20 Haziran Dünya Mülteciler Günü: Kapitalist sınır rejimlerinin insan kırımı
Göçmenlerin, mültecilerin ve küresel işçi sınıfının ortak mücadelesi, sınırların coğrafi birer harita çizgisi olmaktan çıkıp halkların kardeşliğine dönüştüğü enternasyonalist bir dünyayı inşa edecektir.

20 Haziran Dünya Mülteciler Günü, burjuva ideolojisinin ve küresel kurumların iddia ettiği gibi soyut bir “insancıllık” ya da vicdani bir anma günü değildir. Aksine bu gün; kapitalist dünya sisteminin yapısal krizlerini, emperyalist hegemonya savaşlarının yarattığı yıkımı ve asimetrik sermaye birikiminin küresel güneyde yol açtığı mülksüzleştirme politikalarını teşhir etme günüdür. Bugün dünya genelinde yaşanan göç hareketleri, bireysel trajedilerin ötesinde, ekonomi-politiğin ampirik bir yasasıdır: Sermayenin dünya pazarında sınırsızca dolaştığı, yeraltı ve yerüstü kaynaklarının emperyalist merkezlerce gasp edildiği bir düzende; emeğin ve mülksüzleştirilmiş kitlelerin akışı militarize edilmiş devlet aygıtlarıyla engellenmektedir. Egemen sınıflar, kendi yarattıkları ekonomik ve ekolojik krizlerin faturasını yerinden edilen halklara keserken, sınırları adeta birer endüstriyel ölüm makinesine dönüştürmektedir. Dolayısıyla göç hatlarında yükselen çitler ve devreye sokulan kolluk şiddeti, ulus-devletlerin egemenlik refleksinden ziyade, küresel kapitalizmin sınıfsal koruma duvarlarıdır.
Sınırların toplu mezarlara dönüşmesi
Küresel göç hareketleriyle bağlantılı insani kriz, sınır kontrollerinin sıkılaştırılması ve sistematik devlet şiddetinin kullanılması nedeniyle daha önce görülmemiş düzeyde ölüm oranlarına ulaştı. Uluslararası Göç Örgütü’nün (IOM) “Missing Migrants” (Kaybolan Göçmenler) projesi tarafından derlenen verilere göre, 2014 yılından bu yana uluslararası rotalarda 72.000’den fazla ölüm ve kaybolma olayı kayıt altına alındı. Bu uluslararası kuruluşun resmi kayıtları, 2024 yılının on yılın en alarm verici istatistiklerinden biriyle kapandığını doğruluyor; çünkü Akdeniz’i geçmeye çalışan yaklaşık her 120 kişiden 1’i bu girişimde hayatını kaybetti. Bu deniz rotası tek başına, söz konusu dönemde dünya çapında bildirilen göçmen ölümlerinin toplamının dörtte birini oluşturdu ve insan geçişi için gezegenin en tehlikeli alanı olarak sağlamlaştı.
Avrupa bağlamında
Can kayıpları sadece denizin kendine özgü risklerine atfedilmiyor, aynı zamanda Avrupa Birliği tarafından desteklenen ve kurtarma ilkesinden kaçan toplama kampları stratejisine, sıcak geri göndermelere ve şiddetli müdahalelere de bağlanıyor. Bu politikalar açıkça uluslararası hukuku ihlal etmektedir. Sivil toplum kuruluşları ve medya kuruluşları, üye devletlerin sorumluluğunu ve Avrupa’nın “ICE’i” Frontex’in kötüye kullanım ve yardım etmeme konusundaki iddia edilen suç ortaklığını defalarca vurguladı.
İngiliz gazetesi The Guardian tarafından yayımlanan bir araştırma, AB’nin sınırlarındaki yasadışı geri göndermelerle doğrudan bağlantılı yaklaşık 2.000 ölümü inceledi. Aynı şekilde, Uluslararası Af Örgütü ve Avrupa İşkencenin Önlenmesi Komitesi’nin eş zamanlı raporları, Yunanistan, Hırvatistan, Bulgaristan sınırları ve Polonya-Belarus kara koridoru gibi kritik bölgelerde sistematik dayaklar, işkenceler ve sığınma hakkının reddini içeren bir polis şiddeti örüntüsünü doğruladı. Bu bölgelerde zorla geri göndermelerden sonra kurşun yaralarıyla cinayetler ve ciddi hipotermi vakaları tespit edildi.
Atlas Okyanusu’nun öte tarafında
Amerika Birleşik Devletleri ile Meksika arasındaki sınır, benzer bir şiddet ve korunmasızlık dinamiğini yansıtıyor. No More Deaths gibi insan hakları kolektifleri ve El Paso Migrant Death Database (Göçmen Ölümleri Kayıt Sistemi) gibi bölgesel kayıtlar, ölümlerin en az %15’inin doğrudan Sınır Devriyesi ajanlarının sorumluluğunda olduğunu tahmin ediyor. Yerel belgeler, bu ölümlerin esas olarak ölümcül kazalarla sonuçlanan yüksek hızlı araç kovalamaları, polis baskısı nedeniyle sınır duvarından ölümcül düşüşler, ölümcül güç kullanımı ve federal gözaltında zamanında tıbbi bakımın kasıtlı olarak reddedilmesinden kaynaklandığını ayrıntılı olarak anlatıyor.
Yerinden edilmiş nüfuslara karşı askerileştirme ve güç kullanımı yönündeki bu alarm verici eğilim, ölümcül sonuçlarla dünyanın diğer bölgelerine de yayılıyor. 2022 ile 2023 yılları arasında Human Rights Watch’ın yaptığı bir araştırma, Suudi Arabistan sınır muhafızlarının Yemen sınırında yüzlerce Etiyopyalı göçmeni öldürdüğünü ortaya çıkardı. Muhafızlar, örgütün insanlığa karşı suç olarak nitelendirdiği bir uygulamada, silahsız sivillere patlayıcı silahlar ve yakın mesafeden ateş kullandı. Aynı şekilde, uluslararası gözlemciler Afrika Sahra’sının çöl rotalarında polis güçleri ve silahlı milisler tarafından uygulanan sürekli şiddet, ayrıca Asya’nın sınır çevrelerindeki şiddet konusunda uyarıyor. Özellikle Türkiye-Suriye sınırı ve Myanmar içindeki şiddetli zulüm öne çıkıyor.
Sınırları ve sınıfları aşan yeni bir dünya mücadelesi
Nihayetinde, Akdeniz’in sularında boğulan, Rio Grande’nin akıntısında yitip giden ya da sınır boylarında kurşunlanan her bir can, kapitalist barbarlığın ve onun militarist bekçisi olan emperyalist devlet aygıtlarının ortak suçudur. İnsan hakları söylemlerini birer maske olarak kullanan batılı egemen güçler, Frontex gibi paramiliter sınır ajanslarıyla ve yapay zekayla donatılmış gözetim algoritmalarıyla sömürünün sınırlarını korumaktadır.
20 Haziran Dünya Mülteciler Günü vesilesiyle bir kez daha görülmektedir ki; sınır sanayisine yatırılan milyarlarca dolar, halkların güvenliği için değil, küresel finans sermayesinin bekası içindir. Bu ölümcül döngüyü sadece sınırlardaki teli keserek ya da soyut bir yardımseverlikle durdurmak mümkün değildir. Çözüm; göçü yaratan emperyalist savaş sanayisinin, neo-sömürgeci hammadde yağmasının ve insanı metalaştıran bu sömürü düzeninin kökten tasfiye edilmesinden geçmektedir. Göçmenlerin, mültecilerin ve küresel işçi sınıfının ortak mücadelesi, sınırların coğrafi birer harita çizgisi olmaktan çıkıp halkların kardeşliğine dönüştüğü enternasyonalist bir dünyayı inşa edecektir. Kapitalizmin ölüm koridorları haline getirdiği bu sınır rejimleri yıkıldığında, kurtulacak olan sadece yerinden edilenler değil; emeğin, yaşamın ve insanlığın ta kendisi olacaktır.