BM neden başarız oluyor?

(Çeviri) Marcelo Colussi yazdı: Günde 20.000 kişi açlıktan ölürken gıdayı çöpe atmayı, kârdan zarar etmeye tercih eden bir dünya düzenindeyiz. Dünyanın %15’i konfor içinde yaşarken, %85’i hayatta kalma mücadelesi veriyor. Mevcut sistemin bitmesindense, dünyanın (nükleer veya ekolojik bir felaketle) yok olması daha muhtemel görünüyor. Peki, başka bir dünya mümkün değil mi?

“BM insanlığı cennete götürmek için değil, cehennemden kurtarmak için kuruldu. Ve ne yazık ki bu konuda başarısız oluyor.” Dag Hammarskjöld, BM Genel Sekreteri (1953-1961).

1918’de Birinci Dünya Savaşı bittiğinde, bu çatışmanın artçı sarsıntıları insanlığı dehşete düşürdü: 70 ülke işin içine girmiş; 10 milyon asker ölmüş, 20 milyon savaşçı yaralanmış ve sakat kalmıştı. Buna, zorunlu göçler, kıtlıklar ve sonrasındaki bölgesel çatışmalar nedeniyle ölen yaklaşık 10 milyon sivil daha eklendi. Birçok ülkenin altyapısındaki devasa hasarların yanı sıra dullar, yetimler ve bu kadar acının doğurduğu psikolojik yıkım da cabasıydı. Üstelik bu tablonun üzerine bir de İspanyol Gribi çöktü. Kurban sayısı hiçbir zaman tam belirlenemese de en az 50 milyon ölüyle savaşın bilançosunu bile geride bıraktığı tahmin ediliyor.

Böylesine bir felaket karşısında aklıselim sesler yükselip “bir daha asla” dediler; çünkü bu canavarlık tekrarlanamazdı. Bu yüzden 1920’de Paris Konferansı’nda, kolektif güvenlik ve silahsızlanma yoluyla savaşların önlenmesini teşvik etmek, uluslararası anlaşmazlıkları müzakere ve hakemlik yoluyla çözmek amacıyla Milletler Cemiyeti (Cemiyet-i Akvam) kuruldu.

Bu çabanın övgüye değer yanına rağmen bir şeyler ters gitti. Yıllar sonra, güçlerin zayıf ülkeleri ele geçirme konusundaki doymak bilmez iştahı yüzünden daha da büyük bir felakete, İkinci Dünya Savaşı’na gelindi. Burada hasar kat kat fazlaydı: Yaklaşık 70 ülke katıldı, 100 milyon askerî personel çatışmalara dahil oldu. Kayıplar korkunçtu: 50 milyonu sivil olmak üzere 80 milyon ölü; doğrudan savaş saldırıları, kıtlıklar ve beraberindeki hastalıklar nedeniyle can verdi. Sivil halkın bombalanması kural hâline geldi; hatta Japonya zaten mağlup olduğu için askerî açıdan gereksiz olsa da 1945’ten itibaren dünya gücü olarak yükselecek olan Amerika Birleşik Devletleri’nin kudretini göstermek amacıyla atılan iki nükleer bombayla iş duyulmamış bir noktaya vardı.

İnsanlığın parçalandığı ve ülkelerin harabeye döndüğü bir ortamda -ki en büyük yükü 25 milyon ölü ve altyapısının %70’ini kaybederek Sovyetler Birliği taşıdı- 1945 sonunda Birleşmiş Milletler (BM) kuruldu. İlan edilen amacı barışı korumak ve dünya çapında kalkınmayı teşvik etmekti.

Peki, kuruluşundan bu yana ne oldu? Savaşların sayısı, küçük sürtüşmelerden binlerce ölümlü açık savaşlara kadar her zaman artmaya devam etti. 20. yüzyılın ikinci yarısı ile 21. yüzyılın ilk on yılları arasında kaç savaş yaşandığını tam kestirmek zor olsa da, en az 100 çatışma olduğu ve yaklaşık 50 milyon insanın hayatını kaybettiği hesaplanıyor. Bu yeni çatışmaların en önemli özelliği ise, ölenlerin %90’ının savaşçı olmayan sivil halk olmasıdır. Sonuç: Barış gelmedi. Savaşlar ayrıca devasa göçlere, kıtlıklara, hastalıklara ve bunları yaşayanlarda çok derin psikolojik acılara yol açmaya devam ediyor.

Peki ya kalkınma? Giderek daha muazzam hâle gelen bilimsel-teknik ilerlemelerle (nükleer enerjinin yönetimi, uzay yolculukları, etkileyici iletişim ağları ve bizi hayretler içinde bırakan daha nice insan yaratıcılığı ürünüyle) dünya, gezegen çapında hâlâ karanlık bir tablo sergiliyor. Dünya nüfusunun %15’i -elitler ve orta sınıf- bu kalkınmanın sunduğu imkânlara, güvenli ve konforlu bir yaşam tarzına (iyi beslenme, uygun konut, yüksek sağlık standartları, onurlu yaşam ve çalışma koşulları, eğitim) sahipken; bu durum müreffeh Kuzey’de ve küresel Güney’in bazı küçük bölgelerinde görülüyor. Geriye kalan %85 ise -temelde Üçüncü Dünya’da bulunanlar- bu zenginlik birikiminden ancak teğet geçerek yararlanıyor ve çoğu durumda sefalet içinde hayatta kalmaya çalışıyor. Mağdur olanlar arasında en çok zarar görenlerin kadınlar olduğunu da eklemek gerekir. Dünyadaki yaklaşık 800 milyon okuma yazma bilmeyenin üçte ikisi (500 milyon) kadındır. Ve birçoğu hâlâ klitoris kesimi (sünneti) kurbanı olmaktadır.

O hâlde barışa ve kalkınmaya ne oldu? BM’ye ne oldu? Hem eski Milletler Cemiyeti hem de şimdiki Birleşmiş Milletler, kâğıt üzerindeki iyi niyet beyanlarının ötesinde, sonuç alma noktasında tamamen etkisizdir. “Cehenneme giden yol iyi niyet taşlarıyla döşelidir” sözü bugün her zamankinden daha geçerli. Geçen yüzyılın 30’lu yıllarında, Yahudi asıllı Sigmund Freud, Nazizmin Yahudi karşıtı yükselişinden dehşete düşen bir diğer Yahudi Albert Einstein’ın bir sorusuna verdiği yanıtta; bu kurumların ilkinin başarısız olmaya mahkûm olduğunu söylemişti ki nitekim gürültülü bir şekilde başarısız da oldu. Hatırlayalım: 6 milyon Yahudi’nin öldüğü Holokost ve ardından yukarıda anlatılan tüm dehşetleriyle İkinci Dünya Savaşı. Milletler Cemiyeti ne yaptı? Hiçbir şey.

Freud’a göre başarısız oldu çünkü; “Milletler Cemiyeti (…) en yüksek otorite olarak kurulmuş olsa da (…) kendisini kabul ettirecek kendine ait bir güce sahip değildir.” Yani emirlerini dayatacak yolu yoktur. Başka bir deyişle: Bildiriler yayınlayabilir ama bunların uygulanmasını sağlayacak operasyonel bir güce sahip değildir. Bu da bizi hemen şu düşünceye sevk ediyor: Eğer güç kullanılmazsa, sadece uzlaşmacı diyalogla işler yürümüyor mu? İllâ “demir yumruk” mu lazım?

Kuşkusuz korkunç; ama acı bir şekilde gerçek. Sert bir Cumhuriyetçi şahin olan Beyaz Saray Güvenlik Danışmanı Stephen Miller’ın “Güçle yönetilen, şiddetle yönetilen, iktidarla yönetilen gerçek bir dünyada yaşıyoruz. Zamanın başlangıcından beri dünyanın demir yasaları bunlardır” şeklindeki kibri, tüyler ürpertici ve sarsıcı bir açıklamaydı. Ardından hiç çekinmeden şunu ekledi: “Güç, yeni uluslararası hukuktur ve biz bunu uygulayacağız.”

Bu doğrultuda, Başkan Donald Trump da Danimarka kolonisi olan Grönland’ı ABD topraklarına katma düşüncesinden bahsederken şunu diyebildi: “Güzellikle ya da zorla.” Dehşet verici, korkutucu ama kesin ve çıplak bir gerçek. Bu, sınıflı toplumların mutlak gerçeği değil mi zaten? Özel mülkiyetin başladığı son 10.000 yıldan beri gördüğümüz devletlerarası bitmek bilmeyen savaşlar, ötekinin kaynaklarını ganimet olarak ele geçirme savaşları başka nedir ki? Hatta bazen, dehşet verici olsa da, kadınlara el koymak bile buna dahildir. Taş baltadan çoklu nükleer başlıklı hipersonik planörlere kadar aynı hikâye tekrarlanıyor: Bu Amerikalı neofaşistin dediği gibi “Zamanın başlangıcından beri dünyanın demir yasaları.”

Bugüne kadar “siyasi doğrucu” söylemlerle kurnazca makyajlanan bu gerçek, su götürmezdir (her ne kadar Amerikan egemen sınıfının bu savaş yanlısı temsilcisi tarafından söylenmesi şoke edici olsa da). Bu tartışmasız gerçeği, çok eski zamanlardan beri toplumsal dinamikler üzerine düşünen keskin zekâlı düşünürler de görmüştü ve onların söyledikleri bizi bu kadar sarsmıyor: “Yasa, güçlünün işine gelendir” demişti MÖ 4. yüzyılda köleci antik Yunan’da -ki burası kölelerin kendi hayatına son verme hakkının olmadığı, sadece mülk sahibi erkeklerin oy kullanabildiği “demokrasinin” beşiğidir- Kalkedonlu Thrasymakhos. Herbert Marcuse, Marx’a ilham veren Hegel’in Tinin Fenomenolojisi (IV. bölüm) kitabındaki Efendi-Köle diyalektiğini sentezlerken şöyle yazar: “İnsanlar arasındaki ilişki, ortak çıkar uğruna kendi menfaatlerini kovalayan eşit derecede özgür bireyler arasında uyumlu bir iş birliği ilişkisi değildir. Aksine, birinin ‘efendi’ diğerinin ‘köle’ olduğu, eşitsiz bireyler arasındaki bir ‘ölüm kalım savaşıdır’.” O hâlde Kapital‘in yazarı şu sonuca varır: “Şiddet, tarihin ebesidir.”

Freud, başka bir teorik bakış açısıyla benzer bir şey söyler: “İnsanlar arasındaki çıkar çatışmaları, prensipte şiddete başvurularak çözülür.” Bunu önlemek ya da mümkün olduğunca kontrol altında tutmak için yasalar ve toplumsal normlar ortaya çıkar. Yine de Freud, diğer yazarlarla uyumlu ve oldukça iğneleyici bir şekilde ekler: “Ancak yasalar egemenler tarafından ve onlar için yapılmıştır, ezilenlere ise çok az ayrıcalık tanırlar.”

Eğer belirli bir kurum (Milletler Cemiyeti veya BM) sınıflı toplumlarda her zaman ortaya çıkan o yıkıcı gücü sadece sözle, daha üstün bir güç olmadan yatıştırmaya çalışırsa, başarısız olur. Caydırıcı bir askerî güç olarak “Mavi Kasklılar” (Barış Gücü)… sadece güldürür. BM kaç savaşı engelledi? Hiçbirini. Sadece cesetleri toplamaya yetişiyor. Bu organizasyon neden başarısız oluyor? Çünkü savaşlar dünyadaki en kârlı iş koludur -petrolden, bilişimden, ilaçtan bile daha kârlı-. Savaş satmak için çatışmaya ihtiyaç duyan dev şirketler tarafından yönetiliyor (insanlık bu alana saniyede 75.000 dolar harcıyor).

BM’nin dengeli bir dünya kurmak için öne sürdüğü “2030 Gündemi” kapsamındaki 17 Sürdürülebilir Kalkınma Amacı’na (Yoksulluğa son, Açlığa son, Sağlık, Kaliteli eğitim, Cinsiyet eşitliği, Eşitsizliklerin azaltılması vb.) ulaşılması zor. Yani büyük ihtimalle, tıpkı yüzyılın başında ekonomik-sosyal açıdan dengeli bir dünya hedefleyen “Milenyum Hedefleri” gibi bunlar da hüsranla sonuçlanacaktır. Neden başarısız oluyorlar? Çünkü insanlığın bu yönü iyi niyetlerle ve tumturaklı beyanlarla değil, büyük ekonomik grupların dayattığı soğuk rakamlarla yönetiliyor. Besin eksikliğinden günde 20.000 kişi ölse bile, kârdan zarar etmektense gıdayı israf etmek tercih ediliyor. “Petrolü kontrol ederseniz ulusları, gıdayı kontrol ederseniz halkları kontrol edersiniz” demişti Nobel Barış (?) Ödüllü Henry Kissinger. Buna kim karar veriyor? Fiyatları kim belirliyor, ne zaman savaş çıkacağına ya da ne zaman darbe yapılacağına kim karar veriyor? BM olmadığı kesin.

Bütün bunlar neden oluyor? Görünen o ki, uyumlu bir dünya kurmak ya çok zor ya da kökten imkânsız. Tartışmalı olsa da söylendiği gibi: Mevcut kapitalist sistemin bitmesindense, dünyanın (nükleer savaş ya da ekolojik felaketle) bitmesi daha muhtemel görünüyor. İnsan türü tüm bu acılara, sürekli savaşa ve geniş kitlelerin ebediyen dışlanmasına mahkûm mu? Biz buna HAYIR demeye kararlıyız. Eğer tüm bunlar herhangi bir sınıflı toplumun (despotik-haraççı, köleci, feodal, kapitalist) bir sonucuysa; sınıfsız bir toplumda bunlar olur mu? O hâlde bu toplumu inşa etmeye çalışmaya değer, değil mi?


Bu yazı ilk kez 10 Mart 2026’da El Independiente‘de yayınlandı.