“Amerika Kalkanı” mı yoksa “ABD oltası” mı?

Amerikan Kalkanı, uluslararası uyuşturucu ticaretiyle teknik, maddi ve askerî ortak mücadele adı altında Monroe Doktrini’nin 21. yüzyıla uyarlanmış versiyonunun uygulanması demektir.

Artık herkesin bildiği gibi, ABD çok kutuplu dünyanın tek lideri olma sevdasını sürdüremeyecek ve Trump’ın çırpınışları da bunu değiştirmek için son çırpınışlar. Karşısındaki ana hedef Çin. Rusya ve İran da Çin’in ittifak güçleri olarak hedefte. Liderlik için Çin’le rekabetinde amacı, dijital teknolojiler ve yapay zekâ gibi teknik alanlarda üstünlüğünü korumaktır. Bu doğrultudaki mücadeleyi de ağırlıklı olarak Latin Amerika kıtasında yürütecektir.

Çin, kendi dünya görüşü olan “Küresel Kalkınma Girişimi” ve dünyayı birleştirme hedefi çerçevesinde, İpek Yolu projeleriyle ABD’nin şimdilerde ön bahçesi hâline gelen Latin Amerika ülkeleriyle ekonomik, politik ve stratejik anlaşmalar yapmış, ortak yatırımlar gerçekleştirmiş, krediler vermiştir. Trump’ın Çin ile teknik yarışının hammaddesi, Latin Amerika topraklarındaki mineral ve yer altı zenginlikleridir. Bu nedenle Çin’i buradan çıkarmak amacıyla projeler geliştirmektedir. Bu projelerden en önemlisi “Amerikan Kalkanı”dır.

ABD Savunma Departmanı, Donroe Doktrini (eskinin Monroe Doktrini, Trump’ın ön adı Donald’dan alınan D harfiyle değiştirildi) olarak bir rapor hazırladı. Rapor 2025 yılı sonlarında tamamlandı ama yayımlanması 6 ay sürdü. 7 Mart 2026’da Trump, Miami’de 17 gerici Latin Amerika lideriyle toplantı yaptı ve “Amerikan Kalkanı” anlaşması imzalandı. Anlaşma ile tüm kıta ülkeleri, ABD ile birlikte uyuşturucu ticareti yapan uluslararası çetelere karşı savaşacaklardır.

ABD, Karayipler ve Pasifik Okyanusu’nda şimdiye kadar 68 tekneye saldırdı ve 200’ün üzerinde insanı uyuşturucu kaçakçısı diye öldürdü. Venezuela’ya saldırıp uyuşturucu çetesi başı olmakla suçladığı Maduro ve eşini esir alıp götürdü. Tüm bunlarda hiçbir kanıt göstermedi. ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth, bunları “Narko-Komünistler” olarak adlandırarak komünistleri uyuşturucu kaçakçısı olarak suçlamaktan utanmadığı gibi, söz konusu anlaşmanın uyuşturucu başlığı altında asıl hedefinin ne olduğunu da açıklamış oluyor: “Teröristleri öldüreceğiz!” Dışişleri Bakanı Rubio da Latin Amerika halklarını arkasına alabilme düşüncesiyle çetelerin sadece uyuşturucu satmadıklarını, aynı zamanda göçmen taşıdıklarını, insan ve çocuk ticareti yaptıklarını, aileleri tahrip ettiklerini, kamu kurumlarını yolsuzluğa bulaştırdıklarını ve yatırımları caydırdıklarını belirtiyor.

Bu gerekçelerle Kalkan’a imza atan ülkeler, ABD askerleriyle birlikte mücadele edeceklerdir. Ordu ve polisleri sınırlarda işbirliği yapacak, ekonomik yardımlaşma, ortak eğitim, istihbarat paylaşımı ve güvenlik teknolojileri alanlarında birlikte çalışacaklardır. İmzacı ülkeler, Trump’ın ittifak kurduğu ülkelerle ittifak kuracak, düşman olduklarını da düşman olarak karşılarına alacaklardır. Sonuçta dış politikaları ABD çıkarları doğrultusunda şekillenecek, bağımsız kararlar almaktan vazgeçip ABD’nin yeni sömürgeciliğine boyun eğmiş olacaklardır. Amerikan Kalkanı, uluslararası uyuşturucu ticaretiyle teknik, maddi ve askerî ortak mücadele adı altında Monroe Doktrini’nin 21. yüzyıla uyarlanmış versiyonunun uygulanması demektir. Arjantin, Şili, Kolombiya, Bolivya, Peru ve Ekvador gibi 17 ülke imza attı ve daha sonra sayı 20’ye çıktı. ABD güçleriyle hemen çok uluslu eğitim ve tatbikatlara başladılar. Kıta, ABD çıkarlarını savunmaya hazır hâle geldi. Pentagon artık bu ülkelerin ulusal verilerini ve üslerini elinde tutuyor.

Böyle uluslararası bir anlaşmanın önce ülke meclislerinde kabul edilmesi anayasal zorunluluktur. Ama hiçbiri bunu yapmadı. Anlaşmalar sonrasında Peru, Kolombiya, Bolivya gibi ülkelerde halk protestoları yaşandı ve birçok aydın bunun yeni ABD sömürgeciliğine onay vermek olduğunu açıkladı. Şimdi akıllara şu soru gelebilir: Neden bu iktidarlar, ülkelerinin bağımsızlığını kaybedeceklerini bilmelerine rağmen böyle bir işbirliği içine giriyorlar?

Çok açıktır, çünkü bu gerici iktidarlar, iktidara oturmak ve orada kalıp çıkarlarını korumak için ABD desteğine muhtaçtırlar. Kolombiya seçimlerini, ABD’nin dış konsolosluklardaki oylarda hile yapması sonucunda kazandılar. Ekvador’da Başkan Noboa, eski ilerici lider Correa’nın adayı Luisa González karşısında, ABD’nin oy hilesiyle koltuğa oturdu. İktidarda olduğu üç yılda 25 binden fazla insanı öldürtmesi görmezlikten gelindi. Noboa’nın gemileriyle Asya ve Avrupa’ya muz kutuları içinde kokain taşıdığı belgelidir ve ABD buna göz yumduğu gibi üstünün örtülmesine de yardım eder. Peru’nun seçilmiş yerli lideri Pedro Castillo’yu gericilik, darbeyle hapse attı. Eski diktatörün kızı Keiko Fujimori, seçimleri kazanabilmek için suç örgütlerine paralar verdi, yolsuzluklar yapıyor, rüşvetler veriyor, yasaları sürekli çiğniyor ve ABD de arkasında duruyor. Kıta gericiliği, iktidarda kalıp kendi ceplerini de doldurabilmek için ülkelerini ABD sömürüsüne açıyor.

Kıtanın en büyük iki ülkesi Brezilya ve Meksika’nın liderleri, Amerikan Kalkanı anlaşmasına şiddetle karşıdırlar. Trump, Lula ve Sheinbaum’a karşı saldırılar yapıyor. Eğer Lula seçimleri kazanamazsa muhalifi F. Bolsonaro ülkeyi bu kalkanın altına sokacaktır. Meksika lideri Sheinbaum ise uyuşturucunun en çok ABD içinde satıldığını vurgulayarak ABD’nin ilk önce kendi ülkesinde mücadele vermesi çağrısını yapıyor ve Kalkan’ın asıl yüzünü deşifre etmeye çalışıyor.

Asıl hedef

Amerikan Kalkanı anlaşmasının hedefi, uyuşturucu çetelerini yakalamaktan çok Latin Amerika’da Pentagon’un askerî denetimini güçlendirmek, stratejik kaynaklar üzerinde jeopolitik kontrolü ele alıp Çin’in kıtadaki varlığını giderek yok etmektir. Çin’in bunlara karşı kendisinin bir proje önerisi yoktur. “Kredi veririm, şu endüstrileri kurar, şu projeleri gerçekleştiririm” diye bir şey de vadetmiyor. ABD, Çin’in projelerini donuk olarak küçümsüyor; “sürdürülemez borçlar vermek”, işçileri sömürmek ve çevre kirliliğine yol açmak gibi suçlamalarla karalıyor.

Latin Amerika, doğal kaynaklar bakımından zengin bir kıtadır. Eskiden beri hammadde satarak yaşadı, şimdi yeni dijital teknolojilerin gerektirdiği maden ve minerallere sahiptir. Arjantin, Bolivya ve Şili, lityum üçgeni olarak tanınırlar. Dünyanın en büyük rezervleri buradadır. Elektrikli arabalar, cep telefonları, güneş panelleri vs. yapımının olmazsa olmazıdırlar. Venezuela’daki petrol, tüm kıtadaki su kaynakları, Amazonlardaki değerli topraklar ve mineraller, hepsi burada vardır. Şili, bakır zengini bir ülkedir. Peru da dünyada üçüncü sıradadır. Dünya bakırının %40’ı Latin Amerika’dadır. Bakır, inşaat sektörünün en büyük gereksinimlerinden biridir. Elektrik kabloları, borular, ısınma sistemleri ve araba endüstrisinde motorlar ile elektronik aletler için şarttır. Geçtiğimiz şubat ayında Ekvador ile ABD; altın, bakır, demir ve nadir toprak elementleri çıkarmak, ormancılık ve kereste sektöründe işletmeler açmak üzere bir anlaşma imzaladılar.

Asya’da Çin ile Peru, Pasifik Okyanusu’nun iki karşı yakasındadır. Çin, Latin Amerika’ya geçişte İpek Yolu’nun bir parçası olarak Peru’nun Chancay Limanı’nı devasa, özel donanımlı bir liman hâline getirdi. Ayrıca BRICS açısından da önemlidir. ABD, Panama’ya dayattığı gibi buradan da Çin’i çıkarmak istedi ama aynı sonucu alamadı. Ancak liman çevresine uçak gemileri yerleştirdi. 20 milyon dolar askerî yardım ve hastane gemisi yollayarak bir şeylere hazırlanıyor. Peru burjuvazisi, Amerikan Kalkanı’na imza atarak ve ülke madenlerinden yığınla taviz vererek ülkesini ABD’nin hizmetine soktu.

Unutmamak gerekir ki grafit, kobalt, alüminyum, lityum, manganez, nikel vs. gibi mineraller, yapay zekâ ve silah teknolojisinin olmazsa olmazlarıdır. Önümüzdeki birkaç yıl içinde bu tür minerallerin azalmasıyla karşı karşıya kalınacağı düşünülürse önemleri daha da iyi anlaşılır. Kıtadaki su kaynaklarını ve biyoçeşitliliği de ekleyelim. ABD’nin tüm bu zenginlikleri Çin’in elinden almak, onu kıtadan atmak için verdiği mücadelenin adı “Amerikan Kalkanı”dır. O nedenle sormak uygundur sanırız: Bu, Latin Amerika’ya güvenlik, ekonomik kalkınma ve zenginlik getirecek bir anlaşma mıdır, yoksa ABD’nin oltasına takılıp kıta ülkelerinin değerlerini ona sunmak mıdır?

ABD, Latin Amerika’yı Monroe Doktrini ile yıllardır sömürdü. Bunun sonucunda 20. yüzyılın ikinci yarısı ABD’ye karşı ayaklanmalarla geçti. 21. yüzyılın ilk çeyreğinde ise Latin Amerika, “pembe dalga” ile “21. yüzyıl sosyalizmi”ni denemeye girişti. Şimdi bu dalga, Trump liderliğinde geri püskürtülmeye çalışılıyor. “Amerikan Kalkanı”, kaçınılmaz bir biçimde yeni ve güçlü bir devrimci dalganın yükselişini biriktirecektir.