Demokratik cumhuriyet hareketi ve demokrasi mücadelesi

Sarısözen, faşistleşme sürecini görmezden gelmemizi, halkın açlığa ve yoksulluğa sürüklendiği foncu soygun düzenine sırtımızı dönmemizi ve “dışımızdaki bütün güçleri” aynı görmemizi söylüyor. Faşizme karşı demokrasi güçlerinin birliğinde ısrar etmenin “norm dışı” devlete hizmet olduğunu belirtiyor.

Demokratik Cumhuriyet Hareketi (DCH) nasıl bir çerçeve üzerinde şekillenecek? DEM Parti yöneticileri geçtiğimiz ay içinde gerçekleşen parti kongresinde DCH’ın yola çıktığını açıklasalar da bu başlangıcın ne gibi bir özgün fark yaratacağıyla ilgili somut bir çerçeve ortada yok. Anlaşıldığı kadarıyla Kürt hareketi daha geniş bir ittifak zemininde bir reorganizasyon düşünüyor. Silah bırakmanın yaratacağı meşruiyet artışının hareket şeklinde örgütlenen, meclislerini oluşturan halk örgütlerinin katılımıyla güçlenen bir politik öznenin inşasını mümkün kılacağını öngörüyor. HDK’nın onca ısrara rağmen ete kemiğe bürünememesini doğuran eksikliklerin yeni dönemde aşılabileceği beklentisi öne çıkıyor.

Çeşitli yapısal özgünlükleri Türkiye toplumunun genel olarak örgütsüz bir toplum olarak varlığını sürdürmesi sonucunu doğurdu. İşçi sınıfının siyasal İslamcı hegemonya eliyle örgütsüzleştirilmesi bu durumun daha da kronikleşmesine yol açıyor. Olağan koşullarda barış ve müzakere süreçlerinin toplumsal uyanışa olanak sağlaması, örgütlenme eğilimlerini güçlendirmesi beklenebilecekken 2024 1 Ekim’inden bu yana yaşananlar esas olarak faşizmin konsolidasyonu planıyla eşgüdümlü yönetildiğinden böylesi bir sonuç yaratmıyor. Toplumun öz örgütlerindeki varlığını güçlendiren, aktif politik katılımını teşvik eden bir dönemden geçmiyoruz. Oysa demokrasi, toplumun güçsüzleştirilerek rejimden dışlanan kesimlerinin örgütlü mücadeleleriyle kendilerine alan açtıkları ve devletin işleyişini dolaylı/dolaysız güçleriyle belirleyebildikleri bir toplumsal güç dengesine işaret eder. Demokratik çerçevenin genişlemediği koşullarda halkın örgütlü katılımına yaslanan bir hareketin bir siyasi partiyi ikame etmesi ne kadar mümkün olabilir? Bu ısrarın kendisi partinin kendi işleyişini deforme eden ve onu STK’laştıran bir sonucu üretebilir mi? Tartışmanın yeterince somutlaşmış bir çerçevede yürütülemiyor olması ülke siyasetini demokratikleştirme yeteneği en üst düzeyde bir potansiyele işaret eden, çok sert fırtınalardan alnının akıyla çıkmayı başarmış bir politik birikim açısından ciddi soru işaretleri üretiyor.

Kürt siyasi hareketinin inşasında önemli rol oynadığı partiler içerisinde HDP’nin niceliksel ve niteliksel sıçrama anlamına geldiğini herkes kabul edecektir. HDK’nin kendisini müzakere koşullarına rağmen yeterince kurumsallaştıramamasının sonucunda HDP’nin bir müzakere partisi olarak kurulduğu dönemde Gezi-Kobani momentinin belirlenimiyle faşistleşme sürecine karşı çok açık bir tutum alması bu sıçramanın gerçekleşmesine sebep olan temel faktördü. AKP’nin Meclis çoğunluğunu kaybetmesine yol açmasının ve toplumsal muhalefetin ana aktörü haline gelme potansiyelini en kör göze sokarcasına ortaya koymasının bedeli Çökertme Planıyla ve düzenin bütün unsurlarının elbirliğiyle –Kılıçdaroğlu CHP’sinin oynadığı özel rol unutulmamalı- ödetilmek istendi. Kürt hareketinin belirli unsurlarında faşizme karşı alınan bu net tutumun müzakere sürecinin sonunu getirdiğine dair bir tarihsel ders hafızalara kazınmış durumda. Oysa Suriye’deki gelişmeleri ve 2015 yazında Kürt kentlerinde ilan edilen özyönetimleri bütünlüklü bir değerlendirmeye dahil etmediğinizde bu çok ağır bir tespit niteliği kazanıyor ve bugünkü bilinçlerin üzerine de bir hayalet gibi çöküyor.

Yeni Yaşam gazetesinde Veysi Sarısözen’in “Pozitif Muhalefet” başlıklı yazısı bu hayaletin yansımalarını yoğun bir biçimde hissettiriyor. Kürt Hareketinin silah bırakmasının, mücadelenin araçlarını değiştirdiğini ancak mücadele ihtiyacını ortadan kaldırmadığını çok iyi biliyoruz. Silahlı çatışmanın ve ölümlerin sona ermesi mutluluk verici bir gelişme ancak faşizmin derinleşmesi demokrasi mücadelesinin en güçlü biçimde ortaya konması gerektiği koşulları daha da öne çıkartıyor. Sarısözen bu yazısında faşist rejime karşı doğrudan mücadeleyi aktif mücadele olarak sınıflandırıyor ve olumsuz bir tutum olarak etiketliyor. “Aktif muhalefet … müzakereden vazgeçmeye, devlete ve iktidara savaş açmaya götürür”. Sarısözen, geçmişte burjuva sosyalizminin devrimci hareketi faşizmi davet etmekle suçlamasına benzer biçimde aktif muhalefetin “norm dışı devletin”ekmeğine yağ sürerek müzakereyi baltalayan bir muhalefet hareketine dönüştüreceğini iddia ediyor.

“Pozitif muhalefet ne demektir? Dışımızdaki güçler arasında ayrım yapmaksızın hepsine muhalefet etmek ve hepsiyle birlikte yürümemizi sağlayacak bir taktik planı onlara önermek ‘pozitif muhalefet’ tir.” Sarısözen, faşistleşme sürecini görmezden gelmemizi, halkın açlığa ve yoksulluğa sürüklendiği foncu soygun düzenine sırtımızı dönmemizi ve “dışımızdaki bütün güçleri” aynı görmemizi söylüyor. Faşizme karşı demokrasi güçlerinin birliğinde ısrar etmenin “norm dışı” devlete hizmet olduğunu belirtiyor.

Burada aslında çok önemli bir itiraf da var. Sarısözen Saray Rejimi’nin müzakerenin sürmesini kendi çizdiği politik alana sığma koşuluna bağladığını kabul ediyor. Rejimin toplumsal muhalefeti birbirine yabancılaştırma hamlesini  meşrulaştırıyor ve “kendi dışımızda herkesle” aynı mesafede durarak yol alınması gerektiğini söylüyor.

Aslında çok faydalı bir sadeleştirme bu. DHC kendisini aktif bir muhalefet alanında mı tanımlayacak yoksa pozitif muhalefeti yeterli mi görecek? Anayasal ve meşru yollarla iktidarı değiştirecek ittifaklar kurma ve mücadeleyi bir iktidar değişimini de gündeme getirecek bir eşiğe taşıma hedeflerini kriminalize eden, bunları “norm dışı devletin” oyununa gelmek olarak niteleyen bir DHC’nin geleceği olabilir mi? Bizim düşüncemiz tam tersi yöndedir.,-

Bu önemli soru üzerine tartışmaya devam edeceğiz.