Faşizmi atlatmak
Siyasileşmiş yargının bir giyotin olarak kullanılabilmesi klasik faşizmde paramiliter çetelerin oynadığı rolü ikame ediyor. Dijitalleşmeyle de tahkim edilmiş gözetim devleti, yargı operasyonlarıyla iktidar bloğunun karşısındaki güçleri dağıtmaya yöneliyor. Bu tablo 21. yüzyıl faşizmini geleneksel otoriter devletlerle arasındaki ayrımı zaman zaman silikleştiriyor.

Son yaşanan politik gelişmeler, Türkiye’de siyasi iktidar değişiminin doğrudan bir devrim meselesi olarak ele alınması gereken bir konağa eriştiğimizi gösteriyor. De jure olarak iktidar değişiminin mekanizmaları yürürlükte olsa da rejimin hukuk eliyle siyaset sahasını elastik bir malzeme kıvamına getirmeyi başarmış olması, sandıkta kendisi için tehdit oluşturabilecek unsurları kriminalize edebilme kapasitesi geliştirme seviyesi bu gözlemi destekliyor. “Demokrasi, iktidarların seçim kaybedebildiği bir siyasi rejimdir” tarifi oldukça minimalist bir içeriğe sahip olsa da 2026 Türkiye’si seçimlerin işlevsiz hale getirilmesine yönelik müdahalelerin dakikleşmesiyle fiilen bu çerçevenin dışına taşıyor. Özellikle Üsküdar Belediyesi’nin gasp edilmesinde uygulanan yöntemler seçimlerin sadece öncesine değil sonrasına da yönelik geliştirilen müdahale biçimlerinin giderek radikalleştiğini gösterdi.
Kurgulanan siyasi rejim, seçimleri tamamen ortadan kaldırmayı değil onu işlevsizleştirmeyi esas alıyor. Toplumun geniş kesimleri açısından tek siyasi katılım biçimi seçimler olduğu için de toplumun mer’î kurumsal altyapı yoluyla iktidarı değiştirebileceği tüm seçenekleri fiilen devre dışına çıkarmayı hedefliyor. Demokrasi en genel olarak egemen sınıfın statükosunu koruyan ancak bunu iktidarı, farklı burjuva partileri hatta kapitalizmin ve özel mülkiyetin kutsallığını sorgulamayan işçi partileri arasında görev değişimi yoluyla yenileyerek başaran, dolayısıyla “her şeyi değiştirerek hiçbir şeyi değiştirmeyen” siyasi bir sistemdi. Bu değişimler genellikle sermaye düzeninin farklı sermaye fraksiyonlarına öncelik vererek gerçekleştirdiği “pasif devrimler” görüntüsü kazanarak rejime meşruiyet kazandırıyordu. Halk egemenliğinin tecelli ettiği görüntüsü burjuva egemenliğine yasal rasyonel bir otorite sağlıyordu. 21. yüzyıl faşizmiyse sınıf iktidarıyla bir sermaye fraksiyonunun iktidarını sürekli özdeşleştirmeyi programlaştırıyor. Ekonomik genişlemenin durduğu, sınıfsal ayrımların örtülemez ölçekte politik belirleyicilik kazandığı koşullarda demokrasi giderek kapitalizmle olan uyumluluğunu kaybediyor. Sermaye birikiminin devletle, neo-liberalizmin sınırlarını da zorlayan bir ölçekte iç içe geçmesi de devletin göreli özerkliğinin arttığı siyasi koşullara uyumlu bir ekonomik paradigmanın ortaya çıkmasını teşvik ediyor.
Siyasileşmiş yargının bir giyotin olarak kullanılabilmesi klasik faşizmde paramiliter çetelerin oynadığı rolü ikame ediyor. Dijitalleşmeyle de tahkim edilmiş gözetim devleti, yargı operasyonlarıyla iktidar bloğunun karşısındaki güçleri dağıtmaya yöneliyor. Bu tablo 21. yüzyıl faşizmini geleneksel otoriter devletlerle arasındaki ayrımı zaman zaman silikleştiriyor. Kitlelerin coşkuyla rıza ürettikleri, neredeyse büyülendikleri atmosfer ortadan tamamen kayboluyor mu? Tam da bu soruya bir yanıt olarak Üsküdar örneği Türkiye’de yaşanan faşistleşme sürecinin İslamcılığın çeşitli kompartmanları tarafından nasıl üretildiğini de bir kez daha açıkça ortaya koydu. İslamcı kamuoyu genel olarak Üsküdar’ın “yeniden kazanılmasını” coşkuyla karşıladı, belediye başkanının kuyu tipi cezaevine atılmasından meclis üyelerinin mafyatik yöntemlerle saf değiştirmeye zorlanmasına kadar yaşananların “olağan” karşılanması için dahi bir çaba harcamadan halkın iradesinin siyasi gaspını ayakta ve büyük coşkuyla alkışladılar. Bu tablo faşistleşmenin kitle tabanını yeniden gün yüzüne çıkarması açısından da öğretici oldu.
Faşizmi toplumun belli kesimlerinin şeytanlaştırılmasından ve temel vatandaşlık statüsünden dışlanmasından bağımsız ele almak da mümkün değil. Bu açıdan müstehcenlik ve LGBTİ+ operasyonları da faşizmin totaliter bakış açısını empoze hamleleri olarak ele alınmayı gerektiriyor. Sadece siyasi katılımın engellenmesi değil ancak belli kimliklerin ve yaşam biçimlerinin zorla dayatılması Saray Rejimi’nin inşasında önemli aşamalar olarak ele alınmayı hak ediyor. Seçim sürecinin prelüdleri yaşanırken de kültür savaşlarının yeni sahaları böylece belirginleşiyor.
Olağanüstülüğün sıradanlaşması ve olağan politik gündem akışının bir parçası haline gelmesi büyük oranda böylesi bir tabloyla nasıl başa çıkılabileceğine dair bir planın varolmamasından kaynaklanıyor. Burjuva sosyalizminin Kemalist (TKP) ve liberal (TİP) kanatları bu konjonktürü faşizmle mücadele önceliğiyle değil CHP/YP eksenli politik krizin yarattığı dağılma potansiyelini kendileri için bir birikim yapma olanağına dönüştürme fırsatçılığıyla ele alıyorlar. TKP süreç karşıtlığını daha da kalın çizgilerle öne çıkararak bu rekabette ön alma gayretinde. TKP ile nüansları giderek silikleşen Sol Parti, gençlik enerjisinden kopmasının da verdiği karamsarlıkla YP ile Yanyana gelmenin imkanlarını değerlendiriyor. TİP aslında Özel’in ortaya koyduğu enerjik imajın kendisini büyük oranda gereksizleştirmesinden kaynaklı bir varoluşsal karmaşa içerisinde. Enternasyonalist sol, sürecin girdaplarında kaybolmuş durumda. Kürt hareketinin çerçevesini bir siyasi pivot olarak belirleme kolaycılığı, yerini gelgitli bir kafa karışıklığına bırakmış vaziyette. “Silahın bırakılmasının” doğalında bir demokratik momentum oluşturacağı beklentisinin giderek silikleşmesine yol açacak gelişmelerin kısacık zaman dilimlerine sıkışması bu kafa karışıklığının Kürt hareketininin tabanını da fazlasıyla etkisi altına almasına sebep oluyor. Kendisine sahte bir radikallik atfeden bir tür Kürt milliyetçiliği de bu karmaşayı anti-faşist mücadelenin geleceği açısından hayati önemde bir örgütlenmenin güven kolonlarını dinamitlemeye yönelik bir özel harp esinli propaganda yürütüyor. Sosyalist hareketin rotasızlığı bu dönemde daha da ağır bir yük haline dönüşüyor.
Bu süreçte iki ana aksın büyük önem taşıdığı unutulmamalı:
Anti-faşist zeminde duran, Saray Rejimi’nin giderek kemikleşmesine karşı irade sergileyen güçlerin birbirini yıpratmaya değil güçlendirmeye öncelik vermesi. Bu güçler arasındaki dayanışmanın en üst seviyeye çıkarılması. Bu noktada YP’ye yönelik rejim saldırılarına karşı dayanışma içerisinde olmanın önemi büyük. Bunu geleneksel anlamda “sol ile CHP’nin ilişkisinin zaaflı tarihi” ekseninde okumamak, dönemin özgünlüğünü doğru değerlendirmek gerekiyor. 2020’ler her ölçekte bütün ezberleri bozuyor, tarihsel analojileri işlevsiz hale getiriyor. Bu dönemi kendi dinamikleriyle değil geçmiş dönemlerin ezberleriyle kavramlaştırmaya çalışan her yaklaşımın birkaç adımda gerçeklikten kopması kaçınılmazdır. Bu açıdan faşistleşme süreci açısından hem dünyanın hem de ülkemizin çok özgün bir döneminden geçildiğini asla akıldan çıkarmamak gerekiyor. Dayanışmayı; anti-faşist zeminde duruyor olsa da bir burjuva siyasi eğilimin hegemonyasına hapsolma olarak abartmak da ayrı bir zafiyet olarak tespit edilmeli.
İkinci büyük aks ise yeni açıklanan OVP’nin daha da derinleştirme iradesinde olduğu sömürüye, işsizliğe ve pahalılığa karşı politikleşmiş bir sınıf hareketi inşasında ısrarı büyütmek. Sosyalist hareket kendisini anti-faşist bir güç olarak ancak birleşik bir sınıf mücadelesi zemininde yeniden örgütleyebilir. YP’yle solculuk yarışına girerek ya da bir burjuva partisine demokratik sosyalizm önererek değil, sınıfın ağırlaşan yaşam koşullarının ürettiği öfkeyi örgütleyecek bir siyasi hattı ısrarlı ve birleşik bir kampanyayla örgütleyerek toplumsal meşruiyet alanını genişletebilir.
Seçimsizlik girdabına hapsolmaya direncin ancak politikleşmiş bir sınıf hareketiyle inşa edilebileceği bir momentteyiz. İktidarın yargısal sihir eliyle her istediğini yapabilme özgürlüğünü sınırlayacak tek güç, geleceği çalınmış milyonların örgütlenmesiyle, gündelik hayatın yüklerinin politikleştirilmesiyle, güvenceli bir gelecek ve yaşanabilir bir ülke umuduyla faşizme karşı direnişi iç içe geçirecek bir kararlılıkla örülecek bir sınıf hattıyla yaratılabilir. Bu görevin altından kalkacak iradeyi yaratamadan geçirilen her anın faturası giderek daha da büyüyecek.