40 günün düşündürdükleri
İran Savaşı, Çin ve Rusya’nın sağlayabileceği teknik desteğin emperyalist saldırganlığı dengelemekte ne kadar işlevsel olabileceğini göstermesi açısından da tarihî bir eşik aşımı oldu.

İran’a yönelik yürütülen emperyalist saldırının 40 günlük etabının Beyaz Saray açısından utanç verici ateşkes ile sona ermesi, liberal aklın ABD‘nin yenilmezliğine yaptığı yatırımın da ağır bir yara alması anlamına geliyor.
Çatışmaya verilen aranın ne kadar süreceği şimdilik oldukça belirsiz ve çatışmanın yeniden alevlenmesi çok da şaşırtıcı olmaz. Trump’ın temsil ettiği iktidar bloğu içinde Rubio-Hegseth ikilisinde görünüm kazanan Neoconcu ve İsrail’e yakın kanat açısından İran’ın ortaya koyduğu 10 maddenin kabul edilebilmesi mümkün değil. İsrail de savaşın bu biçimde bitmesine engel olmak, çatışmasızlığı sabote etmek için her aracı kullanacaktır. Ancak hafta sonu yapılacak görüşmelerde çatışmalara oldukça gönülsüzce yaklaşan MAGA’cı kanadın temsilcisi J.D.Vance’in öncülük edecek olması Trump’ın İran meselesinde içine düştüğü çaresizliği de resmeden bir olgu.
Savaşın baş aktörü üç ülkeden İran’da süreç molla rejiminin konsolidasyonu yönündeyken ABD ve İsrail’de tam tersine, savaşın yürütücüsü olan iktidarlar güçlü bir muhalif basınç altına girdi. İsrail’in ABD iç kamuoyunda itibarı şu ana kadar hiç olmadığı kadar düştü. İran muhalefetinin Hizbullah ve Haşdi Şabi’ye verilen desteği eleştirmesinin simetriğinde ABD’nin İsrail’in peşine kayıtsız şartsız takılmasının, benzinin galonuna yapılan zammın arkasındaki temel etken olduğu konuşuluyor. Netanyahu hükümetinin şu anda en büyük antisemit güç olduğu rahatlıkla iddia edilebilir; muazzam kibirli bu siyonist rejimin her gün binlerce insanın ölümüne yol açtığı katliamlar, Yahudi halkına yönelik bir öfke, nefret ve intikam duygusu doğurarak onlar adına en büyük riski üretiyor.
Bölge jeopolitiğine ABD’nin her koşulda kazanacağı ve hedeflerine ulaşacağı yönünde bakılması olağanüstü politik hataların yapılmasına müsait bir zemin üretiyor. Kürt halkını Trump ve Netanyahu’nun ajitasyonuyla cepheye sürmeye çalışan akıl şu anda en başta Kürt halkı açısından bütünüyle karanlık bir sayfanın açılmasına hizmet etmiş olabilirdi. Neyse ki Kürt hareketi bütün Makyavelist, dar milliyetçi ve emperyalizm sevdalısı basınçlara rağmen somut durumun somut analizinden mutlak bir biçimde kopmadı. Umarız bütün somut olgulara rağmen NATO’nun kadir-i mutlak yıkıcı ve kurucu kapasitesine biat eden kimi stratejik akıl hocaları da bu yaşananlar sonrasında kendilerine bir düzeyde çekidüzen verme gereği duyarlar.
Bölgemizi emperyalist güçlerden temizlemek ve halklar hapishanesine dönüştüren rejimlerden kurtulmak birbirinden ayrılamaz iki hedef. Bölge zenginliklerini bölge halkları için kullanacak, dar çıkarcı-ulus devletçi takıntıların üstünde bir programı örgütleyebilecek, Ortadoğu-Mağrip ve Akdeniz halklarının enternasyonalist dayanışması zemininde Filistin’in kurtuluşu davasını da sahiplenerek sosyalist perspektifi gerçekçi bir seçenek hâline getirecek bir enternasyonalist yığınağa ihtiyacımız var. NATO’nun gerileyen gücü bu seçeneğin büyütülmesinin koşullarını daha da güçlendiriyor. Petrol zenginliğinin emperyalist yağmacıların ve yerel işbirlikçilerinin tekelinden kurtarılarak öncelikle bölgenin yoksul emekçi halkları için seferber edilmesi, Musaddık’tan bu yana kilit önemde bir başlık olmasına rağmen yeterince tartışılmıyor. Oysa Ortadoğu’nun ateş, barut ve gözyaşından kurtulamamasının en önemli sebebi bu. Hürmüz’ün kaldıraç gücü olarak oynadığı rol de bu resmi daha da netleştiriyor.
Eğer sosyalistlerin Ortadoğu siyaseti, ezilen halkların özgürlüğü için emperyalist saldırganlığa hayırhah bakmak ile 1960 model bir anti-emperyalist ezberle bölgedeki ulus devletlere kayıtsız şartsız açık çek vermek arasında bir hat çizmek zorundaysa bunun petrol zenginliğini bütün bölgenin zenginleşmesi ve kalkınması için bir kaldıraç olarak kullanan, ulus devlet sınırlarını aşan bir konfederatif yaklaşıma öncelik veren, Kürt ve Filistin halklarının demokratik haklarını ve statüsünü güvence altına alan, emperyalizmin askerî yığınağını bölgeden bütünüyle çıkarmayı hedefleyen, bütün dünyayla dengeli ve eşitlikçi bir ilişki kurarak kalkınmayı esas alan bir çerçeveye oturması zorunluluk.
Çin’i bu tablonun neresine koymalıyız? İran Savaşı, Çin ve Rusya’nın sağlayabileceği teknik desteğin emperyalist saldırganlığı dengelemekte ne kadar işlevsel olabileceğini göstermesi açısından da tarihî bir eşik aşımı oldu. Çin’in olağanüstü iktisadi ve teknolojik gücünün kimi emperyal yansımalar doğurmaması imkânsız olsa da; militarist bir saldırganlık içerisinde olmayan bir güç olduğu çok açıkken sosyalist ve demokratik yazında dahi ABD ve Çin “emperyalizm”lerini aynı zeminde ele alan bir ısrarla karşılaşmak şaşırtıcı.
Çin’in bugün yukarıda çizilen bir çerçevede kendi kaynaklarını yağmacı finans kapitallerden kurtarmış bir Ortadoğu’nun kalkınması açısından önemli bir ortak olma potansiyeli taşıdığı ortada. Bölge halklarının emperyalist tahakkümden kurtulmasında ve kendi kaynaklarına kendisi açısından sahip çıkmasında Çin’in teknolojik sıçrama konusunda desteği hayati olacaktır. Bu somut gerçeğin altını çizmek “Çin’deki sosyalizm deneyiminin, Ekim Devrimiyle başlayan sosyalizm deneyimi tarihine başka ve yeni bir sorunsalla bakmaya olanak vermesi bakımından Marksizmi canlandırıcı bir rol oynamıştır” hayalperestliklerine prim vermeyi gerektirmez. Çin, kalkınma arayışındaki güçler açısından bir ortak ve emperyalist tahakküm karşısında dengeleyici bir aktör olabilir ancak şahikası olduğu bürokratik dejenerasyonla 21. sosyalizminin modeli olamaz.
Şu an oldukça kırılgan koşullardayız ve çatışmanın yeniden şiddetlenmesi hiçbir biçimde şaşırtıcı olmayacak. Ancak cinin şişeden çıktığı, askerî alandaki mutlak üstünlüğüne güvenen ABD-İsrail bloğunun bu alanda da kibir ve aşırı iyimserlikle hareket ederek çamura saplanmasının yaratacağı güçlü dönüşümün etkilerinin yaşanacağı bir momentte sosyalizmin de kendisini güçlü bir seçenek olarak inşa etme göreviyle karşı karşıya olduğu gerçeği üzerinde yoğunlaşmanın önemi artıyor.