Gençlik hareketine ve 19 Mart’a bir bakış
Tarzı, hayatı algılayışı, bağ kurma biçimi önceki kuşaklardan oldukça farklı olan bir nesil, el yordamıyla mücadelenin bir köşesinde yer almaya çalışıyor. Sol/devrimci yapıların, “eskinin öldüğü ancak yeninin henüz doğamadığı” bu özgün koşullarda gençliği kavramasına, kapsamasına, yönsemesine ve belki en önemlisi de yeni kuşaktan öğrenmesine ihtiyaç var.

Uzun zamandır faşizmin adım adım kurumsallaştırılmaya çalışıldığı bir süreçten geçiyoruz. Bu sürecin, 2013’te açığa çıkan Gezi direnişinin yarattığı etkiye karşılık güçlü bir toplumsal hareketin sağlanamamasının ardından geliştiğini söylemek yanlış olmaz. Gezi’yle beraber toplumun yarısı üzerinde kurulmuş olan hegemonyanın çözülmesinin ardından 2015 Haziran seçimlerinde yeniden tek başına iktidar olamayan AKP, Suruç Katliamı’yla başlattığı kanlı seçim kampanyası ve onu izleyen Ankara Gar Katliamı sonrası ülkede ciddi bir korku imparatorluğu inşa etmeye girişti. Akabinde “Allah’ın bir lütfu” olarak gördüğü 15 Temmuz Darbesi’ni olağanüstü hâl ile değerlendirerek toplumu darbe karşıtlığı üzerinden konsolide edip “askerî darbeye karşı sivil darbe” ile rejim değişikliğini yapabilecek ortamın önünü açtı. Şaibeli referandumun ardından başkanlık sisteminin fiilen uygulanmasıyla beraber devlet içerisindeki tüm kurumlar/organlar işlevini yitirdi, keyfîleşmenin önü açıldı, hukuk askıya alındı. Böyle bir ortamda siyasi iktidarın öncelikli hedeflerinden biri üniversiteleri ve üniversitelileri hedef tahtasına koymak oldu.
AKP’nin üniversiteleri işgal edercesine fethetme girişimi önemli ölçüde başarılı oldu. Daha önceden Barış Bildirisi’ne imza atan akademisyenler KHK’ler ile okullardan uzaklaştırıldı, belediyelere yapıldığı gibi üniversitelere de kayyum rektörler atamanın zemini oluşturuldu. Üniversite gençlik hareketinin sindirilmesi ve dağıtılması için ülke genelinde ivmelendirilen antidemokratik uygulamalara paralel olarak ırkçı-faşist çeteler palazlandırıldı. Bu unsurlar yalnızca devrimci öğrencilerin önünü kesmeye çalışmakla kalmayıp muhalif olan her üniversitelinin üzerinde korku yaratma aparatı olarak kullanıldı.
Bu dönemde üniversitelilerin en etkili ve gündem oluşturan eylemlerinden biri İstanbul Üniversitesi’nde yemekhane zamlarına karşı gelişen tepkiler oldu. Eylemin kazanımla sonuçlanmasının ardından canlanmaya başlayan üniversite gençlik hareketliliği, Covid-19 salgınıyla birlikte ilan edilen pandemi tatili sebebiyle duruldu. Pandeminin yarattığı duraklama yavaş yavaş ortadan kalkarken Boğaziçi Üniversitesi’ne atanan “kayyum rektör”e karşı ciddi bir eylemsellik sürecine giren üniversite gençlik hareketi, bu dönem görkemli “Boğaziçi direnişi”nde cisimleşti. Canlanan hareketi sindirebilmek için direnişçi öğrencilerin evleri uzun namlulu silahlı polisler tarafından kapıları kırılarak, hatta duvarları yıkılarak basıldı. Bir yandan sert müdahale, gözaltı ve tutuklamalarla hareket bastırılmaya çalışılırken öte yandan öğrencilerde rıza üretimini sağlayabilmek için dışarıdan atanan kayyum yerine okulun öğretim üyesi bir başka kayyum, rektörlüğe atandı. Öğrencilerin yan yana gelişi tam olarak dağıtılamamış olsa da günden güne direniş irtifa kaybetti.
Her geçen gün daha derin bireysel kaygılar yaşayan ve geleceğe dair umutları tükenen bir kuşağın öfkesi, ülke çapında etkisizleşen devrimci/sol hareketten yoksun olduğu ve önceki dönem öğrenci hareketiyle çok sınırlı bağ kurabildiği bir momentte siyasi iktidarın 19 Mart saldırısıyla birlikte patladı. Muhalefetin cumhurbaşkanı adayının diplomasının iptal edilmesine ve gözaltına alınmasına karşı haklarına, demokrasiye ve üniversiteye sahip çıkmak için 19 Mart günü korku barikatları yıkılıp aşıldı. Neoliberalizmin kuşatması altında bireysel kurtuluşun çözüm olarak sunulduğu, bireycileşmeye itilmiş, dayanışmadan yoksun, geleceksizlik ve güvencesizlik sarmalına sıkıştırılmış, siyasal ve ekonomik anlamda dışlanmış bir kuşak, üzerindeki ölü toprağını atarak tüm ülkeye yayılan sokak eylemlerinin önünü açtı.
19 Mart’ta yeniden yükselen üniversite gençlik hareketi, her seçim döneminde “AKP’ye kaybettirme” stratejisiyle sandıklara sıkışan halk muhalefetine başka bir yolun mümkün olabileceğini hatırlatarak CHP’nin mücadele çapını genişlemeye zorladı. Bu saldırıyla nasıl baş edeceğine karar veremeyen, henüz rota oluşturamamış düzen içi muhalefete sokağı dayattı.
Siyasi iktidar önceki süreçlerde olduğu gibi “kontrolü” sağlayabilmek için şafak baskınlarıyla korku yaratmak istese de tüm ülkeye yayılan eylemselliklerin önüne geçemedi. Fakat CHP’ye yol gösteren hareket kendi içindeki örgütsüzlük zafiyetini aşamadı ve kendisinden daha örgütlü olan CHP’nin anaforuna kapıldı. Üniversiteler arası koordinasyonun zayıflığının, birbirini tanımayan ve birbirlerinden kopuk kalan örgütlü güçlerin güven veren ortak bir mücadele zemini yaratamamalarının üzerine bir de çeşitli dar grupçu yaklaşımlardan kopuşamayan gençlik örgütlerinin tavrı eklenince, hareketin birlikteliğinin sağlanması şansı iyiden iyiye zayıfladı.
Boğaziçi direnişinden kalma öznelerin geçmiş deneyimleri ve birbirlerini tanımaları, hızlı koordine olabilmelerine imkân sağladı ve eylemler Saraçhane’ye sıkıştırılmayıp kentin farklı alanlarına doğru (Beşiktaş ve Şişli eylemleri) yayılmaya çalışıldı. Siyasi iktidar hareketi sindirmek için saldırılarını artırdı. Operasyonların ilk dalgasında üç kişi ile sınırlandırdığı sembolik tutuklama furyasını, ikinci ve üçüncü dalgada yaygınlaştırdı. Yine her zamanki gibi öğrenciler üzerinde ciddi bir korku yaratıp açığa çıkan hareketi sindirmeye çabaladı.
Bu giderek sertleşen iklim, henüz güçlü bir örgütsel ve politik seviye yakalayamayan harekette bir kırılma yarattı. Özellikle Cevahir AVM önündeki eylem bu kırılmanın en somut göstergesiydi. Hemen arkasından yaklaşan bayram tatili siyasi iktidarın can simidi oldu. Uzun tatil dönemi, üniversite içerisinde yan yana gelmekten başka şansı olmayan öğrencilerin bir araya gelmesinin önüne geçti. Böylesi tarihsel bir süreçte birlikte davranma başarısını gösteremeyen gençlik örgütlerinin daha sonraki süreci birlikte örebilmesinin olanakları yaratılamadı. Tatil dönüşünde yeniden bir toparlanmanın sağlanması için Kadıköy Festival Park’ta organize edilen etkinlikte geniş bir öğrenci kitlesi yan yana getirilebilse de bu çaba uzun erimli ortak bir harekete dönüşmedi yahut belirli çevrelerle sınırlı kaldı.
Gözünü açtığı andan itibaren AKP iktidarında büyümüş ve kendini bildi bileli tekçiliğe, baskılara, yasaklamalara maruz kalan, son yıllarda göçmen ve mülteci karşıtlığı üzerinden daha da kesif bir hâle gelen milliyetçi politikalarla zihni yapılandırılan bu kuşakla bağ kurmak ve bir ortaklık sağlamak yerine üst perdeden söz üreten, “politik” olduğu için kuşağın önderi olabileceğini düşünenler, değil kuşakla bağ kurup dönüştürebilmek, onlarla arasına mesafe koymaktan öteye bir yol alamadı.
Tutuklanan öğrencilerin tahliyesiyle beraber açığa çıkan yeni enerji, yaklaşan 1 Mayıs’a aktarılmaya çalışıldı. Fakat belirli çevrelerin başlattığı politik yanı oldukça zayıf, adeta kof bir cesaret gösterisine dönüşen Taksim-Kadıköy tartışması, uzun süreden sonra yüzünü politikaya çevirmiş öğrencilerin zihnini bulandırmaktan başka rol oynamadı. Yüksek perdeden söylemlerle demokratik muhalefet içinde kutuplaşmayı körükleyen ve ortak mücadele zeminini parçalayan bu sığ yaklaşım, geniş bir öğrenci kitlesinin 1 Mayıs’ta izleyici konumunda kalmasının temel nedenlerinden biriydi.
Nihayetinde “uzlaşmacı” olmamak için Kadıköy’e gitmeyen fakat “Taksim iradesi” koyacak kadar korkusunu henüz aşamamış geniş bir kesim, 1 Mayıs’a katılmak ve faal bir siyasetin içinde olmak yerine kendi kabuğuna çekilen ve seyreden bir pozisyona geçti.
Öte yandan bu kuşağın oldukça yaratıcı bir direniş pratiği sergilediğini, kendinden önceki direnişlerden ilham aldığını söylemeden geçmemek gerek. Gezi direnişine katılmamış olsa da dağarcığı Gezi’de atılan sloganlar üzerinden şekillenen ve oradan referansla bir kolektif öznelik hâli kurulduğu söylenebilir. Sosyal medyanın sağladığı imkânlarla da birlikte kendini ifade edişte geliştirilen mizah ve bu mizahın alanlara taşınması üzerinden, kuşağın önceki hareketlerden öğrenen ve kolektif hafızayı yeniden üreten bir noktada olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca -şu an etkisini yitirmiş olsa da- çok uzun zamandır yaygın bir direniş biçimi olarak kullanılmayan boykot, gençliğin eylem repertuarına yeniden girmiş oldu.
O zamandan bu yana siyasi iktidarın baskı ve sindirme çabası her geçen gün artıyor ve örgütlü güçlere yönelen saldırılar daha da yoğunlaşıyor. Ancak yine de 19 Mart sürecinin öncesine nazaran örgütlü mücadelenin ivme kazandığını söylemek mümkün. Ve fakat eskinin basit tekrarı üzerinden, kaba söylemlerle üniversite gençlik hareketinin yol yürüyemeyeceği çok açık. Tarzı, hayatı algılayışı, bağ kurma biçimi önceki kuşaklardan oldukça farklı olan bir nesil, el yordamıyla mücadelenin bir köşesinde yer almaya çalışıyor. Sol/devrimci yapıların, “eskinin öldüğü ancak yeninin henüz doğamadığı” bu özgün koşullarda gençliği kavramasına, kapsamasına, yönsemesine ve belki en önemlisi de yeni kuşaktan öğrenmesine ihtiyaç var. Devrimci mücadele tarihinin izinde, ilke ve değerler esnetilmeden geniş kesimleri kapsayacak ve dönemin ihtiyacına denk düşecek bir öğrenci gençlik hareketinin inşa edilmesii solun önünde önemli bir görev olarak durmakta. Aksi, geçmişin çok da komik olmayan bir karikatürü olmaktan ileriye geçemez.