21. yüzyıl faşizmi, yapay zekâ ve işçi sınıfı
Teknoloji çözümün öznesi değil sınıf mücadelesinin ve politik iradenin aracı olabilir. Yapay zeka ve entegre robotik teknolojisi emeğin meta olmaktan çıktığı bir bolluk toplumunun habercisi olabilmek için sosyalist bir devrimi beklemek zorunda.

21. yüzyıl faşizmi, neoliberalizmin işçi sınıfının çeşitli katmanlarında yarattığı tahribatın sonucu olarak ortaya çıkan öfkenin, işçi sınıfıyla organik politik bağlarını büyük oranda kaybetmiş sosyalist odaklar tarafından politikleştirilemediği bir ortamda yaygın bir gelişme alanı buluyor. Sosyalist politik öznelerin etkisizliği sınıfın kendisi için sınıf olarak eyleme yollarını büyük oranda kapatarak, işçi sınıfının farklı sermaye fraksiyonlarının hegemonyalarına kitlesel olarak kapılmasına olanak sağlıyor. Sosyalist politik öznelerin işçi sınıfıyla organik bağlar oluşturamayıp büyük oranda onun dışına atılmış olması etkisizliklerini kronikleştiriyor ve duruma bir kriz görünümü kazandırıyor.
Faşist hareketleri iktidar bloğu içindeki/dışındaki sermaye fraksiyonları arasındaki güç ilişkilerini yeniden düzenleyen aktörler olarak da değerlendirebilmek mümkündür. İşçi sınıfının düzene yabancılaşması politikleştirilerek egemen sınıfın tümüne ve sermaye ilişkisinin yeniden üretimine yönelmek yerine yine işçi sınıfının içinde ele alınması gereken kimi toplumsal kesimlere yöneltilerek faşist hareketler tarafından araçsallaştırılmaktadır. İşçi sınıfının egemen sınıfa yönelen politik hareketleri sosyalizmi ve demokrasiyi; esas olarak diğer alt sınıf zümreleri günah keçisi haline getiren eğilimleriyse faşizmi beslemektedir. Bugün otoriterleşme dalgası ya da demokratik gerileme olarak değerlendirilen küresel politik olgu esas olarak işçi sınıfının en geniş zümrelerinin düzene yabancılaşmasının bir sonucudur. Bu tercihler, sınıfsal/sosyolojik seviyeden kendiliğinden doğmaz, mutlaka politik aracılara ihtiyaç duyar. Bu politik aracılık konumunun sosyalist hareketler tarafından doldurulamaması faşizmin yeşerdiği zemini oluşturmaktadır. Klasik faşizm çağında bu konum sosyalist hareketlerle işçi sınıfı arasındaki güven ilişkisinin zorlandığı, hareketin kendi doğal sınırlarını aşacak bir enerji ortaya koyamamasından kaynaklı krize girdiği dönemlerde faşist hareketler tarafından zorla boşaltılmıştır. İşçi sınıfının kurumsal örgütlenmelerinin güçlü olduğu dönemlerde bu zorla boşaltma ve yıkma eylemi yoğun olarak küçük burjuva kitlelerin katılımıyla sağlanabilmiştir. Oysa 21. yüzyıl faşizmi koşullarında bu boşluk güncel koşulların ortaya koyduğu bir veridir, dolayısıyla günümüzdeki faşist hareketlerin temel görüngülerinden birisi olarak paramilitarist şiddet, klasik faşizm günlerine oranla çok daha geri planda kalmaktadır. Faşist hareketlerin paramiliter zor boyutunun noksanlığı dolayısıyla faşist olarak nitelenmemesi ya da içinde bulunulan tablonun vahametini öteleyen bir biçimde proto-faşist olarak nitelenmesi 21. yüzyıl faşizminin özgünlüğünü görmezden gelen anakronik bir bakıştan kaynaklanmaktadır.
Benzer biçimde faşizmin zorunlu olarak bir devrim olasılığına karşı doğması gereken bir olgu olarak ele alınması da klasik faşizmi mutlak norm olarak kabul etmenin bir doğal sonucudur. Polanyi, toplumların piyasa egemenliğine karşı kendilerini korumak için geliştirdikleri geri tepmelerin her zaman ilerici ve özgürleştirici sonuçlar yaratmayacağını açıkça ortaya koymuştu:
“Öyle bir an gelecektir ki hem ekonomik hem de siyasal sistem tam bir felç tehdidiyle karşı karşıya kalacaktır. İnsanları korku saracak ve liderlik, bedeli ne olursa olsun kolay bir çıkış yolu sunanların eline teslim edilecektir. Faşist çözüm için artık vakit gelmiştir… Yine de faşizmin zaferi liberallerin planlama, düzenleme ve kontrol içeren her türlü reforma engel olmasıyla neredeyse kaçınılmaz hale getirildi”
Acemoğlu ile The Economist dergisi arasında yaşanan tartışma Polanyi’nin bu tespitini bir kez daha doğrulamaktadır. Acemoğlu işçi sınıfının yaşadığı yabancılaşmayı ortadan kaldıracak reformları savunarak ölüm döşeğindeki liberal sisteme nefes kazandırmaya çalışırken The Economist “Big Tech”’in sözcülüğüne soyunarak her türlü düzenlemeye itiraz geliştirerek reformist yolu tıkamayı savunmakta, bu biçimde de faşistleşme sürecine dolaylı destek sağlamaktadır.
Tarihin her zaman ileriye doğru akması gerektiğine dair inanç ya da işçi sınıfının kendiliğinden halinin bir politik özne olarak ele alınması işçi sınıfının/toplumun kendisini korumak için geliştirmek istediği reaksiyonların kimi koşullarda son derece gerici sonuçlara da yol açabileceğinin görmezden gelinmesine yol açmıştır. Sosyalist hareketin krizi 1990 çöküşü sonrasında kimi dönemsel toparlanmalara rağmen uzun dönemli bir dalga olarak devam etmektedir ve 21. yüzyıl faşizminin bir sosyalist devrim tehdidi yokken güçlenme zemini bulması bu özgün durumun bir sonucudur. 21. yüzyılın yıkım sonrası özgün koşulları klasik faşizm üzerine yazılanların teorik çerçevesini aşan sonuçlar ortaya çıkarmaktadır. Yıkım sonrası koşullardan kasıt 1990’da sosyalist sistemin çöküşü, Çin’de kapitalizmin gelişimi, 2008 krizi sonrasında ortaya çıkan isyanların kalıcı mevziler üretmeden geri çekilmesi ve de son olarak Latin Amerika’daki sol dalganın büyük oranda yenilgiye uğramasıdır.
21. yüzyıl sosyalizmi, 21. yüzyıl faşizmine karşı yürüttüğü mücadele içerisinde krizini aşma ve hegemonik hale gelebilme olanağına sahiptir. Bu potansiyelin somutluk kazanması ancak işçi sınıfının farklı fraksiyonlarının sermayenin hegemonya projeleri arasındaki mücadelenin tarafı olmaktan kurtularak işçi sınıfının kendi kurtuluş projesini destekleyen bir konum almasıyla, 21. yüzyıl sosyalizminin sadece işçi sınıfının değil insanlığın ve yaşamın kurtuluş projesi olarak hegemonik hale gelmesiyle mümkündür.
Faşizmi kitleselleştiren, halkın kendi çıkarlarına karşı ayaklanmasını sağlayan temel duygu gerileme ve statü kaybetme algısının kitlesel olarak benimsenmesidir. Klasik faşizmde küçük burjuvazinin örgütlü gücüyle haklarını geliştiren işçi sınıfı karşısında benzeri bir kaybetme duygusuna saplanması önemli bir faşist motivasyon kaynağı olmuştu.
“Faşizm proletaryanın devrimci hamlesini tamamlayamaması sonucu. Hayal kırıklığına uğrayan, mülksüzleşme korkusuyla sarsılan ve işçi sınıfının iktidarı alma ihtimalinden dehşete düşen küçük ve orta burjuvazinin sığınağı haline gelmiştir. Mussolini, küçük burjuvazinin bu öfke ve korkusunu işçi örgütlerini yıkan faşist çetelerin yakıtı haline getirmeyi başarmıştı” (Zetkin, 1923)
Halk sınıfları içinde bir zümrenin gerilemesi genelde egemen sınıf fraksiyonları arasındaki güç dengesinde bir kaymaya da denk düştüğünden küçük burjuvazinin öfkesi yeni yükselen egemen sınıf fraksiyonuyla eklemlenebilmiştir. 21. yüzyıl faşizminde kitleselliğin kökleri daha da belirgin bir biçimde işçi sınıfının içindedir. Fromm’un otoriter bir kişilik özelliği olarak tespit ettiği zayıf görülene acımasız, güçlü görünen muarızaysa fazlasıyla toleranslı davranma eğiliminin yaygınlaşması faşizmin serpileceği koşulları destekler. Halk sınıflarının toplumsal koşullara ve eşitsizliğe öfkesi kendilerinden altta gördüğü kesimlere yönelirse faşizmi, kendilerini yönettiğini düşünen kesimlere yönelirse de sosyalizmi ve demokrasiyi destekler. Gündelik hayat açısından güvence ve öngörülebilirlik sağlayacak haklar ve olanaklar kaybedildikçe hayali mülkler; ulusal, dinsel, cemaate dair kimlikler özellikle tehdit olarak hissedilen alt sınıf zümreleri baskı altına almak veya dışlamak için araçsallaştırılır ve ön plana çıkarılır. Her bir hayali mülk kaybedilmiş bir üstünlük konumunun ya da tarihte kalmış bir ayrıcalığın izini simgeler. . Hak ettiği değeri göremediği düşüncesi, kendisinden aşağıda olması gerektiğini düşündüğü kimseler yönelik zorbalık ve dışlamanın gerçek ve maddi iyi olma halinin yerini almasına yol açar. “Faşizmin özü zincirlerinden boşanmış bir mülkiyet duygusudur. Onun muadilleri insanlar değil nesnelerdir; düşmanları ise rakipler değil hırsızlardır” (Redecker, 2026). Redecker’in bahsettiği sahiplik iddiası, varlığını ve özgürlükleri koruma amacının bir ifadesi olarak ortaya konmaktadır. Göçmen işçiler, kadınlar bu gerekçelerle düşmanlaştırılmaktadır. Redecker’in ve beslendiği Adorno-Arendt kaynaklı faşizm okumasının en önemli eksikliği faşizmi sınıfsal ölçekten ziyade bireysel olandan yola çıkarak anlama ve anlamlandırma girişimlerinden kaynaklanmaktadır. Ancak bu tespit faşizmin kök saldığı mikro ölçeği anlamlandırmak için kullanışlı oldukları gerçeğini görmezden gelmeyi gerektirmez.
Faşizm doğal olarak her ulusal ölçekte farklı görünümler kazanır. Bunun en önemli sebebi faşizmin harekete geçirdiği sınıfsal koalisyonun her ülkede farklı bir özgün bileşim kazanmasıdır. Faşizmin karşısında hareket ettiği iktidar bloğunun özgün bileşimi de doğal olarak faşist hareketin oluşumunda belirleyici olacaktır. Teknofaşizm, neredeyse tüm faşist hareketler fütüristik bir yöne sahip olsa da daha ziyade ABD’deki faşist hareketleri niteleyen bir olgu olarak ele alınmalıdır. ABD’de Silikon Vadisi odaklı sermaye grupları, askeri-sınai kompleks sahipleri ve petrol şirketlerinin oluşturduğu sermaye fraksiyonları Trump’ın başını çektiği MAGA hareketiyle sentezleşerek bir iktidar bloğu inşa etme çabası içindedirler. MAGA özellikle istihdamı koruma ve mavi yakalı işçileri “eski güzel günlere döndürme” vaadiyle işçi sınıfı içinde kayda değer bir destek yaratmıştır. 2020 ve 2024 ABD başkanlık seçimlerinde yükseköğrenim derecesi olmayan işçi sınıfı seçmenlerinin yaklaşık %55’i Donald Trump ve MAGA çizgisini desteklemiştir. Beyaz ve erkek üniversite mezunu olmayan işçiler arasında Trump’a verilen destek %70’lere yaklaşmaktadır.
Yapay zekâ (YZ), makinelerin öğrenme, akıl yürütme, problem çözme, dil anlama ve algılama gibi insani bilişsel işlevleri yerine getirme kabiliyetidir. Bu şemsiye kavram altında, makine öğrenmesi (ML) bir alt küme olarak yer alırken derin öğrenme (DL) de ML’nin özelleşmiş bir alt kümesini oluşturur. Yapay zekânın evrimi, hesaplama gücündeki artışlar, büyük veri kümelerinin mevcudiyeti ve algoritmik yeniliklerle paralel olarak hızlanmış, günümüzde ekonomiden sosyal hayata kadar her alanda derin etkiler yaratma potansiyeline ulaşmıştır.
Yapay zekâ, yeteneklerinin kapsamı ve genelliği açısından genellikle üç ana kategoride sınıflandırılmaktadır:
Dar Yapay Zekâ (Artificial Narrow Intelligence, ANI): Mevcut YZ teknolojilerinin ezici çoğunluğunu oluşturan bu tür, belirli bir görevi veya sınırlı bir görev setini yerine getirmek üzere tasarlanmıştır (örneğin yüz tanıma, spam filtreleri, otonom sürüş). Bu sistemler, uzmanlaştıkları alanda insanüstü performans sergileyebilir.
Genel Yapay Zekâ (Artificial General Intelligence, AGI): İnsan zekâsının tüm bilişsel yeteneklerine sahip, herhangi bir entelektüel görevi bir insanın öğrenebileceği gibi öğrenebilen hipotetik bir YZ türüdür. AGI, henüz teorik bir kavram olup geliştirilmesi insanlık tarihinde önemli bir dönüm noktası olacaktır.
Süper Yapay Zekâ (Artificial Superintelligence, ASI): İnsan zekâsını her alanda önemli ölçüde aşan, AGI’nin geliştirilmesinin ardından ortaya çıkabileceği düşünülen spekülatif bir YZ türüdür.
Son dönemin en dikkat çekici YZ gelişmelerinden biri, üretken yapay zekâ (generative AI, GenAI) alanındaki hızlı ilerlemelerdir. GenAI, mevcut verilerden öğrenerek metin, görüntü, ses, video ve hatta kod gibi yeni ve özgün içerikler üretebilen YZ sistemlerini ifade eder. Büyük dil modelleri (large language models, LLMs) bu alandaki temel teknolojilerdendir.
Yapay zekâ teknolojileri, Moore Yasası’nı aşan bir hızla gelişmektedir. YZ hesaplama maliyeti 2013-2023 döneminde her 18 ayda yaklaşık %45 azalmıştır (Stanford AI Index, 2024). Bu hız korunursa 2030’da 1 trilyon parametreli modellerin kurumsal erişilebilirliği öngörülmektedir. Acemoğlu ve Restrepo’nun (2018) modeline göre, yapay zekânın istihdam üzerindeki net etkisi; otomasyon, geliştirme ve yeni görev yaratma etkilerinin göreceli gücüne ve hızına bağlıdır.
Yapay zekâ teknolojisi ABD ekonomisinin canlılığı açısından merkezi önemde bir konuma gelmiştir. Teknoloji tekellerinin ekonomi ve finansal piyasalar üzerinde çok önemli bir ağırlık oluşturdukları görülmektedir. En büyük 10 teknoloji şirketinin toplam piyasa değeri 18 trilyon doları aşarak, Fransa ekonomisinin yaklaşık 6 katı, Hindistan’ın 5 katı büyüklüğe ulaşmış ve Çin’in yıllık ekonomik çıktısını geride bırakmıştır. ABD hisse senedi piyasasının göstergesi olan S&P 500 endeksinin yaklaşık %40’ını tek başına Bilgi Teknolojileri ve İletişim Servisleri (Alphabet, Meta vb.) oluşturmaktadır. Küresel borsaların yönünü artık endekslerdeki 500 şirket değil, sadece birkaç mega şirket belirlemektedir. Öyle ki, sadece NVIDIA ve Microsoft ikilisi endeksteki kazançların neredeyse %80’ini tek başına sırtlamaktadır. Yapay zekâ çağının (AI) işlemci gücünü üreten NVIDIA tek başına 5 trilyon dolar sınırını aşmıştır. S&P 500’ün geleceğe dönük büyüme beklentilerinin %70’i sadece üç büyük yapay zekâ ve bulut devinin (Alphabet, Amazon, Meta) yatırımlarına bağlıdır. Yatırımcı portföyleri ve emeklilik fonları doğrudan bu birkaç şirketin performansına bağımlı hale gelmiştir. Yapay zekâ veya bulut harcamalarında yaşanacak olası bir yavaşlama ya da tek bir şirketin çeyrek dönemlik kötü bilançosu, tüm küresel piyasalarda milyarlarca dolarlık çöküşleri tetikleyebilmektedir. Büyük tekeller, kendilerine rakip olabilecek yenilikçi girişimleri henüz büyümeden satın alarak (ya da kopyalayarak) pazardaki rekabet ortamını ortadan kaldırmaktadır. Çok uluslu bu yapılar, kâr transferi yöntemleriyle yasal boşlukları kullanarak vergi yükümlülüklerinden kaçınabilmekte; sahip oldukları veri gücüyle devletlerin regülasyon (düzenleme) çabalarına karşı koyabilmektedir.
Çin’in açık kaynaklı (open weight), açık kodlu, ulaşılabilir ve çok ucuz yapay zekâ teknolojisi ABD merkezli şirketler açısından önemli bir meydan okumaya sebep olmaktadır. Çin üretimi yapay zekâ kullanım, veri paylaşımını da bir zorunluluk olmaktan çıkarmakta böylece güvenlik açısından da öne çıkmaktadır. Birçok ABD start-up şirketi gündelik faaliyetleri açısından avantajlı özellikleri dolayısıyla Deep Seek, Qwen, Kimi GLM gibi yapay zekâ modellerini tercih etmektedirler. “ABD’de birçok startup, Amerikan yapay zekâ modellerinin çok yüksek maliyetleri nedeniyle Çin menşeli, daha ucuz açık kaynak modellerine yöneliyor. Bu geçiş, hem küçük hem büyük şirketlerde hızla yayılıyor. Çin modelleri genelde “bir adım geride” kabul edilse de, maliyet/performans dengesi birçok kullanım için fazlasıyla yeterli görülüyor.” Çin kaynaklı yapay zekâ modellerinin yaygınlaşan kullanımı ABD teknoloji şirketlerinin kar oranları üzerinde basınç yaratmakta, milyarlarca dolarlık veri merkezi yatırımlarının amortismanını zorlaştırmakta, bu durum tüm ABD ve dolayısıyla dünya ekonomisi açısından potansiyel bir sorun olarak değerlendirilmektedir. ABD şirketlerinin Çin yapay zekâsını kullanmasının yasaklanmasının ABD şirketleri için toplamda 12 trilyon dolarlık bir maliyet yaratacağı hesaplanmaktadır.
Yapay zekâ aynı zamanda bambaşka bir yaşam vaadi olarak da öne çıkmaktadır. Söz konusu şirketler asalak tekeller olarak değil insanlığın ulaşabileceği en yüksek seviyeyi erişilebilir kılan aracılar olarak takdim edilmektedirler. Anthropic şirketinin yöneticileri 2028 yılı sonu itibariyle yapay zekâya kendisinin daha zeki versiyonunu üretme komutu verebileceklerini ve artık bu aşamadan sonra gelişmenin büyük oranda yapay zekânın kendi kendisini geliştirmesi şeklinde gerçekleşeceğini öngörmektedirler. Google kurucularından Larry Page makinelerin artık insandan daha üstün bir zekâ seviyesini temsil ettiklerini bu yüzden de insan soyunun tükenişinin eskisi kadar korkutucu olmadığını iddia etmektedir. Google’da mühendislik direktörü olan Ray Kurzweil, 2029 yılında insan beyninin hesaplama gücünün makineler tarafından geçilmesini ve 2045 yılında da makinelerin bilinç kazanarak Tekillik (Singularity)’in ortaya çıkacağını 2005 yılında iddia etmişti (Campa, 2019) . Tekillik, Kurzweil’in tanımına göre “biyolojik evrimle başlayıp insanın yönettiği teknolojik evrimle gelişen gelişme sürecinde kaçınılmaz olan bir sonraki adımdır. Buna göre evrim insan zekâsını geliştirmiştir, zekânın geliştirdiği teknolojiyse insan ve makine arasında ayrımın ortadan kalktığı bir bütünleşmeyi, yani tekilliği yaratacaktır.
Yapay zekânın ölümlülüğü dahi ortadan kaldırabilecek bir kapasiteye sahip olduğu, teknoloji aracılığıyla çözülmeyecek hiçbir toplumsal ve bireysel problem olmadığı ve bu ilerleme hızının yavaşlamaması için süreci bugünlere getiren şirketlere ve dehalara güven duyulması, bunların faaliyetlerinin devlet ve toplum tarafından denetlenmesi ve düzenlenmesi gibi önerilere kulak verilmemesi önerilmektedir. “Bu teknolojiler olağanüstü varsıllık yaratacak, böylece yoksulluğu ortadan kaldıracak, ucuz hammaddeyi ve bilgiyi istenen her tür ürüne dönüştürerek tüm maddi gereksinimlerimizi karşılayacaktır” (Kurzweil, 2020: 579, akt. Aslan, 2022). Yapay Zekâ’nın böylesi bir gelişmeyi yaratıp yaratamayacağı tartışılmaya değer bir konudur. Ancak tüm ihtiyaçların karşılanabileceği olanaklar yaratılsa bile üretim ilişkileri değişmediği sürece bunlar sadece çok küçük bir azınlık için gerçek imkanlar haline dönüşecektir. Üretim ve teknoloji araçlarını ellerinde tutanlar için evrimin belki de ölümsüzlüğü de içeren yeni bir aşaması mümkün olabilecekken vasıfsızlaştırılmış ve çalışma olanakları ellerinden alınmış çoğunluk içinse büyük bir artık nüfus haline dönüşme olasılığı güçlenecektir. Böylesi koşullarda, yapay zekânın ortaya çıkarabileceği olası yeni olanakların eşitsiz paylaşımı sınıfsal ayrımı türsel ayrıma dönüştürecek bir potansiyel de taşımaktadır. Yapay zekâ sınıflı topluma geçildiğinden buyana ilk kez sınıfsal ayrımların, teknoloji aracılığıyla türsel farklılaşmaya yol açacağı bir eşiğe ulaşılmasına yol açabilir. Teknofaşist düşünceler aslında böylesi bir okumayla da toplumsal rıza üretimi gerektirmeyen, artık nüfusun siyasi kapasitesini ortadan kaldıran ve teknolojik gelişmenin meyvelerini hak eden übermenschin mutlak diktatörlüğünü savunan bir düşünceler bütünü oluşturmaktadır.
Temmuz 2026’da yaşanan Hugging Face vakası, Yapay Zekâ’nın kendi inisiyatifiyle örgütlenerek harekete geçebileceğine dair karanlık senaryoların inandırıcılığını arttırdı. OpenAI ve Hugging Face olayı, yapay zekâ ajanlarının insan denetimi ve sınırlandırmalarını aşarak otonom bir şekilde dış dünyaya sızdığı ve başka bir şirketin altyapısına saldırdığı ilk somut ve belgelenmiş örnek olarak tarihe geçti. OpenAI, yeni nesil gelişmiş araştırma modellerinin siber güvenlik (hacking) yeteneklerini ölçmek için izole edilmiş bir test/değerlendirme ortamı (sandbox) oluşturdu. Yapay zekâ ajanları, kendilerine verilen zorlu görevleri çözebilmek amacıyla OpenAI’ın dahili sistemlerindeki bir açığı (SSRF – Server-Side Request Forgery) kullanarak yetkisiz bir şekilde internete erişim sağladı. Ajanlar, içerideki bir paket yönetim sistemini (Artifactory) adeta gizli bir mesaj panosuna dönüştürerek insan müdahalesi olmadan birbirleriyle haberleşti, görev paylaştı ve strateji geliştirdi. İnternette açıkta bulunan bazı Hugging Face kimlik bilgilerini (token) ele geçiren ajanlar, Hugging Face’in veri seti işleme altyapısındaki sıfır gün (zero-day) açıklarını (HDF5 dosya okuma ve Jinja şablon enjeksiyonu) zincirleme şekilde kullanarak Hugging Face sunucularına sızdı. 13 saatten kısa bir süre içinde tek bir işçi pod’undan birden fazla Hugging Face kümesinde (cluster) sistem yöneticisi (admin) seviyesine ulaştılar. Bu olay teknofaşist tahayyülün sınırlarını da göstermesi açısından dikkat çekici. Bir grup teknoloji şirketinin daha çok kar ve egemenlik arzusuyla büyük bir hızla geliştirdiği ve toplumsal denetimin dışında kalmayı da özel bir politik hedef haline getirdiği koşullarda dünyadaki canlı hayatı tehdit edebilecek bir potansiyel tehdit de büyüyor. Üretici güçlerin bu hızda gelişimi, üretim ilişkilerinin dönüşümünü ve toplumsal mülkiyeti bir zorunluluk haline getiriyor.
Yapay zekânın her şeyi değiştirme ve iyileştirme, tüm sorunları çözme kapasitesine sahip bir teknoloji olduğu düşüncesi teknofaşizmin güç aldığı bir zemin sunuyor. Özellikle istihdam alanında da önemli dönüşümlerin ortaya çıkma olasılığı işçi sınıfının çeşitli kesimlerinin statü kaybı ve gerileme kaygılarını daha da yoğunlaştırıyor. Kimi yorumlardaysa bütün büyük endüstriyel devrimlerin istihdam kaybı kaygısına yol açtığını ancak olumsuz beklentilerin gerçekleşmediğini, hatta tam tersine birçok örnekte çok daha fazla istihdam üretildiğini iddia ediliyor. “İş kaybının ne kadarının teknolojiden ne kadarının ise son 30 küsur yılda işteki değişimlerden ve işin yeniden organizasyonundan kaynaklandığını kesin olarak belirlemek muhtemelen imkansızdır”(Moody, 2018). Yapay zekânın gelişimi eğer robotik sahasına da aynı ölçekte aktarılabilirse 4. Büyük Sanayi Devrimi’nin şu ana kadarkilere kıyasla çok daha büyük bir istihdam şoku yaratabileceğini düşünebiliriz.
Teknoloji şirketlerinin artan ekonomik ağırlığı ve özellikle veri merkezlerine yönelik yatırımların ekonomi açısından oynadığı rol MAGA’nın istihdam yaratma ve ekonomiyi canlandırma öncelikleriyle de kolaylıkla ilişkilendirilebilir. Teknoloji şirketlerinin uluslararası güç projeksiyonu açısından da ABD emperyalizmine önemli olanaklar yarattığı unutulmamalıdır. ABD’nin savaş doktrini içerisinde de söz konusu teknoloji şirketleri giderek daha büyük bir ağırlık sahibi olmaktadırlar. Veri merkezlerinin yüksek enerji ihtiyacının karşılanması da enerji şirketlerinin karlarını büyütmektedir. Teknoloji, enerji ve silah tekelleri arasındaki yakınlaşmanın maddi temeli bu çerçevede ele alınabilir. Yüksek enerji tüketimi ve bu ihtiyacın hidrokarbon yakıtların yoğun kullanımıyla karşılanması da iklim değişikliği riskinin önemsizleştirilmesine ihtiyaç duymaktadır. Teknoloji şirketlerinin regülasyondan kaçınma çabaları da iktidar bloğu içindeki konumlarını güçlendirme arayışlarının önemli bir motivasyon kaynağıdır.
Teknoloji şirketleriyle devlet arasında son derece organik bir ilişki bulunduğunun altını çizmek gerekir. Bu şirketlerin kuluçka evresinden tekel aşamasına geçmelerinde devlet destekleri, kamu ihaleleri, araştırma fonları ve altyapı yatırımları çok önemli bir rol oynamıştır. Özellikle Pentagon’un verdiği ihaleler ve sağladığı kamusal altyapı ( GPS örneğinde olduğu gibi) teknoloji şirketlerine verilmiş hayat öpücüğü etkisi yapmıştır. Teknoloji şirketleri devletin regülasyon kapasitesine karşı büyük bir direnç geliştirirken devlet desteğini kaybetmemek için de özel bir çaba içerisindedirler.
Teknolojik gelişmenin sunduğu gözetim ve denetim olanaklarındaki muazzam artış da baskı rejimlerinin ayakta kalmasını kolaylaştırmakta ve toplumsal rıza üretim mekanizmalarına duyulan ihtiyacı zayıflatmaktadır.
Coeckelbergh yapay zekânın kendi doğası gereği faşist eğilimleri güçlendirme kapasitesine sahip olduğunu iddia ediyor. Ben teknolojinin yaratacağı etkiyi belirleyecek temel matrisin kendi doğasından ziyade içinde işlediği toplumun üretim ilişkileri olduğunu düşünüyorum ve Coeckelbergh’in Heideggerci tutumuna mesafeyle yaklaşıyorum. Teknolojinin egemen güçlerin çıkarlarını yansıtacak biçimde yapılandırıldığını ancak toplumsal mücadelelerle yeniden demokratikleştirilebileceğini savunan Frankfurt Okulu geleneğinden Eleştirel Teknoloji Teorisi bu bakış açısının güncel bir yorumu olarak ele alınabilir (Feenberg, 1991). Yine Sosyo Ekonomik Sistemler yaklaşımı da insanların ve teknolojik nesnelerin birbirini karşılıklı olarak inşa ettiğini hiçbir teknolojinin toplumsal bağlamından bağımsız ele alınamayacağını ifade eder (Latour,2005) .
Teknolojinin gelecekteki bütün sorunları çözebilecek bir imkân olarak değerlendirilmesi de teknoloji şirketlerinin hegemonya inşası açısından önemli bir kapasiteye sahip olmasını sağlamaktadır. Ancak bu teknolojik gelişmenin hızlandırılması arzusu giderek gerici bir modernleşme ideolojisiyle eklemlenmektedir. Klasik faşizmin fütüristik öğeleriyle de kıyaslanabilecek bir içeriğe sahip olan bu ideolojik çerçeveye göre ileri düzey endüstriyel teknoloji ile irrasyonel, romantik ve Aydınlanma karşıtı kültürel değerler birlikte sahiplenilmelidir. Bu bakış açısına göre teknoloji, öncelikle ulusal gücün, “kan ve toprak” mitolojisinin, iradenin ve modernist/irrasyonel bir ruhun dışavurumu olarak kutsanır. Jeffrey Herf’in kullanımıyla gerici modernizm kavramı, Üçüncü Reich’ın son derece gelişmiş bir savaş makinesi, otoyol ağları ve sanayi altyapısı kurarken aynı zamanda nasıl arkaik, ırkçı ve soykırımcı bir irrasyonalizmi hayata geçirebildiğini açıklar. (Herf, 1984)
Bu bakış günümüze yansımalarını Peter Thiel ve Curtis Yarvin’de; karanlık Aydınlanma düşüncesinde takip edebilmek mümkün. Karanlık Aydınlanma (Dark Enlightenment) veya diğer adıyla Neo-Gerici Hareket (NRx – Neo-Reactionary Movement), 18. yüzyıl Aydınlanma idealinin getirdiği eşitlik, demokrasi ve toplumsal ilerleme gibi kavramları tamamen reddeden bir felsefi ve siyasi akımdır. İlginç bir şekilde, bu hareket köklerini geçmişteki monarşilerden alsa da gücünü fütüristik teknolojilerden ve Silikon Vadisi tekno-kapitalizminden alır. Heidegger’in “teknolojinin her şeyi yönetilebilir bir sistem içine alması” (Ge-stell) fikrini bir tehlike olarak değil, toplumu yeniden yapılandırmanın en verimli yolu olarak görürler. “Biz ise neo-reaksiyonu Aydınlanma ilkelerini reddeden, monarşik geçmiş ve fetişleştirilmiş bir insan sonrası geleceğe geriye doğru bir dönüş yapmayı, bütün bunların da neo-kameralist [ devleti kar amacı güden büyük bir anonim şirket (korporasyon) gibi yapılandırmayı savunan radikal bir siyaset teorisi ] bir devlet yapısında gerçekleşmesini hedefleyen aşırı sağ, anti-demokratik bir hareket olarak tanımlıyoruz” ( Hermansson vd., 2023: 128). Goebbels’in Naziler 1933’te iktidara geldiğinde kullandığı “1789 yılı tarihten silinecek- Das Jahr 1789 wird aus der Geschichte gestrichen werden!” ifadeyle uyumlu bir çerçeve karşısındayız. Demokrasiyi “bireysel cehaletin kolektif bilgeliği” olarak niteleyen 19. Yüzyıl İskoç filozof Thomas Carlyle da NRx’e ilham veren isimler arasındadır.
Nick Land akımın isim babası ve en önemli İngiliz filozofudur. Land, kapitalizmin ve yapay zekânın insani sınırlamaları aşarak “teknolojik bir tekilliğe” doğru ivmelenmesini savunur (İvmelendirmecilik / Accelerationism= “hakim olan sisteme alternatifler yaratmanın en iyi yöntemi sistemin kendi mekanizmalarını hızlandırmaktır”). Demokrasinin özgürlüğü kısıtladığına inanır ve uzun vadeli teknolojik ilerleme için “kapitalist monarşileri” veya şirket gibi yönetilen devletleri tercih eder. İnsanlığı yakın gelecekte makine zekâsı tarafından aşılması gereken geçici, kırılgan bir hastalık ya da engel olarak görür.
Curtis Yarvin hareketin asıl kurucusu kabul edilen Amerikalı bir yazılım mühendisi ve blog yazarıdır. Yarvin, modern demokratik devletlerin ve medyanın oluşturduğu oligarşik güç odağına “Katedral” (The Cathedral) adını verir. Çözüm olarak demokrasinin tamamen tasfiye edilmesini; devletlerin “her şeye gücü yeten bir CEO” veya hükümdar tarafından yönetilen anonim şirketler (Patchwork sistemi) şeklinde organize olmasını savunur. Demokrasinin temel hastalığı emperyal gerileme, yani karar verme sürecinin yürütmenin başındaki tek bir kişiden evrensel oy hakkına doğru genişlemesidir. Yarvin, Trump’ın 2025 Ocak’taki göreve başlama törenine onur konuklarından birisi olarak katılmıştı.
Peter Thiel PayPal’ın kurucu ortağı ve Palantir’in sahibi olan milyarder yatırımcı, Curtis Yarvin’in en önemli finansörlerinden ve akıl hocalarından biridir. Thiel, 2009’da yazdığı ünlü bir makalede “Artık özgürlük ile demokrasinin birbiriyle uyumlu olduğuna inanmıyorum” diyerek Karanlık Aydınlanma’nın temel mottolarından birini doğrudan seslendirmişti. Palantir’in özellikle savaş teknolojisinin dönüşümünde çok belirleyici bir rol oynadığı ve J.D Vance’in Thiel sayesinde bulunduğu makama geldiği unutulmamalı.
Marc Andreessen Silikon Vadisi’nin en etkili risk sermayedarlarından biridir. Yayınladığı “Tekno-İyimser Manifesto” metninde, teknolojinin önündeki her türlü yasal, etik ve demokratik engeli (buna yapay zekâ regülasyonları da dahil) birer pratik pranga olarak nitelendirmişti. Andreessen seçimlerde Trump’a verdiği desteğin gerekçesi olarak teknoloji şirketi çalışanlarının radikalleşmesine ve Biden hükümetinin yapay zekâ ve kripto paraları yasal düzenlemelerle sınırlama girişimlerine karşı duyduğu tepkiyi göstermişti. 2023’te yazdığı Tekno İyimser Manifesto’da tekno iyimserliğin önde gelen azizleri olarak Mussolini taraftarı olan İtalyan fütürist Filippo Tommaso Marinetti’ye ve Nick Land’e referans vermişti.
ABD Başkan Yardımcısı olan Vance, Peter Thiel’in eski bir çalışanı ve yakın dostudur. Vance, Curtis Yarvin’in fikirlerinden açıkça etkilendiğini belirtmiş ve Amerikan devlet aygıtının (bürokrasinin ve kurumların) tamamen tasfiye edilerek gücün tek bir liderde toplanması gerektiği yönündeki NRx tezlerine yakın duruş sergilemiştir.
İşçi sınıf özel anlamda yapay zekânın istihdam üzerinde yarattığı/yaratacağı etkiden çok yönlü biçimde etkileniyor. Genel anlamdaysa merkezinde teknoloji şirketleri, askeri-sınai kompleks ve petrol endüstrisinin bulunduğu iktidar bloğunun teknofaşist ideoloji ve hareketlerle yaptığı ittifakın olası yıkıcı sonuçlarının doğrudan hedefi. İşçi sınıfının farklı fraksiyonlarını birleştirmeyi başarabilecek bir karşı hegemonya hareketinin teknolojik gelişmeyi toplumsal çıkarlar adına kontrol altına almayı hedeflemesi mutlak bir zorunluluk. Verimlilik artışından kaynaklanan kazançların toplumsallaştırılmasını, istihdam üzerinde baskı oluşmaması için iş saatlerinin kısaltılmasını, teknoloji şirketlerinin kamulaştırılmasını (Srnicek) da kapsayan bir sosyalist mücadele programının ortaya konması yukarıdan aşağıya bir sınıf hareketinin inşası açısından son derece önemli. ABD’de etkinliği her geçen gün daha fazla hissedilen DSA, şu anda büyük oranda eğitimli ve orta sınıf karakterli işçilerden destek alıyor. Ancak özellikle Mamdani’nin seçim başarısı sonrasında sınıfın tüm kesimlerini örgütlemeye yönelik bir aktivizmin canlandığını görmek oldukça umut verici. Evgeny Morozov’un vurguladığı gibi algoritmalar ve yapay zekânın kar odaklı şirketler yerine toplumsal sorunların çözümüne öncelik veren bir odağa dönmesi ancak politik bir müdahale ile gerçeklik kazanabilir. Teknoloji çözümün öznesi değil sınıf mücadelesinin ve politik iradenin aracı olabilir. Yapay zekâ ve entegre robotik teknolojisi emeğin meta olmaktan çıktığı bir bolluk toplumunun habercisi olabilmek için sosyalist bir devrimi beklemek zorunda.
KAYNAKÇA
Aslan, A. (2022) “Dijital Gelecek Tahayyülleri, Kapitalist Gerçekçilik ve Müşterekleşme”, Praksis, 59/2022/2
Coeckelbergh, M. (2026). Technofascism: AI, Big Tech, and the new authoritarianism. AI & Society. Advance online publication. https://doi.org/10.1007/s00146-026-02862-9
Feenberg, A. (1991) Critical Theory of Technology, Oxford University Press
Hermansson, P. vd. (2023), Uluslararası Alternatif Sağ, 21. Yüzyılın Faşizmi mi?, İstanbul: İletişim.
Herf, J (1981), Reactionary Modernism: Some Ideological Origins of the Primacy of Politics in the Third Reich, Theory and Society, Vol: 10, No: 6
Koşar, A. (2025) Yapay Zekâ ve İşin Geleceği, İstanbul: Kor
Latour, B. (2005). Reassembling the Social: An Introduction to Actor-Network-Theory. Oxford University Press.
Moody, K. (2018) “High Tech, Low Growth, Robots and the Future of Work”, Historical Materialism, 26(4), 3-34.
Pasquinelli, M. (2025) Patronun Gözü, Yapay Zekânın Sosyal Tarihi, çev: Elçin Gen, İstanbul: Metis.