Emperyalist haydutluğun İran sınavı

Bugün ABD’de, İngiltere’de, İsrail’de komünistlerin bu emperyalist saldırganlığı bir iç savaşa dönüştürme, savaşa karşı mücadeleyi büyütme görevi kesinlikle vardır. Ancak emperyalist saldırganlığa uğrayan ülkenin devrimcilerine böylesi bir bakış açısını yüklemek onları kısa zamanda emperyalizmin paralı askerleri hâline getirebilir.

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırısı sonrasında ülkemizde ABD konsoloslukları önünde kitlesel protesto eylemleri gerçekleşmemesinin sebebi ne olabilir?

ABD ve İsrail, İran’ın içine düşürüldüğü güçsüzlük konjonktürünün yarattığı olanakları kullanabilmek adına her açıdan ahlaksızca ve gayrimeşru bu savaş oyununu başlatmaya karar verdiler. 12 gün savaşında olduğu gibi ABD, bir kez daha müzakere masasındayken saldırdı.

İran daha önce de açıkça ifade ettiği gibi savaşı bir ölüm-kalım mücadelesi olarak algıladı ve ateşi büyütmek için kimilerine göre çılgınca görünebilecek bir yöntemle Körfez ülkeleri başta olmak üzere birçok ülkedeki ABD hedeflerine saldırı dalgaları geliştirdi. Hürmüz Boğazı’nı kapattı ve bölgeden petrol taşıyan tankerleri vurdu. İngiliz ve Fransız hedefleri de ateşten nasibini aldı. Gazze’deki soykırım sürecinde İsrail açısından önemli bir lojistik merkez hâline gelen Kıbrıs’taki İngiliz üssü de vurulan hedefler arasındaydı. Nasrallah’ın ölümü sonrasında ölü taklidi yapan Hizbullah da harekete geçti. Trump’ın Badülmendep’ten geçen gemileri koruyabilmek için ateşkes yapmak zorunda kaldığı Husiler de elleri tetikte bekliyor. İsrail’in en pervasız suç ortağı Emirlikler de dalgalardan payını fazlasıyla aldı.

ABD, Venezuela’da elde ettiği kolay başarıyı İran’da da tekrar etmek istiyor. Üst düzey devlet görevlilerinin ele geçirilmesi ve öldürülmesi, arkasından da iş birliği yapılabilecek bir ekibin devlet yönetimine gelmesinin sağlanması her yerde uygulanabilir bir model hâline getirilmek isteniyor. İsrail’in nokta suikastları taktiğiyle Neoconların rejim değişikliği ihtirasları birbirlerini besleyecek bir sentezde buluşturulmak isteniyor. Ancak bu niyetlerin İran örneğinde sert bir biçimde duvara tosladığı görülüyor. Hamaney’in saldırıyı tahrik eden toplantısının bir aymazlık mı, bir şehadet arayışı mı, yoksa potansiyel işbirlikçileri teşhis ve tasfiye hamlesi mi olduğunu ancak gelecekte anlayabileceğiz. Ancak şurası kesin ki Trump sayıklar bir biçimde sarfettiği “Hamaney’in yerine geçirmeyi düşündüğümüz isimleri de öldürdük, hatta onlardan sonraki adayları da öldürmüş olabiliriz” sözleriyle beklentilerinin karşılanmadığını ortaya koymuş oldu. ABD’nin darbesini püskürterek Chavez’i cuntacıların elinden kurtaran emekçilerin ülkesini, sözde iktidarlarını korumak adına yalan yanlış böylesi bir kara lekeyle damgalayan bütün işbirlikçiler bunun hesabını tarih önünde mutlaka vereceklerdir.

ABD ve İsrail’in hedefledikleri şoke edici ve hızlı zaferi elde edememelerinin ne tür sonuçları olabilir? Böylesi bir gelişmenin hem Netanyahu hem de Trump açısından önemli politik sonuçları olacaktır. Netanyahu 2026 seçimlerinde başarısızlığın bedelini ödemek zorunda kalabilir, Trump ise giderek farsa dönüşen iktidar tiyatrosunun utanç verici bir azille sonuçlanmasına giden kapıyı sonuna kadar aralayabilir. ABD’nin, savaşı Trump’ın Epstein dosyasındaki binlerce kaydının politik yükünden kurtulmak için başlattığına dair izlenim giderek güçleniyor. Petrol fiyatlarının artması ABD’de enflasyonu bir kez daha tetiklerse kasımda Temsilciler Meclisi’nin yenileneceği seçimlerde Cumhuriyetçilerin ödeyeceği politik bedel daha da büyüyebilir. Benzer biçimde artan petrol fiyatları Rusya düşmanlığıyla aklını yitiren Avrupa açısından da artan enerji maliyetleri anlamına geleceğinden buradaki politik kırılganlığı da derinleştirecektir. “Kriz henüz Avrupa’nın fiziki arzında kendini göstermedi. Çünkü Katar gemilerinin kıtaya ulaşması yaklaşık bir ay sürüyor ve mart ayı için planlanan gemiler çoktan yola çıktı. Ancak bölge, tükenmiş gaz rezervlerini yenilemek için büyük miktarlarda LNG satın alması gerektiğinden, bu yaz özellikle savunmasız durumda.”

İran’ın savaşı uzatma kapasitesini kazanmak için, savaş hamleleri başta olmak üzere birçok konuda karar mekanizmalarını parçaladığı ve yerele yaydığı görülüyor. Bu hamlenin ABD ve İsrail istihbarat mekanizmalarının sahaya hâkimiyetini zayıflatacağı ve direnişe geniş alan açacağı not edilmelidir. İnisiyatifin tabana yayıldığı bir süreçte merkezî düzeyde olası bir ihanetin de etkisinin azaltılmasının hedeflenmesi olasıdır.

Dolayısıyla bugün dünya ölçeğinde bakıldığında ABD ve İsrail saldırganlığının başarısızlığa uğraması, en önemli karşı devrimci güçler koalisyonu olarak ortaya çıkan bu emperyalist armadanın yenilgisi anlamına gelecektir. Bugün devrimci güçlerin küresel ölçekte çıkarı, ABD ve İsrail’in ellerini kollarını sallayarak kendilerine ayak bağı olarak gördükleri bütün ülkeleri yıkıma uğratma özgürlüklerinin ellerinden alınmasındadır. Bu saldırganlığa dur denmesi küresel ölçekte en büyük desteğini Washington’da bulan faşist enternasyonalin de darbelenmesi anlamına gelecektir.

Savaşın şu ana kadarki gelişimi ABD ve İsrail’in başsız bırakma taktiklerinin başarısızlığa uğraması sonrasında bir B planına sahip olmadıklarını akıllara getiriyor. Trump’ın seçim platformu MAGA, ABD’nin kara müdahalesine ve yoğun askerî yığınağa dayalı savaşlarına karşı. Ciddi bir kara gücü olmadan ABD’nin İran’da rejim değişimi hedefine ulaşması mümkün görünmüyor. Savaşın uzaması mühimmat sınırlılıklarını gündeme getiriyor. “ABD’nin İran’a yönelik saldırıları genişledikçe, mühimmat stoklarına ilişkin kaygılar da arttı. Bazı senatörler, mevcut stok durumunun brifingde gündeme geldiğini söyledi. Cumhuriyetçi Senatör Josh Hawley, bu konunun gündeme geldiğini ve yönetimin buna yanıt verdiğini ifade ederek, brifingin gizli olması nedeniyle detay vermedi.Demokrat Senatör Tim Kaine ise mühimmat meselesinin “gerçek bir sorun” olduğunu ve ABD ordusunun buna dikkat etmesi gerektiğini vurguladı.”

Marco Rubio’nun Münih Güvenlik Konferansı’nda komünist devrimleri ve anti-emperyalist ulusal kurtuluş hareketlerini küresel Batı’nın egemenliğine atılmış büyük çentikler olarak değerlendirdiğini hatırlıyoruz. Trump yönetiminin iktidara geldiği günden bu yana Venezuela, Küba, İran ve Yemen gibi ülkeleri hedef almasında emperyalizmin devrimler karşısında duyduğu büyük öfkenin, affedememe duygusunun ve intikamcı bakış açısının izlerini görmemek mümkün değildir. Devrimlerin son kertede yenilmeye ve yıkılmaya mahkûm olduğunu gösterme tutkusu emperyalizmin en güçlü kendisini koruma içgüdüsünün de bir tezahürüdür.

Emperyalist saldırganlığa karşı direnişi değil de bu saldırganlığın kendisini devrimlerin gerçekleşme koşullarını yaratan bir olanak olarak okuma bilinci hiç kuşku yok ki komünist bilinçte oluşan ve öz güç eksikliğinden kaynaklanan bir büyük kırılmadır. Lenin’in dünya savaşını burjuvaziye karşı bir iç savaşa dönüştürme taktiğini ısrarla savunduğu koşullarda Rusya da paylaşım mücadelesine girişen emperyalist odaklardan bir tanesiydi. Bazı açılardan bunların en güçsüzü olması, emperyalist zincirin zayıf halkasını oluşturması bu gerçeği değiştirmez. Bugün ABD’de, İngiltere’de, İsrail’de komünistlerin bu emperyalist saldırganlığı bir iç savaşa dönüştürme, savaşa karşı mücadeleyi büyütme görevi kesinlikle vardır. Ancak emperyalist saldırganlığa uğrayan ülkenin devrimcilerine böylesi bir bakış açısını yüklemek onları kısa zamanda emperyalizmin paralı askerleri hâline getirebilir. Kendi vatandaşlarını savaşa sürüklemenin politik sorumluluğunu sırtlanmaktan korkan Trump yönetiminin şu anda tam da böylesi kafası karışık güçlerin arayışında olduğu zaten açıkça görülüyor.

Komünistlerin tarihinde emperyalizme ve işgale karşı direnişte oynadığı öncü rolle devrimi gerçekleştiren birçok örnek bulabilmek mümkün, ki bunların en belirgini hiç kuşku yok ki Çin deneyimidir. Benzer biçimde Yugoslavya, Arnavutluk, Yunanistan, İtalya, Fransa komünistlerin faşist işgalci güçler karşısında direnişe öncülük ederek hegemonik güçler hâline geldiklerini ortaya koyan örneklerdir. CIA desteğiyle devrim ajitasyonu yapan Pehlevizadeler bu örneklerin güncel anti-tezidir. Komünistler vatanlarını işgal eden emperyalistlere karşı en tavizsiz, en kararlı direniş güçleri hâline gelirler ancak bunu da burjuvaziden ve onun düzen partisinden bağımsız, konum ve davranışlarını değiştirmeden yaparlar.

Bu noktada işgale ve emperyalist saldırganlığa maruz kalan ülkelerin sömürgeleştirdikleri halkların devrimcileri kaçınılmaz olarak özgün bir noktada duracaklardır. Bu sebeple de kendi ulusal sorunlarını çözememiş ülkelerin emperyalist saldırganlık karşısında çok önemli yumuşak karınlara sahip oldukları ve sorunu çözecek siyasi rejimler inşa edemedikleri ölçüde de düşmanlarına en azından sonuna kadar istismar etmeye çalışacakları potansiyel müdahale alanları bıraktıklarını görmeleri bir zorunluluktur. Dinci, milliyetçi; ulus inşa etmeyi herkesi tek kalıba dökmek ve yerel demokrasiyi askıya almak sanan devletlerin ise böylesi bir tutum geliştirmeleri imkân dışıdır. Bu sebeple halkların eşitliğini, demokratik işbirliğini, ulusal bağımsızlığı ve emperyalist müdahaleye korunaklı bir bölgesel entegrasyonu gerçekleştirmeye ancak sosyalizm ve işçi sınıfı muktedirdir.

Ancak ezilen ulus devrimcilerinin özgün koşullarının dayattığı politik okumanın onlarca yıllık anti-emperyalist, anti-faşist mücadele deneyimi ve birikimi olan komünist harekete bütünüyle hâkim olması ve baş düşman tespiti konusunda zafiyet yaratması da ideolojik ve politik güçsüzleşmenin bir tezahürü olarak anlaşılabilir ancak aşılması gereken kimi sorunların biriktiğinin de bir emaresi olarak değerlendirilmek zorundadır. Yazının girişindeki sorunun cevabını da büyük oranda burada aramak gereklidir. Kendi özgün ideolojik ve politik duruşunda fluluklara çok geniş bir alan açan, etkisinde kaldığı politik akımlar karşısında özgünlüğünü kaybeden politik aktörlerin kalıcı birikimler elde etme şansı da bulunmayacaktır.

İran Devrimi’nin öngünlerinde Humeyni, Şah’ı devireceği artık neredeyse kesinleşmiş olan devrimci ve kitlesel kabarışın komünistleri iktidara getirmesini engellemek için Fransa’daki sürgününden apar topar Tahran’a indirilmişti. Mollalar bu görevlerini başarıyla yerine getirdiler. Şahın devrilmesinde çok önemli rol oynayan komünistleri sisteme entegre etmeden zorla tasfiye ettiler. Kadınlar ve Kürtler başta olmak üzere toplumun önemli bir kesimi için cehennem inşa ettiler, emekçilerin daha da yoksullaştığı bir ülke yarattılar. İran halkının bu rejime karşı insanca yaşanacak bir ülke için ayaklandığı koşullarda bu harekete devletin anti-emperyalist tutumundan dolayı sırtını bütünüyle dönmek ne kadar anlamsız olacaksa emperyalist müdahaleye de güdümlü bir kitle hareketini tetikleyebileceği beklentisiyle hayırhah yaklaşmak ya da emperyalist haydutluğa mazeret yaratacak bir rejim eleştirisini dönemin temel görevini gölgeleyecek şekilde öne çıkarmak hatalı bir tutum olacaktır.

İran’a saldırı sonrasında sırada “Türkiye mi var?” tartışması yaratmak Suriye’de son yaşanan gelişmeler sonrasında abesle iştigaldir. Türkiye bir NATO ülkesidir, kendisini hangi konumda göstermeye çalışırsa çalışsın bu savaşın bir tarafının doğal müttefikidir. Bu gerçeği Hakan Fidan’ın demeçlerinden açıkça takip etmek mümkündür.

Siyaset öncelikle şimdiki zamanın hâkim olduğu bir konjonktürün içinde gerçekleşir. Bu konjonktürün gerektirdiği tutumu üretememenin mazereti gelecekteki kazanımlar olamaz. Konjonktürün ve bağlamın geçmişteki kimi momentlerin kriterlerine göre değerlendirilmesi ve dönemin özgünlüğünün gerektirdiği inceliğin sergilenememesi de benzer yükler üretebilir.

Dönemimizin en sıra dışı özelliklerinden bir tanesi de büyük çelişkilerin hak ettiği düzeyde gerilim ve çatışmalara yol açmaksızın sönümlenmesi ve ezilenler tarafından sineye çekilmesi olageldi bir süredir. Netanyahu-Trump şebekesinin bu el yükseltmeleri eğer başta İran olmak üzere tüm küresel anti-emperyalist güçlerden hak ettiği yanıtı alabilirse 21. yüzyılın ikinci çeyreğinin hikâyesi bir başka yönde akmaya başlayabilir.