Feminist Literatüre Önemli Katkı-1

Bu kitabı tanıtmadan önce, 2022 yılında yayımlanmış olan Cinsiyetler Arası Toplumsal İlişkiler ve Kesişimsellik kitabına tekrar bakmak önemli. Çünkü Gülnur, bu son kitabını Cinsiyetler Arası Toplumsal İlişkiler ve Kesişimsellik çalışmasının bir devamı olarak kaleme aldığını ifade ediyor.

Cinsiyetler arası toplumsal ilişkiler ve kesişimsellik  

(Dışa kapalı bir ev içi üretim tarzından kapitalizm ve ırkçılıkla karşılıklı ilişkileri içindeki bir patriyarka anlayışına geçiş)

Gülnur Acar Savran’ın Dipnot Yayınları’ndan Cinsiyet Sınıfları başlıklı yeni bir derleme kitabı çıktı. Kendisi, kadın kurtuluş mücadelemiz açısından tarihsel perspektif ışığında güncel ve belirleyici olan konuları tahlil etmesi ve tartıştırması, olanaklara ve risklere işaret etmesiyle, feminist politikanın önünü açacak temel bir başvuru kaynağıdır. Yeni kitabının çıkması son derece heyecanlandırıcı. Bu kitabı tanıtmadan önce, 2022 yılında yayımlanmış olan Cinsiyetler Arası Toplumsal İlişkiler ve Kesişimsellik kitabına tekrar bakmak önemli. Çünkü Gülnur, bu son kitabını Cinsiyetler Arası Toplumsal İlişkiler ve Kesişimsellik çalışmasının bir devamı olarak kaleme aldığını ifade ediyor.

“Anglo-Sakson Marksist/sosyalist feminizm cenahından yukarıda değindiğim biçimde düş kırıklığına uğrayınca, bir kez daha bu ekole (ve genel olarak Fransız maddeci feminizmine) döndüm ve bu ekolün süreç içindeki oluşumuna da ışık tutacak kimi yazıları kitaba dâhil ettim.”

Anglo-Sakson kökenli sosyalist ya da Marksist feminizmin patriyarka, kapitalizm ve ırkçılık ilişkilerini sermaye indirgemeciliği biçiminde ele almaları, erkek egemenliğini ana egemenlik biçimlerinden biri olarak görmemeleri Gülnur Acar Savran’a 2026 yılında yeni bir kitap çıkarma ihtiyacını hissettirmiş.

Bu yazıda, 2022 yılında kaleme aldığı Cinsiyetler Arası Toplumsal İlişkiler ve Kesişimsellik eserine dikkat çekmeye çalışacağım. Yeni çıkan kitabı ise bir sonraki yazının konusu olacak.

Kitabın çıktığı yıl Feryal Saygılıgil ve Hülya Osmanağaoğlu birer yazı yazmışlardı. Feryal kitabın içeriğine yönelik bir tanıtım sunmuş, Hülya ise kitabın merkezindeki cinsiyetler arası toplumsal ilişkiler kavramlaştırmasıyla inşa edilen maddeci feminizm analizine ilişkin kafasında oluşan soru işaretleri ve tartışma başlıklarına değinmişti. Bu yazılara mutlaka bakılmalı.

Bu kitabında Gülnur, cinsiyetler arası toplumsal ilişkiler ekolünü temsil eden bir grup feministin kaleme aldığı yazıların bir derlemesini sunuyor.

“Cinsiyetler arası toplumsal ilişkiler” ekolü nedir? Bu ekolün maddeci feminizmle bağı ve farklılaşması nerelerde gerçekleşiyor? Kesişimsellik anlayışına karşılık eştözlülük anlayışı nedir? Bu sorulara verilen yanıtlarla ilerlemek, cevapları anlaşılır kılmak, eserin derinliklerine girmeyi kolaylaştıracaktır.

Cinsiyetler arası toplumsal ilişkiler ekolü, cinsiyet, sınıf ve “ırk” egemenliklerini eşdeğerli, aralarında hiçbir hiyerarşi olmayan sömürü ve ezme/ezilme ilişkileri olarak ele alan bir yaklaşımı temsil ediyor.

Cinsiyetler arası toplumsal ilişkiler ekolü, patriyarka, kapitalizm ve ırkçılık ilişkilerini indirgemeci olmayan bir şekilde ele alıyor. Bu ilişkileri eşit ağırlıklı, emek merkezli, sistemik toplumsal ilişkiler olarak görüyor. Hem maddeci hem de sermaye indirgemeciliğinden uzak bir yaklaşımı savunuyor.

Bu ekolün temsilcilerinin maddeci feminizmden ne anladıklarını Gülnur şöyle ifade ediyor:

“Onlara göre tekil haliyle ‘maddeci feminizm’  Christine Delphy ve Nouvelles Questions Féministes dergisi etrafında bir araya gelmiş olan feministleri tanımlayan bir terim. Kendilerini ise çeşitli maddeci feminizmlerden biri olarak görüyorlar. Delphy ve arkadaşlarıyla aralarında hem bir süreklilik var hem de bir dönüşüm ve farklılaşma.”

Daha da anlaşılması için maddeci feminizm tanımlamasına bir bakalım.

Bu konuda Feminist Bellek’e başvuralım:

“Cinsiyetler arası eşitsizliği ve ezme/ezilme ilişkisini tahlil ederken, Marx’ın tarihsel maddeci yöntemini kullandığı için maddeci feminizm adını alan bu kuram, Fransız maddeci feminizmi adıyla da anılır. 1970’lerde Fransa’da Kadın Kurtuluş Hareketi’ni örgütleyen, daha sonraları Nouvelles Questions Féministes dergisi etrafında toplanan maddeci feministler içerisinde, Christine Delphy, Collete Guillaumin, Monique Wittig, Nicole-Claude Mathieu ve Paola Tabet yer alır. Kuram diğer ülkelere de uzanarak Stevi Jackson, Diane Leonard, Lisa Adkins, Danielle Juteau-Lee, Lisa Disch, Sylvia Walby ve Anna Jónasdóttir üzerinde de etkili olmuştur.”

Feminist Bellek’ten konuyla ilgili bir alıntı daha:

“Delphy, ev-içi üretim tarzı kavramını geliştirerek, erkeklerin kadınların ev-içi emeğini sömürdüğünü, bu sömürünün gerçekleşmesinde evlilik sözleşmesinin bir önkoşul olduğunu anlatır. Ev-içi üretim tarzı içerisinde kadınların konumunu ezilen ve sömürülen bir sınıf olarak tanımlayan Delphy’ye göre, patriyarkal aşk ve sevgi, emek sömürüsünü hem saklar hem de el konulan emeğin çeşitlenmesine neden olur. Dolayısıyla, cinsiyete dayalı baskı ve eşitsizliğin nedeni ideoloji, kültür ya da din değil, günümüzün sanayi toplumlarına özgü olan, altyapısını ev-içi üretim tarzının oluşturduğu patriyarkal sistemdir (Delphy, 2016). Böylelikle maddeci feministler kapitalist sistem ile eşdeğer önemde olan patriyarkal sistemin kendine has özelliklerini kavramsallaştırarak ikili sistem teorilerini zenginleştirir.”

Cinsiyetler arası toplumsal ilişkiler anlayışının temeli maddeci feminizme, Delphy’ye dayanıyor. Bu kitapta derlenen yazılarda maddeci feminizmin günümüze kadar olan sürekliliğinin, derinleşmenin ama aynı zamanda dönüşümün ve farklılıkların izini sürüyoruz.

Delphy’den beslenip aşma

“Ama yazarlar (Cinsiyetler arası toplumsal ilişkiler ekolünü temsil eden feministler) özgül olarak Delphy’nin patriyarka kavramından kendilerini ayrıştırıyorlar ve cinsiyetler arası toplumsal ilişkiler anlayışını o biçimiyle patriyarka kavramının yerine geliştiriyorlar. Onlara göre Delphy’nin patriyarka kavramı büyük ölçüde yapısalcılıktan etkilenmiştir ve onun taşıdığı sakıncaları taşır: Devingen olmayan, statik bir kavramdır bu. Bu eleştiriye ben de tümüyle katılıyorum, Delphy’nin patriyarka kavramının adeta kendi içine kapalı bir yapıyı ifade ettiğini söyleyebilirim. Bunun başlıca nedeniyse aile içine hapsettiği kadın emeği anlayışı. Oysa bu yazarların geliştirdikleri cinsiyetler arası toplumsal ilişkiler anlayışında tümüyle dinamik, kapitalizm ve ırkçılıkla karşılıklı olarak birbirini etkileyen ve oluşturan ilişkiler söz konusu. Sınıf, ırk, cinsiyet ilişkileri kendilerini yeniden üretirken aynı anda birbirini de karşılıklı olarak üretiyor.”

Delphy’nin 1970 yılında kaleme aldığı “Baş Düşman: Patriyarkanın Ekonomi Politiği” (L’Ennemi Principal) makalesini hatırlarsak, tekrar olacak ama vurgulamak adına belirtmek istedim, kendisi günümüz toplumunda iki üretim tarzının var olduğunu öne sürer: Kapitalist üretim tarzı (kapitalist mülkiyet ilişkileri, kapitalist sömürü) ve patriyarkal üretim tarzı (kadınların erkekler tarafından sömürülmesi). Delphy bu iki üretim tarzının ya da sömürünün birbirinden ayrı ve özerk olduğunu savunur. “Kadınlar bundan dolayı bir sınıftır” tespiti var. Baş düşman, kadınlar için kapitalizm değil erkeklerdir. Ev içi mal ve hizmetlerin doğası ile bu mal ve hizmetlerin üretilme tarzı arasındaki ilişkiler kapitalist nitelikte değil patriyarkaldır. Kapitalist ve patriyarkal üretim tarzlarının, birbirleriyle hiç ilişkisi olmayan özerk yapılar olduğunu ileri sürer.

Cinsiyetler arası toplumsal ilişkiler anlayışını savunan yazarlar, Delphy’nin kadın emeği anlamında dışa kapalı, aile-içi sömürüden ibaret emek kavramını eleştiriyorlar, yerine ev emeği ile ücretli emek arasındaki sürekliliğe dayalı bir kadın emeği anlayışını geliştiriyorlar. Ücretli emekle ev emeği, üretimle yeniden üretim, ücretli işler dünyasıyla aile arasında bir eklemlenme ilişkisi kuruyorlar.

“Sonuç olarak Delphy’den cinsiyetler arası toplumsal ilişkiler anlayışına gelinen yolda, yalnızca ev emeğinin teorize edilmesinden cinsiyete dayalı iş bölümünün tahlil edilmesine, dışa kapalı bir ev içi üretim tarzından kapitalizm ve ırkçılıkla karşılıklı ilişkileri içindeki bir patriyarka anlayışına (yani cinsiyetler arası toplumsal ilişkilere) geçiliyor.”

Delphy ile ilgili şu vurguyu yapmak da önemli; kitabın ilk bölümünde yer alan 2004 yılında kaleme aldığı yazısından anlaşılacağı üzere teorisindeki önemli bir dönemeci görüyoruz. “Ezme/ezilme ilişkilerinin ya da sömürü egemenlik ilişkilerinin birbirinden ayrı özerk bütünler olduğu” tezinden, “bunlar arasında bir eklemlenme ilişkisi olduğu” tezine geçiyor.

Yukarıda aktardığım konular kitabın ilk iki bölümündeki yazılarla olgunlaştırılırken, üçüncü bölümdeki yazılarda “kesişimsellik yaklaşımı” karşısında “eştözlülük” anlayışı geliştiriliyor. “Kesişimsellik” teorilerinin kültürel yaklaşımı ve belirsiz tespitleri karşısında sömürünün, emeğin ve emeğin örgütlenme biçimlerinin açıklanmasının önemine işaret ediliyor. Eştözlülük, sınıf, cinsiyet ve ırk egemenlikleri eşdeğerli, aralarında hiçbir hiyerarşi olmayan sömürü ve ezme/ezilme ilişkileri olarak ele alınıyor. Somut duruma göre ikisinin ya da üçünün birbiri içinde gerçekleştiği, birbirini etkilediği ifade ediliyor.

Sermaye indirgemeciliğine düşmeyen bir antikapitalist feminist bilinç edinmek için bu yazılar mutlaka okunmalı ve tartışılmalı.