan hava saldırıları arasındaki uçuruma bakmalıyız. Kazananın naralarına değil; kimin maliyetinin katlandığına, paranın ve petrolün nereye aktığına odaklanmalıyız. Bu saldırılar ABD hegemonyasını ve dolar sistemini ayakta tutmaya yeter mi? Yoksa Washington, “Hâlâ güçlüyüm” diye bağırırken kendi çöküşünü daha da mı hızlandırıyor?