Faşizm, işçi sınıfı ve Kıvılcımlı

Doktorcular, Kıvılcımlı’nın 1960’ların ikinci yarısında ortaya koyduğu olağanüstü çabayı çok daha güçlü bir biçimde anlamlandırmalı, onun sadece Yol’un genç Leninist ve Kürt Sorunu’nun teşhisini koyan isim ya da Tarih Tezi’nin eksantrik yazarı olarak çerçevelenmesine yetersizlik şerhi koymalıdırlar.

Türkiye’de komünist hareketin 100 yıllık bedel yoğun geçmişine rağmen işçi sınıfıyla köklü bir organik bağ geliştirememiş, sınıfın içinde yeterince mevzilenememiş olmasının sebepleri neler olabilir? Böylesi bir sonucun tek bir etkenle açıklanması oldukça zor. Ancak hareketin kendisinden kaynaklanan sebepler üzerinde öncelikle durmak gerekirse Kıvılcımlı’nın işçi sınıfını bir karşı-hegemonya projesinin merkezine yerleştiren teorik-politik tutumunun sosyalist/komünist hareket içerisinde belirleyici bir konum elde edememesinin öncelikle ele alınması gereken bir sebep olduğunu iddia edeceğim.

Burjuva sosyalizminin mekanik aydınlanmacılığı ve orta sınıf karakteriyle fokoculuğun işçi sınıfını ikincilleştiren tutumları karşısında Doktorculuk, sınıf ile sosyalist/komünist hareket arasındaki kültürel engelleri rahatlıkla aşabilecek bir donanıma ve Kıvılcımlı’nın sınıfı merkeze alan yaklaşımına vakıf olmasına rağmen gerekli inisiyatifi kazanamamıştır. Bugün faşizmin yenilmesi ile politikleşmiş bir sınıf hareketinin inşası arasında doğrudan ve görmezden gelinemez öncelikli bir ilişki varsa Doktorculuk kendi potansiyelini bütün zenginliğiyle ortaya koymalı ve inisiyatif almalıdır.

Türkiye’de ve dünyada yükselen faşist dalganın en güçlü kaldıracının işçi sınıfının düzene yabancılaşması olduğu giderek daha yaygın bir kabul haline geliyor. İşçi sınıfının düzene yabancılaşması sosyalist/komünist hareketin kriziyle eş zamanlı yaşanınca politik olarak gerici sonuçlar yaratıyor. İşçi sınıfı, kapitalizmin kendisine dayattığı yıkım karşısında bu yıkımı dayatan burjuva partilerinin sağ/sol varyantlarından koparak faşist partilere yöneliyor. Sosyalist/komünist hareketin krizi her ülkede türdeş bir biçimde yaşanmadığı için de faşist hareketler karşısında soldan bir alternatifin varlığının koşulları da özgünlükler taşıyor.

Sosyalist/komünist hareketin 1990 sonrası yaşadığı büyük ideolojik altüstlükten görece bir politik netlik, taktik ve stratejik üretkenlikle çıkabildiği; hareketin sınıfın içindeki kurumsal birikiminin görece güçlü olduğu ülke ve bölgelerde faşist yükselişe eşlik eden sosyalist/komünist alternatiflerin de yükseldiğini gözleyebiliyoruz. Ancak İtalya gibi sınıf içinde güçlü mevzileri olmasına rağmen ideolojik dağılmanın asla bir merkezde toplanmaya müsaade etmediği ülkelerde faşist yükselişin alternatifsiz olarak öne çıktığı bir hegemonya inşa edebiliyor.

Türkiye’de siyasal İslamcılığın faşistleşmesi üzerinde inşa olan son otoriterleşme evresi büyük oranda 12 Eylül’ün bir reenkarnasyonu olarak anlaşılabilir. 12 Eylül askeri darbesinin yeterli toplumsal hegemonya üretememesinin sonucunda doğrudan politik etkileri (seçimlerin yapıldığı 1983’ü değil de ANAP’ın iktidarının kaybettiği 1991’i baz alırsak dahi) 11-12 sene içerisinde büyük oranda aşıldı. 12 Mart’a kıyasla oldukça uzun bir dönem olsa da bugün içinden geçtiğimiz ve giderek derinleşen faşistleşme süreciyle karşılaştırıldığında bu sürenin anlamı daha da belirginleşiyor.

12 Eylül askeri darbesinin inşa etmeye çalıştığı istikrarlı rejim, Kürt isyanının yumuşattığı koşullarda 1988 sonrasında hızlanan işçi eylemlerinin enerjisiyle aşıldı. Özellikle özelleştirme dalgasına karşı Zonguldak maden işçilerinin ortaya koyduğu devasa irade, koca bir kentin oluk oluk Ankara’ya doğru yola çıkması Ankara’nın tüm dengelerini değiştirmeyi başarmıştı. Bu yükselen işçi sınıfı dalgası büyük oranda 12 Eylül öncesindeki örgütsel birikimin üzerinde yükselmişti. Bu kabarış Türkiye’deki sosyalist/komünist hareketin 1989-1991 büyük çöküşünün etkilerini de görece çok daha az hırpalayıcı bir düzeyde deneyimlemesine de yol açmıştı. 1990’ların özellikle ilk yarısı Türkiye/Kürdistan sosyalist/komünist hareketi için büyük oranda bir rönesans olarak yaşanmıştı.

İşçi sınıfının kabarışı ve Kürt isyanının ivmeli güçlenmesi 1989-1991 seçimlerinde sosyal demokrasiyi ileriye doğru itmişti. Ancak Türkiye’de sosyal demokrasinin Marksist köklerinin yokluğuyla birlikte neo-liberal tezlerin solda yaygınlaşan ideolojik etkisi bu ileri itişin hakkının verilebilmesini imkânsızlaştırdı. Kürtlerin ve işçilerin taleplerini birleştirme ve ifade etme zemini oluşturabilecek bir aktör potansiyeli, yolsuzluk haberleriyle birlikte hızla buharlaştı. Devlet içinde de Kürt hareketine ve işçi sınıfına karşı topyekün savaş stratejisi öne çıktı. Sosyalist/komünist hareketin yükselen sınıf hareketiyle kalıcı bağlar kurabilmesiyse hareketin hegemonik merkezinin Çayancı PASS ekseninde inşasından dolayı başarılamadı.

Gençliğin devrimci önderlerinin inşa ettiği 1971 kopuşu yarattığı moral anlam itibariyle devrimci hareketin kendisini üretmesini ne kadar sağladıysa işçi sınıfının içinde mevzilenmeyi ikincilleştiren politik perspektifi, sosyalist hareketin yoğun tarihsel deneyimine ve uzun soluklu, bedel yoğun mücadelesine rağmen sınıf içinde kalıcı mevziler elde edebilmesini zorlaştırdı. 12 Mart öncesinde 15-16 Haziran tarihi direnişinin işaret ettiği muazzam yükselişe sırtını dönüp devrim mücadelesini kırlardan kentlere PASS stratejisiyle taşımayı önceleyen stratejik çerçeve, 1970’lerde işçi sınıfının örgütlenmesinin büyük oranda burjuva sosyalizmine terk edilmesi sonucunu doğurmuştu.

“İşçi sınıfımızın 16 Haziran tokatı yenildikten sonra olsun, Proletarya Hareketi, bütün küçük burjuva devrimcileri suçüstü yakaladı, denilseydi, kuşkusuz en doğrusu söylenmiş olurdu” (Anarşi Yok, Büyük Derleniş). İşçi sınıfının 1980’lerin sonlarından 1990’ların ortasına kadar ortaya koyduğu direniş çizgisinin de benzer biçimde bir taraftan sosyal demokrasi diğer yandan da sosyalist/komünist hareket tarafından görmezden gelinmesi ya da yeterince organik örgütlenmeye dönüştürülememesi 1990’ların ikinci yarısından itibaren işçi sınıfının siyasal İslamcı hegemonya etkisi altına girmesine olanak sağlayan koşulları yarattı. 2000’li yıllarla birlikte köyden kente göçün çok hızlanması, hızlanan proleterleşme İslamcı ideolojinin işçi sınıfıyla çok daha yakın bir ilişki kurmasını da mümkün hale getirdi. Bu ilişki bugün bütün yıpranmışlığına rağmen korunuyor.

Kıvılcımlı’nın deyimiyle yıllarca tefeci-bezirgan sermayenin din istismarcı söylemiyle düzene eklemlenen Sünni köylüler kentlere göçüp işçileştiklerinde de tefeci-bezirgan sermayenin kozasından çıkan Anadolu sermayesinin sembolik sermayesiyle rezonansa gelmemezlik edemediler. Mekanik aydınlanmacı sosyalist söylemin kıramayacağı bir rabıta bağı oluştuğunu görmemekte ısrar yanıltıcı olacaktır. Açlık seviyesinin altındaki asgari ücret ve İslamcı alt-orta sınıfları vuran fon krizinin yarattığı dip dalgaları şimdiye kadar İslamcı hegemonyayı unufak edemese de milyonlarca kılcal çatlak yaratmayı başardı. Bu çatlakları büyük bir çatırdamaya dönüştürmek Kıvılcımlı’nın hegemonya inşasını esas alan sınıf perspektifine uygun hamleleri gerektiriyor.

İşçi sınıfının özellikle proletarya ve prekarya olarak isimlendirebileceğimiz fraksiyonları ile siyasal İslamcı merkez arasında hegemonik ilişki bütün sorunlarına rağmen kendisini yeniden üretiyor. Bugün yaşanan faşistleşme süreci bu organik ilişki dönüştürülmeden tersine çevrilemez. Demokrasi mücadelesi sosyalist/komünist hareketin işçi sınıfıyla organik bağlar kurduğu bir moment inşa edilemezse, sadece liberal bir çerçevede ya da sadece politik aktörlerin ittifakı kapsamında ele alındığı müddetçe başarıya ulaşamaz.

“Biliyoruz ki Lenin’in devrimci teoriye en büyük katkılarından biri parti konusudur. Bu nedenle Leninist bir biçimde örgütlenmemiş, işçi sınıfının içine derin kökler salarak gerçekten de işçi sınıfının yüksek çıkarlarını demokratik merkeziyetçi bir işleyişle temsil eden bir önder örgüt olmadan girişilecek her mücadele, işçi sınıfından uzak ve ayrı kalabilir. Kitle içinde propaganda çalışmasının silahlı yolla yapılıp yapılmayacağına, yapılacaksa bunun zamanına ait kararı da ancak böyle bir parti koordine edebilir.” (9 Mart 1971, ‘Yeni Aşamada Aynı Parola: Proletarya Partisi”, Sosyalist)

“Tarihin yörüngesi en ufak ikircikliğe yer bırakmayacak ölçüde işçi sınıfının yörüngesine girmiştir. Ne denli parlak göktaşı görünmek tutkunluğu içinde bulunurlarsa bulunsunlar, eğer uzayın sağır boşluklarında yitmek istemiyorlarsa, bütün devrimci yıldızlar, tarihin ve işçi sınıfının yörüngesi içine akmalıdır. Bu yörünge proletarya partisidir” ( 2 Mart 1971, “İşçi Sınıfının Tarihcil Görevi, Sosyalist Gazetesi).

Sosyalist/komünist hareketin bütün tarihsel kavşaklarda işçi sınıfıyla organik ilişkiler geliştirebileceği fırsatları kaçırmasının en önemli sebeplerinden birisi de Kıvılcımlı düşüncesinin sosyalist/komünist hareket içinde yeterli hegemonik bir konuma gelmeyi başaramamasıdır. Kıvılcımlı sosyalist/komünist hareketin işçi sınıfıyla hegemonik bir ilişki kurmasının yolları üzerine özgün bir biçimde düşünen; bu ilişkilenmenin sadece politik değil ideolojik ve kültürel boyutlarını da derinleştirmeye çalışan son derece özgün bir praksis örgütlemeye yoğunlaşmıştır. Bu çabanın en önemli boyutları özellikle 1960’lı yıllarda yükselen hareketin bütünlüğünü koruma önceliğidir. Bu çerçevede kendisini açık bir biçimde dışlayan TİP’le de son derece eleştirel ancak birleştirici bir ilişkilenmeyi zorlamıştır. MDD hareketinin bütün ideolojik/politik ilkelliklerine rağmen bu hareketin bütünlüğünü koruması için de muazzam bir çaba harcamış, bu çevrenin bütün yazılı organlarında yazarlık yapmıştır. Benzer biçimde Doğan Avcıoğlu ve YÖN çevresiyle de eleştirel tutumuna karşın ilişkisini geliştirmek için önemli çabalar harcamıştır. “İPSD 19 Mayıs 1968 tarihinde kurulduğunda aynı zamanda Devrimciler Güç Birliği’ne de (Dev-Güç) katılma kararı almıştır. Dev-Güç başını MDD ve Yön/Avcıoğlu hareketlerin çektiği 27 Mayıs Milli Demokratik Devrimi tarafından çağrısı yapılarak kurulan bir platformdur”( Ayan, “Kıvılcımlı Hareketi’nin 1960’lardaki Kitle Örgütü: İşsizlik ve Pahalılıkla Savaş Derneği”, Kıvılcmılı’yı Anlamak, Nota Bene, 2021)

Denilebilir ki Kıvılcımlı sosyalist hareketin işçi sınıfı içinde köklü mevziler elde etmesini bir hegemonya mücadelesi bağlamında ele alan tek kapsamlı komünist projeyi ortaya koymuştu. PASS projesi devlet ile halk arasında zora dayanan bir suni denge olduğunu varsaydığından egemen sınıflarla hegemonya mücadelesi örgütlemeye öncelik vermemiş; devletin zorunu zorla bozmayı temel alan bir stratejiyi esas almıştır. PASS’ın temel dayanağı fokoculuğun başarılı olduğu ülkeler, devletin köklerinin zayıf ve sömürgecilik sonrasında yeterli meşruiyete sahip olmadığı coğrafyalarda yoğunlaşıyordu. Kıvılcımlı’nın sürekli olarak kendi topraklarının özgünlüğüne uygun devrim stratejisi vurgusunda ısrar etmesi bu temel uyumsuzluğu vurgulama telaşından kaynaklanıyordu. Hegemonya mücadelesinin başarıya ulaşması sadece devletle girişilen mücadelede ayakta kalınabilmesine değil halkın geniş kesimlerinin aktif rızasını kazanabilmeye de bağlıdır. Suni denge yaklaşımıysa böylesi bir sorun bulunmadığını, düzenin zaten herhangi bir hegemonyaya sahip olmadığını, dolayısıyla zor aygıtının zayıflığının gösterilmesinin kitlelerin devrime kazanılması için yeterli olacağını iddia ediyordu. Bu yaklaşımın Türkiye’den ziyade Kürdistan’da  başarılı olması da hegemonyanın varlık ya da yokluğunun politik anlamını ortaya koymaktadır.  Kıvılcımlı’nın Tarih Tezi ekseninde geliştirdiği ve tarihsel devrimci güçler analizini de içeren teorik çerçevesi böylesi bir hegemonya mücadelesini başarıya ulaştıracak bir yaklaşımdan kaynaklanıyordu. Bu açıdan işçi sınıfıyla İslami retorik içinden konuşurken gençlik hareketiyle Kemalist kavramsal set içinden seçici bir biçimde kullandığı bir terminolojiyle bağ kurması çelişkili değil, hegemonya mücadelesinin birbiriyle uyumlaştırılmaya çalışılan farklı yüzleriydi. “Proletarya partisi yalnız işçi sınıfının çıkarlarını ve dar çerçevesini düşünmekle kalmaz. Sosyal sınıflar tabusunu, işçi sınıfıyla birlikte toplum alınyazısından siler. Ortada yalnız insan varlığını yüceltecek bir toplum ülküsünü taşır. En az sınıfcıl olduğu kertede insancıldır” (Proletarya Partisi Nedir?, Sosyalist, 16.02.1971). Hegemonyanın tanımının somut bir tarifi olarak ele alınabilir bu çerçeve: İktidara yürüyen bir sınıfın kendi çıkarlarını, toplumun çıkarları haline dönüştürmesi; sınıfın kurtuluşunun insanın kurtuluşunun şartı olarak ele alınması.

“Proletarya sosyalizmi, gelmiş geçmiş demokrasilerin en su katılmamışı olduğu için nicelik bakımından da millet çoğunluğunu kazanmak zorundadır. Proletarya Sosyalizmi kendi azınlığından ve Finans Kapitalin düzdüğü şom karantinadan kurtulmalıdır ve kurtulabilir” (Türkiye’de Sınıflar ve Politika, 1969, Aydınlık Sosyalist Dergi).

Kendisine anlamsız bir biçimde cuntacılık yakıştırılan Kıvılcımlı devrim için “milletin çoğunluğunu kazanmaktan” bahsediyor. “İktidara çıkmak değil çıkılacak yerde tutunmak iştir. Bugün iktidarda tutunmanın tek şartı: Modern bir sosyal sınıfa gerçekten dayanmış, yedek sosyal güçleri akıllıca kullanabilen bir öncü örgüt (siyasi parti) ile olur”. Burada da “zinde kuvvetler” ya da Kıvılcımlı’nın deyimiyle ordu gençliği tarihcil devrimci güçlerine dayanarak iktidar hayalleri kuran Avcıoğlu ve MDD’cilere seslenmektedir. Hegemonya mücadelesinin teorik çerçevesi Kıvılcımlı’nın eserleri tarafından büyük oranda ortaya konmuştur ancak bu mücadelenin sağlıklı bir biçimde yürütülebilmesi için gençliğin devrimci kadrolarının da sahiplendiği, 15-16 Haziran’da sosyal ve politik varlığını en güçlü bir biçimde ortaya koyan işçi sınıfıyla organik bağların güçlenmesini başaracak bir proletarya partisinin yaratılması bir zorunluluktu.

Bu anlayışla hareket eden Kıvılcımlı ve çevresi mahfillerden bir mahfil olarak hareket etmeyi kesin olarak reddetmişti. “Bu grupların kaynaşmaları nasıl sağlanır? Buna çalışacağız. Bunun için pratik ve teorik alanda savaşmaktan başka çaremiz yok. Biz ona girişmiş bulunuyoruz, İşte, buradaki toplanan arkadaşlarımız, bir grup olmamanın, daha doğrusu grupları Türkiye ölçüsünde bir araya getirmenin savaşı içindeyiz” (05.03.1971, Sosyalist Ankara Bürosu’nda gerçekleşen söyleşi).  Belli bir ölçeğin gerisine düşen bir politik öznenin kendisini yeniden üretme ihtiyacına dönük faaliyetinin çoğu zaman devrimin ihtiyaçlarıyla örtüşmeyecek bir içerik ve yetersizlik kazanacağının farkındaydı. “Dünyanın her başarılı devrimci çelik çekirdeği yuvacıkların belirli prensipler çerçevesinde birleşmelerinden doğmuştur” (Anarşi Yok Büyük Derleniş). 100 yılı aşan komünist faaliyetin işçi sınıfı içinde köklü mevziler elde etmeyi başaramamasının en önemli sebeplerinden bir tanesi de hareketin parçalı doğasının etkinliğini sürekli daraltan etkisidir.

“Türkiye, geri dönülemez İkinci Milli Kurtuluş savaşına 15 yıldan beri girmiş bulunuyor. Finans kapitalin biricik saldırı cephesi önünde peynir ekmek kadar şiddetle ihtiyaç duyulan iki şeyden birincisi: Olabildiğince darlığına-homojen bir çelik çekirdek ( Proletarya Partisi) kurmaktır; ikincisi: olabildiğince genişliğine heterojen biricik devrimci güçler cephesi kurmaktır. Bir türlü kurulamıyorlar. Çünkü bu iki şey, boyuna birbirinden ayrı olabilirmiş gibi konuluyor. İki şeyin zıt karakteri skolastik kafaları karıştırıyor” (Anarşi Yok, Büyük Derleniş)

Sosyalist gazetesinde 2 Şubat 1971 tarihinde yayınlanan “Yeter Be!” yazısında bu heterojen cephe Şili örneği üzerinden tarif edilmişti: “Sosyalistler, komünistler, radikaller, Bağımsız Halk aksiyonu (adlı Hristiyan demokrat din adamları), Sosyal Demokratlardır”. Kıvılcımlı’nın Şili’deki Allende deneyiminden olumlu anlamda etkilendiği açıktır ve gençliğe de önerdiği model bu çerçevede bir iktidar alternatifi haline dönüşecek halk cephesinin örgütlenmesidir. Ancak 1971 fraksiyonlaşma eğilimlerinin büyük oranda kontrolden çıktığı bir aşamadır ve Kıvılcımlı bu duruma olağanüstü öfkelidir. Çok önemli bir kurumsallaşma olanağının harcandığını düşünmektedir ancak artık sözünün bir belirleyiciliği kalmadığının da farkındadır, bütün duygu ve düşüncelerini yazıyla ifade etme alışkanlığı dolayısıyla gençliği kendisine yabancılaştıracak bir dilde ısrarcı olur. Bu ısrar Kıvılcımlı gibi son ana kadar hareketi bir arada tutma çabası içindeki bir büyük birikimin söz ve eylemlerine kulakları kapatmanın gerekçesini bol miktarda oluşturur.

Kıvılcımlı’nın sınıf hareketine hegemonik bir tutumla yaklaşması Doktorcuların sınırlı gücüne rağmen olağanüstü deneyimler yaratır. İsmet Demir bu deneyimin sembol figürüdür. İşsizlik ve Pahalılıkla Mücadele Derneği deneyimi 15-16 Haziran’ın tetiklenmesine de zemin hazırlayan çok özel bir birikim yaratmıştır. “Öyle ki İPSD tarafından 4 Mayıs ile 10 Mayıs arasını ‘İşsizlik ve Pahalılığa Karşı Genel Direniş Haftası’ ilan ederek tam manasıyla 15-16 Haziran Direnişi’nin hazırlayıcısı olmuştur denebilir” (Ayan, age, s.277). 1970’lerde başarılan deri işçileri örgütlenmesi de sınıfın en örgütlü ve ilerici müfrezesini yaratmayı o kadar başarmıştır ki Kenan Evren anılarında Çırpıcı- Zeytinburnu bölgesinden özel olarak bahsetmiş, Kenan Budak bu sebeple katledilmiştir. Bugün bile Doktorcular işçi sınıfının kalbinde mevzilenmiş örgütlenmeleriyle yeterince olumlu sonuçlar çıkaramadıkları bir zenginliği yaşamaktadırlar. Bunların başarılabilmesinde İsmet Demir’in şahsında somutluk kazanan hegemonik tutumun, Kıvılcımlı’nın sınıfa yönelişinin özgün boyutlarının izleri büyük bir rol oynamıştır.

Bugün faşizmin yenilgiye uğratılmasında işçi sınıfının rejimden koparılması bu kadar büyük bir anlam kazanırken Doktorcular Kıvılcımlı’nın 1960’ların ikinci yarısında ortaya koyduğu olağanüstü çabayı çok daha güçlü bir biçimde anlamlandırmalı, onun sadece Yol’un genç Leninist ve Kürt Sorunu’nun teşhisini koyan isim ya da Tarih Tezi’nin eksantrik yazarı olarak çerçevelenmesine yetersizlik şerhi koymalıdırlar.

Politikleşmiş bir sınıf hareketi inşasında gerçek bir rol oynayabilmek için Kıvılcımlı’nın bütün birikimini yansıttığı son dönem praksisinin bizlere anlattıklarına daha fazla kulak kabartmalıyız.