Emperyalizm, açlık ve isyan
Sosyalistler eğer gerçek bir dönüşümü amaçlayan bir güç birliği için kolları sıvarsa ve ücretlerde gerçek bir düzeltme için basın açıklaması değil de milyonların katılımını hedefleyen bir toplumsal genel grevle sürece damga vurmaya kilitlenirse bu akıl almaz dünyada büyük insanlık adına bir akıl almazlığa imza atabilirler.

Küresel ölçekte yaşanan büyük kırılma ve toprak kayması yeni yan yana gelişleri ve çatışmaları gündeme getiriyor.
ABD’de Minneapolis’te yükselen gerilim ülkede yaşananlarla ilgili çok öğretici bir tablo ortaya koyuyor. Trump’ın iktidara geldiği dönemde yaşanabilecek bir iç çatışma uzunca bir süre gündem ve filmlere dahi konu olmuştu. Görünen o ki Trump’ın iktidarda geçirdiği bir yıl böylesi bir çatışmanın ihtimalini azaltmış değil, tam tersine bu zırdelinin gerçekleştirmeye çalıştığı köklü dönüşümler iç savaş ihtimalini giderek artırıyor. En son, bir programda Cumhuriyetçileri 15 eyalette seçimlere el koymaya davet etmesi faşist bir rejim inşası yönündeki kaygıları daha da büyüttü. Demokratların 2020 seçimlerini çaldığı ve bunu tekrarlamayı planladıkları anlatısı, Cumhuriyetçilerin salıncak eyaletlerde seçimlere el koyması çağrısının en önemli gerekçesi olarak kullanılıyor. Trump’ın rejimi faşistleştirme girişimlerinin ve buna karşı güçlenecek anti-faşist mücadelenin dünya dengelerinde de köklü etkilerde bulunması olasılığı mevcut.
“Milyarderlerin servetleri, önceki beş yıla göre üç kat daha hızlı büyüdü. Milyarder sayısı ilk kez 3000’i aştı ve milyarderlerin sahip olduğu servet seviyesi tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar yüksek. Bu arada, dünya genelinde her dört kişiden biri açlıkla karşı karşıya” (Oxfam, 2026). Rejim içi gerilimlerde bir aparat olarak da öne çıkan Epstein Dosyası finans-kapitalin insanlık adına ne kadar zararlı ve ortadan kaldırılması gereken bir zümre olduğunu açıkça ortaya koyuyor. “En zengin %1’lik kesimin yalnızca bir yılda ürettiği emisyonlar, yüzyılın sonuna kadar tahminen 1,3 milyon kişinin ısıya bağlı ölümüne yol açacak”. Finans-kapital insanlığın sonunu getirecek bu vahşice tüketimini sürdürmek için milyarları sömürüyor, toplumları felakete sürüklüyor, tacizi ve tecavüzü bir hobi hâline getiriyor. Dünya, insanlık ile finans kapitali aynı anda barındırabilecek kapasitede değil. Yapay zekâ çalışmalarının arkasındaki önemli motivasyonlardan birisi de bu yeni teknolojinin küresel zenginleri yükseltgenmiş bir topluluk, übermensch hâline getirebileceğine dair anti-hümanist inanç. “Yapay zekâ sayesinde 2040-2045’te yaşlanmayı geri döndürmek mümkün olacak. 100 yaşındaki biri 30 yaşındaki biyolojik durumuna geri dönecek”. Bu hizmetlerden yararlanabilecekler sonsuza kadar hayatta kalmanın, artık nüfus haline gelerek taş devrine dönmek zorunda bırakılmış milyarlar ise günü kurtarmanın derdine düşecek. Gazze’de gerçekleşen “artık nüfusu yönetme laboratuvarı” soykırımı, faşistleşen finans kapital iktidarlarının kullanabilecekleri metotları açıkça sergiledi. Büyük insanlık bu felaketten ancak finans kapitalin felaketi hâline dönüşerek kurtulabilir.

Trump’ın Beyaz Saray’da Kolombiya Devlet Başkanı Gustavo Petro’yu ağırlaması da Maduro Harekatı’nın bölge liderleri tarafından Amerikan Güvenlik Strateji Belgesinin daha iyi anlaşılmasına hizmet ettiğine dair yeni bir delil oraya koydu. Daha birkaç ay önce BM toplantısında Trump’a en açık biçimde bayrak açan lider olarak damga vuran Petro, dünkü Beyaz Saray ziyaretinden sonuna bir S eklenmiş MAGA şapkasıyla ayrıldı: “Make Americas Great Again”.
Ortadoğu’da Suudi Arabistan-Pakistan yakınlaşması da dikkat çekici bir gelişme. Erdoğan’ın bu hafta gerçekleştirdiği Suudi Arabistan Mısır gezisinde bu konu da ele alınacak. NATO’nun varlığının tarihinin en köklü sorgulamalarından geçtiği bir dönemde, gücü sallantılı Şii Hilali karşısında bir Sünni Hilali inşasının Suriye’de önemli aşamalar kaydettiği bir momentte böylesi bir askeri paktın varlığı Pakistan ve Türkiye’nin ekonomik açıkları açısından avantaj üretebilecekken Suudi Arabistan’a da ihtiyaç duyulduğu zamanda ortaya çıkmayan ABD güvencesinin alternatifi olarak görünüyor. İran’da yaşanabilecek bir destabilizasyondan maksimum faydayı sağlamak için güçlerini birleştiren ve Sünni İslam’ın temsili konusunda öne çıkmaya çalışan bu devletlerin siyasi yakınlaşmasının bütün Ortadoğu’da izleri ve etkileri görülebilir.
Pakistan’ı anınca Çin ve Hindistan’ı akla getirmemek imkânsız. Çin’in Pakistan- Hindistan Savaşı’nda önemli bir cephanelik gösterisine imza attığı, Türkiye’nin de Hindistan’a lojistik transferine hava sahasını kapatarak ve Pakistan’ı çok yönlü destekleyerek Modi Hükümeti’nin öfkesini üzerlerine çektiği hatırlardadır. Katliamcı faşist Modi de bu yakınlaşmaya AB ile Gümrük Birliği anlaşması, ABD’den de Rusya petrolünden vazgeçme karşılığında elde edilen gümrük vergisi muafiyetleriyle karşılık verdi.
Bu aşamada AB ile Hindistan arasında gerçekleşen ticaret anlaşmasının da not edilmesi gerekiyor. AB’nin ittifaklarını geliştirme arayışlarında Hindistan’ın önemli bir unsur hâline gelmesi, devasa Hint pazarının AB’ye sonuna kadar açılacağı, AB ülkelerinden yatırımların da bu ülkeye akacağı bir yakınlaşma. Leyen bu anlaşmayı “asrın anlaşması” olarak niteleyerek itibarı zedelenen AB bürokrasisinin de de artık boş durmamaya kara verdiğini anımsatmaya çalışıyor.
ABD’nin devasa askerî yığınağı İran’da rejim içi bir iktidar değişimine yol açabilecek mi? Hamaney’in ABD’yle görüşme seçeneğini ötelemesine rağmen Pezeşkiyan’ın olası İstanbul ya da Maskat görüşmesine kapıyı aralaması dikkat çekici. Ayrıca İran’ın reformist kanadının ABD’ye uyumlu çalışmaya hevesli aktörlerle dolu olduğu unutulmamalı; geçtiğimiz hafta içinde Kerrubi, Musavi, Ruhani gibi reformistlerin öne çıkan isimleri Hamaney’e “artık çekil” çağrısı yaptılar. ABD’nin masraflı ve askerî bedel ödeme riski yüksek bir kara operasyonuna girişmeyeceği açık ancak basıncı yükselterek rejimi içeriden çatlatmaya ve ülkenin doğal kaynaklarına erişimini arttırmasına ses çıkarmayacak bir uyumlu iktidar yaratmaya odaklandığı düşünülmeli. İran elindeki %60 zenginleştirilmiş uranyum kozunu kullanarak kuşatmayı yarmaya çalışıyor ancak Lübnan ve Suriye’nin kaybedilmesi sonrasında Irak’ta da tavize zorlanmaya çalışılıyor. İran ABD’nin kara operasyonundan imtina edeceğini düşünerek sınırlı bir savaşı kabul etmeyeceğini, varoluşsal bir savaşa girişeceği pozisyonuyla savunma hattı kurmaya çalışıyor.

Sevgili arkadaşımız Alp Altınörs, İran’daki halk hareketlerine belli bir rezervle yaklaşan solu sert bir biçimde eleştirmiş. “Ne zaman sözde ‘Amerikan karşıtı’ bir rejim altında halk sokağa çıksa, bizim solun kafası karışır”. “İran’da Devrimci Durum” başlıklı yazısında Alp, “İran halkı böylesine kölece bir rejim altında yaşamayı reddetmekte yerden göğe kadar haklıdır” diyor. Halkın isyan etmekte haklı olduğu konusunda kendisine katılmakla birlikte bu isyanın emperyalizm tarafından çalınması riskine karşı uyanık olmakta ısrarcı olmaya devam edeceğiz. Bu yaklaşımımız İran’daki molla rejimine sempatiyle yaklaşmamızdan değil Ortadoğu’da güç dengelerinin bütünüyle ABD merkezli emperyalist odak lehine dönüşeceğini düşünmemizden. “Devlet dışı aktörlerin ortadan kaldırıldığı bir Ortadoğu” böylesi bir tek kutuplu Ortadoğu’da çok daha kolay gerçekleştirilebilir. Leninist örgütlenmelerin bulunmadığı koşullarda halklar yıkıcılık fonksiyonlarını hayata geçirebilse de kuruculuk rolü kazanamadıklarından emperyalizm halklarımızın meşru direnişini çalma konusunda bir deneyim üretmiş durumda. Bölgede bir gerici rejimin yıkılması diğer onlarca gerici rejimin daha da pervasızlaşmasına yol açabiliyor. İran’ın güç kaybetmesinin İsrail’in nasıl da elini kolunu sallayarak ortalıkta terör estirebilmesine yol verdiğini görmezden gelmeli miyiz? Suudi Arabistan, İsrail ve Türkiye son kertede hepsi ABD hegemonyası altındaki güçlerin arasında paylaştırılmış bir Ortadoğu hegemonyasına onay veriyor muyuz?
Alp’in Venezuela üzerine yazdıkları da tartışmaya oldukça açık. “Venezuela’nın sergilediği acziyet ‘güleryüzlü barışçıl 21. yüzyıl sosyalizmi’ teorisinin de iflasını ortaya koymuştur”. “Güleryüzlü barışçıl” vurgusunu ilk kez duyuyor olmamız bizim cehaletimiz olabilir ancak 21. yüzyıl sosyalizmi, 20. yüzyıl sosyalizminin eksikliklerini aşan bir sosyalist iktidarı kurma iddiasıdır ve bu iddia sadece bir ülkede yaşanan deneyim ve başarısızlığa indirgenemez. Venezuela kalkınma ve halk güçleri arasında iktidar rotasyonu sağlama noktasında başarısız olabilir ancak buradan çıkarılacak sonuç “güleryüzlülük ve barışçıllık” eleştirisi olamaz, böylesi oldukça ciddiyetsiz bir yaklaşım olurdu. Maduro’nun kaçırılmasına karşı gösterilen tutumu acziyet olarak niteledikten ve bunu bir katastrof olarak resmettikten sonra bu tablonun sorumlularına koşulsuz kefil olmayı seçiyor. ”Yeni geçici başkan Marksist Leninist kökenli Delcy Rodriguez, ülkesinin boğazına bıçağı dayamış olan hayduda bir süreliğine haraç ödemek zorunda kalacaktır. Ancak bir süreliğine…” CIA Başkanı tarafından rahatlıkla ziyaret edilebilen, petrol endüstrisinin ABD şirketlerine kayıtsız şartsız açılmasına izin veren, başkanını kaçıran ülkeyle el sıkışan bir liderlik için fazla açılmış bir kredi gibi görünüyor. Biz bürokrasinin sosyalizmden geri dönüş için en güçlü potansiyel sınıf olduğuna dair yeni bir örnekle karşı karşıya kaldığımızı düşünüyoruz ama umarım biz yanılırız ve Alp haklı çıkar. Keşke cezaevinden bir an önce çıksa da kendisiyle yüz yüze hasret giderebilsek, kıyasıya da tartışabilsek. Bir de “Marksist Leninist kökenli” olmak her zaman iyi bir referans olmayabilir, inanmayan Beştepe’nin Schmitt’inin sergüzeştine bakabilir.

Son olarak Türkiye’de ocak enflasyonunun %4.8 gelmesine dikkat çekmek istiyoruz. %1’in altında gelen kasım ve aralık enflasyonlarıyla kamu çalışan ve emeklilerin zamları baskılandıktan sonra enflasyon bir kez daha “hortladı”. Halkını bu biçimde kandırmak, yoksulluğa itelemek, direnen işçinin üzerine polisini salmak, emekliyi 30 yıl çalıştırdıktan sonra 70 yaşında yeniden inşaat işçiliğine itmek… Rejimin faziletleri saymakla tüketilemez.
Bu yüzden emekçilerin ve dostlarının “Yaşanacak Ücret Yoksa İsyan Var” diye ayağa kalkması, her işçi direnişinin bir toplumsal sahiplenişle kuşatılması, asgari ücretin güncellenmesi kabul edilmezse 1 Mayıs’ı büyük bir toplumsal genel grevle taçlandırmayı hedeflenmesi hayati önemde. Sosyalistler eğer gerçek bir dönüşümü amaçlayan bir güç birliği için kolları sıvarsa ve ücretlerde gerçek bir düzeltme için basın açıklaması değil de milyonların katılımını hedefleyen bir toplumsal genel grevle sürece damga vurmaya kilitlenirse bu akıl almaz dünyada büyük insanlık adına bir akıl almazlığa imza atabilirler.
Ancak bunu başarmak için kendilerini bir ihtiyat güç hâline getiren dalgalanmalardan özgürleşip yoksul halkın gündemine kilitlenmeleri bir mecburiyet.
Bu olağanüstü görev ancak gündelik rutinin aşılması ve olağanüstü bir konsantrasyonla başarılabilir.