Lenin ve İran
Lenin’in İkinci Enternasyonali krize sürükleyen, komünistlerle sosyal demokratların tarihî kopuşmasına eşlik eden bu yaklaşımı İran’a yönelik saldırıda da tutum belirlemekte bir kılavuz oluşturabilir mi?

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik başlattıkları saldırıyla, devlet başkanının öldürülmesi sonrasında yakın bir geçmişte sokaklara çıkarak değişim isteyen kitlelerin, zayıflamış rejimi devirmek üzere inisiyatif almasını sağlamayı hedeflediği anlaşılıyor. Savaşın bitmesini değil ama süreklileşmesini isteyen İsrail’in aksine ABD ani bir vuruş ile sonuç almayı hedefliyordu ve bu gerçekleşmeyince ortada net bir B planlarının olmadığı açıkça görülüyor. Çıkış planı olmadan, gereksiz bir özgüvenle hareket ettikleri bugünkü paniklerinden çok daha iyi anlaşılıyor. İlk günlerde beklentileri çok daha yüksek olduğu için İran halkını yarı bıraktıklarını tamamlamaya ve molla rejimine son vermek için sokakları doldurmaya sık sık davet ettiler. Ancak çağrılarının karşılıksız kaldığını gördükçe de bu tür çağrıların frekansı giderek azaldı.
Bu momentte Lenin’in Birinci Dünya Savaşı sırasında emperyalist savaşı bir iç savaşa çevirme konusundaki ısrarlı yaklaşımı hatırlandı ve İran halkının ama özellikle de Kürtlerin emperyalist saldırıyı bir fırsata çevirerek harekete geçmelerinin Leninist bir perspektifle desteklenmesi gündeme geldi. Lenin, Trump ve Netahyahu’nun çağrılarının karşılık bulmasının gerekçesi hâline getirilebilir mi? Lenin’in İkinci Enternasyonali krize sürükleyen, komünistlerle sosyal demokratların tarihî kopuşmasına eşlik eden bu yaklaşımı İran’a yönelik saldırıda da tutum belirlemekte bir kılavuz oluşturabilir mi?
“Biz Marksistler, her bir savaşı tarihsel olarak (Marx’ın diyalektik materyalizmi açısından) ve ötekilerden ayrı incelemenin gerekli olduğuna inanmak bakımından hem pasifistlerden hem de anarşistlerden ayrışırız” ( Lenin, 1915: 185).
Demek ki anarşistler ve pasifistlerin yanlışı, savaşlara zaman ve mekân üstü bir anlam yüklemeleri, olguyu bir bağlam içine yerleştirmeksizin tikel olarak değerlendirmeleri ve bu biçimiyle ezberci ve kalıpçı bir tutum geliştirmeleridir. Her savaşın kendi özgün koşulları, bağlamı ve olası sonuçları itibariyle değerlendirilmesine ihtiyaç vardır. Bir bağlamda üretilen savaşa dair politik tutum istisnasız her duruma aynı biçimde uygulanamaz. Politik tutumu belirleyenlerin aktörlerin bağlam içindeki özgün konumları, onları her seferinde farklı bir değerlendirmeye sevk edebilir. Bağlam ve güç dengeleri taktiği belirler, savaşa karşı taktik bağlama bu kadar bağımlı olduğu için de stratejik bir olgu olarak ele alınamaz. Bir pasifist için barış stratejik bir tercihtir, bir Marksist olguyu bu biçimde yeknesak bir biçimde ele alamaz. Savaşa karşı tutum somut durumun somut tahlilinden türetilir.
“Bugün her kim ilerici burjuvazinin çağında Marx’ın savaşlara karşı tavrına referans yapar ve Marx’ın “işçilerin vatanı yoktur” önermesini unutursa (bu önerme tam da gerici ve gününü doldurmuş burjuvazi çağı, sosyalist devrim çağı için geçerlidir), o Marx’ı utanmazca çarpıtıyor, sosyalist bakış açısının yerine burjuva bakış açısını ikame diyor demektir” ( Lenin, 1915: 193).
Bağlamından koparılmış kopyala-yapıştır referansların ne kadar yanıltıcı olabileceğine dair bir itirazı Lenin’in kendisinden aktardık. Plehanov ve Kautsky’nin bu gibi bağlamdan koparma çabaları Lenin tarafından çok sert biçimde eleştiriliyor.
“Gerçekte sosyal şovenler proletarya karşıtı, burjuva bir politika izlemektedirler, çünkü ‘yurt savunması’nı yabancı zulmüne karşı mücadele anlamında değil ‘Büyük Güçlerden birinin ya da ötekinin sömürgeleri yağmalama ve başka ulusları ezme hak’kı anlamında yüceltiyorlar.” (Lenin, 1915: 190) Bu durumda Lenin’in yurt savunması konusunda da ikili bir ayrıma gittiğini, yurt savunmasına kategorik olarak itiraz etmediğini, spesifik olarak emperyalistlerin çatışmasında yurt savunmasının işçi sınıfının rızasını kazanmak adına kullanılmasına itiraz ettiğini görüyoruz. Oysa yurt savunması yabancı zulmüne karşı mücadele etmek anlamında kullanıldığında başka bir içerik kazanır. “Bunun tam tersine Çin’de, İran’da, Hindistan’da ve başka bağımlı ülkelerde son yıllarda onlarca yüzlerce milyon insanı ulusal bir hayat doğrultusunda canlandıran, gerici “Büyük” güçlerin zulmünden kurtarmaya yönelik bir politikanın geçerli olduğunu görüyoruz. Bu tür bir tarihsel temelde yapılan bir savaş bugün bile burjuva-ilerici bir kurtuluş savaşı olabilir” (Lenin, 1915: 190). Bugün İran’ın gemi azığa almış ABD-İsrail emperyalizmine karşı verdiği savunma savaşı rahatlıkla bu kapsamda değerlendirilebilir. Hakan Fidan ve İsmet Berkan dışında herkes İran’ın bu savaşa maruz bırakıldığını açıkça görüyor, ABD’nin Terörle Mücadele Direktörü dahil…
Emperyalist savaşı bir devrimci iç savaşa dönüştürme yaklaşımının devrede olabilmesi için hangi koşullar var olmalıdır? “Bu dönemde savaşan ülkelerin hiçbirinde modern emperyalizm yoktu, sosyalizm için olgunlaşmış koşullar yoktu, kitlesel sosyalist partiler yoktu. Yani Basel Manisfestosu’nun Büyük güçler arasında bir savaşla bağlantılı olarak “proleter devrimi”ni türettiği koşullardan hiçbiri yoktu” ( Lenin, 1915: 193). Lenin Marx’ın 19. Yüzyıl savaşlarına kendisinden farklı yaklaşmasını bağlamla izah etmeye çalışır. Emperyalist savaşın iç savaşa dönüştürülmesi taktiği bahsedilen üç koşulla ilişkilendirilir: Emperyalist saldırganlığın tarafı olmak, sosyalizm için olgunlaşmış koşullar, sosyalist devrimi hedefleyen ve toplumsal tabanı geniş bir devrimci özne. Bu koşullar ortada olmadığında emperyalist saldırganlığa ‘devrimci niyetlerle’ hayırhah bir tutum geliştirmenin anlamı da olmayacaktır.
İran’ın emperyalist saldırganlığa karşı geliştirdiği direniş emperyalist kampta her ölçekte önemli çatlaklar yaratmaya gebedir. Trump’ın Hürmüz talebinin NATO ülkeleri, hatta ezik Almanya şansölyesi tarafından bile reddedilmesi dikkat çekicidir. Sıranın geleceği düşünülebilecek Küba benzeri ülkelerin kaderinin de bu direnişin yaratacağı sonuçlarla ilişkisi düşünülebilir. İran’da savaş öncesinde sokaklara çıkan halkın savaş sürecindeki tutumu işgale karşı direnişi destekleyen bir konsolidasyon görüntüsü vermektedir. Güçlü bir devrimci hareketin yokluğunda kitle hareketlerinin ilerici nitelikleri potansiyel olarak ön planda tutulmalıysa da bunların emperyalizm tarafından manipüle edilebilme olanakları da unutulmamalıdır. Özellikle de açıkça emperyalizm tarafından araçsallaştırılmaya çalışıldığı örneklerde bu konuda çok daha özenli olmak gerekmektedir. Troçkistler gibi her halk hareketini politik sonuçlarından bağımsız olarak desteklemek asla Leninist bir tutum olamaz. Lenin’de esas olan olguyu genel etik ilkelerle değil devrimin güncelliği ve ihtiyaçları çerçevesinde ele almasıdır. Burada işçi sınıfı cephesini zayıflatacak herhangi bir hareketin genel doğrular ve bağlamsız ezberler tarafından desteklenmesini gerektirecek zerre bulamazsınız. Soykırımcı İsrail’in hayallerini gerçekleştirmenin gerekçesi olarak Lenin’i öne sürmek hakkaniyetli bir tutum olamaz.
Bu gerçekler Kürt halkının politik öznelerinin yaşananlara kendi özgün koşulları bağlamında yaklaşmalarını görmezden gelmeyi ya da İran İslam Cumhuriyetiyle ilgili gereksiz olumlamaları gerektirmez. Kürt halkı, içine itilmiş olduğu statüsüzlükle boğuşurken kendisine hiçbir hakkı reva görmeyen rejimlere karşı ortaya çıkacak fırsatları değerlendirip değerlendirmemeyi ölçüp tartacaktır. Emperyalizmin yarattığı şok dalgalarının kendisine köleliği ve statüsüzlüğü dayatan bölgesel güçlere karşı hamle üstünlüğü kazandırdığı koşulları değerlendirmeyi düşünecektir. Bu coğrafyamızın içine emperyalistler tarafından itildiği lanetin ürünü olan bir sonuçtur. Kürt halkının özgürlüğünü kazanmadığı koşullarda bu tablo değişmeyecektir. Kürt halkının özgürlük mücadelesine sırtını dönen hiçbir politik aktörün bu gerçeklik üzerinden Kürt halkını taşlama hakkı yoktur. Kendi ülkelerinin NATO üyeliğiyle, ABD muhipliğiyle zerre sorunu olmayanların Kürtler söz konusu olduğunda Fanon’a, Cabral’a dönüşme pozları mide bulandırıcıdır.
Kürt halkının politik aktörleri ve özellikle KÖH, Rojava’da yaşanan güncel deneyimin sonuçları da sıcakken sürece oldukça dikkatli yaklaşmaktadır. Daha çok hareketin tribünlerine oynamaya çalışan ve tabanda gelişen bencil milliyetçiliğin rezonansına girmeye yatkın yaklaşımlar kraldan çok kralcı bir pozisyon almaya çalışsalar da politik eksen soğukkanlılığını korumaktadır. Emperyalizmin basıncıyla alınan tutumlar, getirisinden daha büyük yıkımlara yol açma potansiyeline sahiptir ve politik özneler de bu gerçeğin fazlasıyla farkındadır. ABD ve İsrail’in kurucu kapasitelerine duyulan güvenle alınan pozisyonların kazanımdan çok kayıplara yol açabileceği bugün çok daha iyi görülüyor. Kürtlerin statü mücadelesinin emperyalizmden mi yoksa bölge halklarının gerici rejimlere karşı devrimci demokrasi ve özgürlük mücadelesinden mi güç alarak temelleneceği hayati bir konudur ve bölgemizin geleceğini belirleme potansiyeline sahip bir olgudur. Bu açıdan Öcalan’ın bölge halkları arasında kurulan mücadele ve demokrasi ittifaklarına vurgu yapan demokratik ulus çerçevesi kimi pragmatizmlere açık olsa da ABD ve İsrail’le aleni ve tereddütsüz iş birliğini savunan, Öcalan’ın görüşleri karşısında meşruiyet alanını geliştirmeye çalışan kaba milliyetçi çizgiye karşı desteklenmelidir. Milliyetçiliğin bu hâliyle empoze edilmesinin, içinden geçilen sürecin niteliklerine uygun bir tasfiye aracı olarak özel harp tarafından kullanıldığı mutlaka görülmelidir.
“İşçilerin vatanı yoktur. Sahip olmadıkları bir şeyi onlardan alamayız. Proletarya ilk başta siyasal hakimiyeti ele geçirmesi gerektiği, ulusun önder sınıfı düzeyine yükselmesi gerektiği, kendisini ulus olarak oluşturması gerektiği için, sözcüğün burjuva anlamında olmasa da böylece kendisi ulusaldır. Burjuvazinin gelişmesine, ticaretin özgürleşmesine, dünya piyasasına, üretim biçiminin ve bunlara bağlı olarak, halklar arasındaki ulusal farklılıklar ve çatışmalar her gün daha fazla ortadan kalkmaktadır. Proletaryanın hakimiyeti bunların daha da hızlı olarak ortadan kalkmasına neden olacaktır. En azından önde gelen medeni ülkelerin birleşik eylemi, proletaryanın kurtuluşunun ilk koşullarından biridir.”
Marx-Engels’in manifestoda Hardt-Negri’nin İmparatorluğunu tınılayan bu satırları 1848’lerin burjuva devrimleri ve serbest ticaret döneminde yazıldı; tekelci dönemle birlikte burjuva devrimlerinin ilerici özelliklerini büyük oranda kaybetmeleri sonrasında bu hızlı ve köklü değişmelerin tam tersi yöne döndüğü ve dünya savaşlarının kan banyosuna dönüştüğü hatırlanacaktır. Emperyalist ve sömürgeci güçlerin işgali koşullarında proletaryanın kendisini ulus olarak oluşturabilmesi ve devrimci bir tarihsel blok inşa etmesi vatan savunmasına öncülük etmesinden geçebilir. Yakında Rubio’nun devrimlerle aynı parantezde ve lanetle andığı ulusal kurtuluş savaşları bu rolün açıkça ortaya çıktığı sahneler olmuştur. Keza Çin Devrimi’nin en önemli virajları ÇKP’nin Japon emperyalizmine karşı yürüttüğü etkili savaşta dönülmüştür. Emperyalizmin bir kez daha zıvanadan çıktığı ve pazularını şişirdiği koşullarda böylesi konjonktürlerin birçok ülkede devrimcilerin karşısına benzer görevler yükleyebileceği düşünülmelidir. Bugün esas vatansız olma hâli finans kapitalle ilişkilendirilebilir, emekçiler açısından vatansızlık bugün maalesef göç yollarında telef olmak anlamına gelmektedir. Emperyalizm güçsüzleşmesini pazularını şişirerek görünmez kılmaya çalışırken yaşanacak bir ülkeyi bulundukları yerde kurma mücadelesi emekçiler açısından tek seçenek hâline gelmiştir.
Ancak bu genel doğru, MHP’nin iç cepheyi güçlendirme benzeri çağrılarına meşruiyet oluşturmaz; devrimci hareket işçi sınıfının bağımsız özne konumuna halel getirecek biçimde kendi devletinin destekçisi hâline getirilemez. Bu sebepten bugün hiç tereddütsüzce İran’ı sahiplenen ve duacısı olan bir politik aktörün yarın farklı bir konjonktürde kendi burjuvazisinin hizmetine girmeyeceğinin garantisi de yoktur. Ulusal burjuvaziye atfedilen devrimci rol bugün Perinçek’i faşist rejimin sol yüzü hâline getirdiyse emperyalizmle çelişki içindeki devletlerle ilgili gösterilen özensizlikler de yarın bilinçlerde çok daha büyük kırılmalara kapı açabilir.
“Tüm muhalefet partileri AKP-MHP koalisyonuna adına isterseniz ‘milli cephe’ deyin, isterseniz ‘demokratik cephe’ deyin, TBMM’deki bütün partilerin ‘ortak hükümetini’ acilen kurma teklifinde bulunmalıdır. Böyle bir ortak hükümet dışında AKP-MHP koalisyonu ABD ve İsrail’in baskılarına, ‘füze provokasyonlarına’ kesinlikle direnemez.” La havle çekmeden okunmayacak bu gibi değerlendirmeler ideolojik krizin ulaşabileceği boyutları sergilemesi açısından ibretliktir. Bu tür değerlendirmeler ne savaştan ne de Saray rejiminden hiçbir şey anlamadan kalem silahşörlüğü yapabilmenin dayanılmaz hafifliğini sergilemektedir.
Cümleten iyi bayramlar.